·202 syf.····Okunma: 11 Eylül 2020 22:36 Kitabı incelemeye başlamadan önce birkaç şey söylemek istiyorum. Üniversite birinci sınıftayken tutunamayanları okumaya başlamıştım lakin çok ağır gelmiş olacakki iki yıl geçti hala başka bir Oğuz Atay kitabı okumadım şimdi ise makus talihimi yenip Korkuyu Beklerken'i okudum sizde benim düştüğüm duruma düşmek istemiyorsanız Tutunamayanlar'dan ya da Tehlikeli Oyunlardan önce bu kitabını okumalısınız.
Kitaba dönecek olursak kitap yedi kısa bir uzun öyküden oluşmakta genel olarak yalnızlık, dışlanma, umutsuzluk, korku, çaresizlik gibi konular üzerinde duruyor usta yazar, aslında sekiz öykü sekiz farklı hayata tutunamamış karakter çıkıyor karşımıza.
İlk öykünün adına bakacak olursanız önce bir garipsiyorsunuz çünkü; öykünün adı "BEYAZ MANTOLU ADAM" ama okurken ilk cümlesi dahi etkiliyor sizi "Kalabalık bir topluluk içerisindeydi. Başarısızdı" diye başlıyor karakterimiz dışlanmış, toplum tarafından garipsenmiş bir karakter bir dışlanmışlık öyküsü var aslında. Elinizde olmadan insanların o çaresizlik karşısındaki tutumuna sinirleniyorsunuz. Toplumun o insanları nasıl kuklalaştırdığını okuyoruz ve aslında bişeyi kabulleniyorsunuz o insanların ölümüne sebeb olanın bizler olduğunu anlıyoruz ve sinirlenmemek duygulanmamak işten değil.
Daha o duygulu hali üzerinizden atamadan bir diğer öyküye geçiyoruz "UNUTULAN ". Kitabı karıştırken en kısa öykü olduğunun farkına varıyoruz hatta kendi kendinize ne sığdırılabilirki dört sayfaya diyorsunuz fakat daha önce Oğuz Atay okumadıysanız. O dört sayfadan o kadar çok etkileniyorsunuz ki yazmaya kelimeler kifayetsiz kalıyor. (Burdan küçük bir uyarı da yapayım kitap bir günde okuyup bitirilebilecek bir kitap değil doz aşımına maruz kalabilirsiniz)
Derken bir diğer öykü, kitaba adını veren öykümüze gelelim "KORKUYU BEKLERKEN " yine karşınıza hayata dikiş tutturamamış bir karakter çıkıyor, hayatına bir anlam yükleyememiş, kendi varlığının amacını bilmeyen, hayatını hep aynı monotonlukta devam ettiren, çaresiz vee en önemlisi yalnız bir insan, çaresizdir çünkü kendi kendini aşamaz içinde bulunduğu durumu değiştiremez tam değiştireceğini düşündüğü an hayal kırıklığına uğrar karakterimiz, öyküde bir özyıkım sürecine tanıklık ediyoruz aslında.
Şuan bir an durdum çok mu karamsar bir inceleme yazdım acaba diye düşündüm ama hayır! bunlar toplum olarak bizim gerçekliklerimiz.
Daha sonra "BİR MEKTUP " adlı öyküyü okuyorsunuz ilk cümlesi 'Gönderilmedi' karakterimiz yine marjinal bir tip; kendini, ruh halini göndermediği mektubun satır aralarına yazmayı tercih ediyor bilakis aşkını, birçoğumuz gibi.
Ardından "NE EVET NE HAYIR" Oğuz Atay bu hikaye de bir gazetenin gönül doktoru olarak çıkıyor karşımıza ve gazateye gelen bir mektubu okuyor, inceliyor. Yalnız incelerken; gönderenin tüm çelişkileri seriyor gözler önüne, gösteriyor bizlere severken yapılan hataları yalnızlaşmamızın bir diğer sebebini okuyoruz.
Yine her zamanki gibi farklı bir üslupla çıkıyor karşımıza "TAHTA AT" adlı öyküde, galiba en fazla ironiyle karşılaştığımız öykü oluyor bu. Gülsem mi, ağlasam mı, üzülsem mi? diye düşünüyorsunuz hikayeyi okuyunca. Yazar en çok da o yaramaz çocuk edasıyla gözümüzü açık tutmamızı sağlıyor...
Şimdi yine bir mektupla çıkıyor Oğuz Atay karşımıza ama bu sefer babasının ölümünden iki yıl sonra yazılmış bir mektup. Ne tutabilirsin içinde bir ölüye karşı ya da hesaplaşmaların bitmemiş midir o insan ölünce? Bitmiyor bazı durumlarda artık bu dünya da olmasa bile devam ederiz savaşa. Ama nedir o bitmek bilmeyen savaş; galiba bunun cevabını alıyoruz "BABAYA MEKTUP" adlı öyküde.
Şimdi ise son öykü son kapı "DEMİRYOLU HİKAYECİLERİ - BİR RÜYA" burda da yazar olmanın özellikle maddi sıkıntılar yaşayan bir yazarın sıkıntılarını, yalnızlığını anlatıyor ve çok güzel bir cümle ile bitiriyor kitabı "ben burdayım sevgili okuyucum, sen neredesin acaba?"
Burdayım diyebilen kaç kişiyiz ki?
Kitabı okumak isteyenlere kendi naçizane fikrimi sundum umarım kitabı okumaya karar verirsiniz iyi okumalar.