*spoilersız incelemedir
Bu kitapta uzun süredir hiçbir kitapta bulmadığım bir samimiyeti buldum. İtiraf etmek gerekirse kitabı ilk elime aldığımda, yazarın dilindeki sadelik beni şoke etti. Çoğu kitapta karşımıza çıkan uzun betimlemeler, yazarın ve karakterlerin düşünce dünyalarını açıklayan uzun ve derin cümleli yazılardan hiçbiriyle karşılaşmayınca bu kitabı ve yazarın üslubunu hafife almak gibi bir hata yaptım. Kitap ana karakterler olan 4 kız kardeşin gündelik ve sıradan bir konuşmasıyla başlıyordu. Hepsinin kişiliğiyle ilgili uzun tanımlamalardan kaçılmış, birkaç sıfatla karakterler sığlaştırılmış gibi hissettim. Tam o an kitabı bırakmaya karar vermiştim, birkaç sayfa okuduktan hemen sonra. Çünkü bir kitapta, özellikle romansa, en değer verdiğim özelliklerden biri de karakterlerin derin ve sağlam kurgulanmış olmasıdır. Bunu bulamayacağımı sandım ama Alcott öyle usta bir yazar ki, karakterleri onları anlatmayarak kendilerini olaylar içinde anlatmalarına izin vererek tanıtmış bize. Bunu kitapta biraz daha ilerleyince fark ettim ve iyi ki bırakmamışım dedim. Genelde dediğim gibi çok fazla derinliğe girmeden gelişen olaylar her gün gördüğün insanlarla birlikte gündelik yaşamda olanlardan bahsediliyor gibi basitçe anlatılmış. Karakterlerin ve kitapta verilen değerli derslerin değerini anlamak için okuyucunun biraz düşünce gücünü kullanması gerekiyordu ki bunun da böyle olmasından ayrıca keyif aldım. Bir çocuk kitabı olarak nitelendirilmesinin sebeplerinden biri de bu olsa gerek diye düşünüyorum. Çocuklara basit ve sıradan olaylardan bile değerli dersler çıkarılabileceğini aşılayan bir kitap bu. Keşke kendim de daha ufak yaşlarda okusaydım dedim bu yüzden ama okumanın kesinlikle bir yaşı yok, her yaşta okuması keyifli bir kitap çünkü Küçük Kadınlar. Daha önce de belirttiğim gibi kitapta aradığım en değerli özelliklerden biri gerçekçi ve derin karakterler. Alcott, bu konuda hayran olunası bir yazar! Benzer sayfalarda romanlar yazan birçok yazar, tek bir yada birkaç karakteri bize derinlemesine anlatıyor ve diğer karakterler ne yazık ki soluk birer figüran gibi satırlarda sıkışıp kalıyor ve okuyucunun düş gücünde yer edinemiyor bir türlü. Ama Küçük Kadınlar’daki neredeyse tüm karakterler etiyle kemiğiyle gerçeğe bürünmüş, gerçekten tanıdığım insanlar gibiydi. Favorim, Jo’ydu. Hayallerine tutunması, hayata karşı güçlü duruşu, duygularını çoğu zaman saklaması ve toplumun ondan beklentilerine korkusuzca kafa tutması bana kendimi hatırlattı. Uçarı olsa da gene de sorumluluk sahibi biriydi aynı zamanda. Toplumda kafa tuttuğu o bunaltıcı beklentiler onu boğsa da, çocuk gibi davranışlarına karşın yine de görevlerine ve sorumluluklarına bir yetişkin gibi sahip çıkması hayranlık uyandırıcıydı. Büyük hayaller kuran biriydi ve hayallerinin olabilirliğini kendi de farkındaydı ama asla bu yüzden şu anki sorumluluklarını ihmal etmeden, bir yandan görevleri bir yandan hayalleri için uğraştı. Yeteneğinin farkındaydı ama hiçbir zaman bunun onu şımartmasına izin vermeden ailesine ve arkadaşlarına hep aynı yakınlıkla yaklaşmaya devam etti. Herkese iyi niyetle yaklaşırdı ama yine de çok tedbirliydi de. Hayatımda hep kurmaya uğraştığım dengeleri kurmuş biriydi ve böyle bir karakteri tanımak, onun hikayesini okumak benim için çok değerliydi. İradesi de taş gibi sağlam bir karakterdi. Bir karakterde en çok takdir ettiğim özelliklerin başında gelir güçlü bir irade. Jo’ya da çok yakıştırdım ve bu irade onu temelsiz inatlara ve abartılmış bir gurura sürüklemediği için mutluyum, tam dozunda, iradesine bağlı gerçekçi bir karakter yazabilmiş sevgili yazarımız. Kitap boyunca her hareketini ve sözünü merakla okuduğum Jo, bu hem sevimli hem de güçlü haliyle en sevdiğim 5 kitap karakteri arasına girmiş oldu. Hayran olduğum diğer bir karakter ise Jo’nun arkadaşı Laurie’ydi. Bu oğlan ilk başta çok utangaç, sonlara doğru da çok yaramaz olarak yansıtılmış hikaye boyunca. Bana sorarsanız, en sevdiğim Laurie, hikayenin ortalarında, hem samimi hem de muzipken bile saygılı olabilen genç adamdı. O çizgide kalmış olsa, o da aşık olacağım karakterlerden biri olurdu eminim. Yine de tüm bu değişkenliğine rağmen, kalbimde çok büyük bir yer edinmeyi başardı. Belki de kızlarda olduğu gibi Laurie’de de değişimler aslında bir büyüme ve olgunlaşma belirtisi mi acaba diye bir düşünce de aklımdan geçmedi değil. Ama böyle olsa bile, Alcott’un Lauire’ye daha fazla zaman ve sahne ayırmasını ve onu da en az Jo kadar berraklıkla yansıtmasını dilerdim. Bunun bir sebebinin de Laurie’nin hayatta yazarın tanıdığı biri olabileceği ve ona karşı bakış açısı yada tavrı değiştikçe zaman içinde bu tavır değişiminin kitaba da yansımış olabileceği de aklıma geldi. Nedeni her ne ise de, istikrarsız da anlatılmış olsa samimiyetiyle kalbimde büyük bir yer edindi Lauire. Bunun devam kitabı varsa orada Jo ile aralarındaki dostluğun daha romantik türden bir ilişkiye dönmesini isterdim. Flörtle arkadaşlık arasındaki derin bağları kalbimi ısıttı. Bu kitapta bir çift olarak gösterilmeyi hak ediyorsa biri bunlar Jo ve Lauire olmalı diye düşündüm. Neyse daha fazla spoiler vermeden gelgelelim öteki sevdiğim bir karaktere, küçük ve tatlı Beth <3 Beth’i kitapta da gerçekte de sevmeyecek biri olduğunu düşünemiyorum. Tatlılığı, gayreti ve iyi huyuyla her okurun gönlünde taht kurmuştur bence. Gerçekten burada Alcott anlatılması çok zor bir kibarlık türünü anlatmış Beth ile. Yazılması en zor karakteristik özelliklerden biri de, bence kibar bir karakter oluşturup o karakteri güçsüzlükleri için insanlardan soğutmadan sevdirebilmektir bence. Ama Beth’in kibarlığı hem gerçekçi hem de içtendi. Hiçbir zaman abartılmadan, gündelik tavırları ve konuşmalarına sinmiş bir kibarlıktı ondaki. Kibar olan herkesin güçsüz olacağına dair beklentiyi kıran bir kibarlıktı. Böylesi gerçekçi bir kibarlığı yazabilmek için yazarın kendisinin de tıpkı Beth gibi içten gelen bir kibarlığa sahip olduğunu sezdim. Çünkü bu samimi nezaket kitap boyunca yalnızca Beth’de yansıtılmamış, güçlü ve sert görünen Jo ve Bay Laurence gibi karakterlerde bile yer edinmişti. Kitabı okuyup da yazarın kibar olmadığını iddia edebilmek zor neredeyse imkansız geliyor bana. Kendindeki bu özelliği tüm karakterlerine farkında olmadan atfederek kitapta nezaket ve sevgi dolu, yaşanılabilir bir dünya oluşturmuş bizim için. Kitap boyunca her ayrıntısıyla, her karakteriyle, karakterler arasındaki bağlarla yüreğimi sımsıcak etti bu dünya. Tekrardan okuyup içine giresim var. Meg de sevdiğim, saygı duyduğum ama yukarıdakiler kadar bir türlü kendimi bağdaştıramadığım bir karakterdi. Bir abla olarak güçlü ve otoriterdi ama iç dünyasında kendi kendineyken o kadar da kararlı bir birey olamadığını hissettim. Ama gene de kendi olarak kalma ve ayakta durma çabası takdir edilesiydi. Kitapta onunla ilgili rahatsız olduğum tek nokta aşk hakkında aldığı kararlardı. Sırf bu kararları almış olmak için almış gibi hissettim ve verdiği kararlarda da, ilişkisinde de bir türlü samimiyet bulamadım ve bu beni biraz rahatsız etti. Devamı olursa Meg’i daha içten bir şekilde mutlu görmeyi tercih ederim eğer fikrimi soracak olursanız. Yine de her şeye rağmen sevilmeyecek bir karakter değildi. Asıl en az sevebildiğim karakter, bu 4 kardeşten en küçüğü Amy’ydi. Bencilliği ve kibri onu itici bir karakter yapıyordu. Bunlar onun kusurları gibi gösterilmeye çalışılsa bile bana biraz kişiliğindeki iyi huyların önüne geçmiş gibi geldi o yüzden tam ısınamadım Amy’ye. Zaman içinde bencilliğine savaş açıp daha az benmerkezci biri olmayı denerken bile ona karşı içimde hala bir antipati vardı. Lauire gibi Amy’nin de daha uğraşılmış bir karakter olmasını tercih ederdim. Diğer kardeşler yanında çok sönük kalmış ve çok yönlü anlatılabilmiş bir karakter olarak göremedim Amy’yi. Yine de yazar ana karakter olmamasına rağmen Bayan March, Bay Laurence, Hannah, Bay Brooke gibi karakterleri çok güzel ve nispeten derin yansıtmayı başarabilmiş. Kitabı okurken her birini tanıdığım biri gibi yanı başımda hissettim. Ve bunu çok betimlemelere girmeden, çok yorum katmadan sadece olayları ve diyalogları anlatarak yapmış olması bana, çevremizdeki insanları sadece yaptıklarından ve dediklerinden bile ne kadar iyi tanıyabileceğimizi gösterdi. Yazarın kendi özel yaşamında çok sıkıntılı zamanlar geçirdiği söylense de yazdığı kitap, hep bir umut ışığı ve gayret gösterme isteği taşıyordu. En kötü anlarda bile her şeyin düzeleceğine inanmamak ve inandığımız doğrultuda bir şeyleri düzeltmek için umutsuzluğa düşmek yerine gayret göstermek gerektiğini en iyi anlatan kitaplardan biriydi bence. Çok merak ederek aldığım bir kitap değildi, bir kitapçının indirim rafında görüp kendimi durduramamıştım ama iyi ki almışım, iyi ki okumuşum. Daha erken yaşlarda okumak isterdim ama bu yaşta da okumuş olsam yine de çok beğendim, herkese tavsiye ederim. Umarım siz de beğenirsiniz, iyi okumalar :))