Puan vermedi·240 syf.····Okunma: 16 Eylül 2020 01:14 Le dernier exil…
"Yalnızca kendi değerlerini yaşamak istiyorlar... Dünyayı, sırf romantik, tutkulu, her şeyin mümkün olduğu, her şeyin bir, hayalin ve zamanın bölünmez olduğu bir şey olarak görüyorlar. Ne olursa olsun yüreksizliği, düş kurmamayı benimseyip toplumun sunduklarıyla, yani heyecansız ve aşırı isteklerden yoksun olarak programlanmış bir hayatla yetinmek, her halükarda, kimi zaman zor, dahası karmaşık... Mutlağın tümüyle yok olduğu bir yaşam... O zaman Vinnie ve arkadaşları, kendilerine ait dünya çatırdayınca kızların bacakları arasına sığınıyorlar... Biliyordun dünyayı reddediyor bunlar... Kendi deyimleriyle rasyonel, herhangi bir ideali olmayan, bencil ve saçmalıkların hüküm sürdüğü dünyayı..."
Türünün klasik bir örneği “Son Sürgün”. Kitap ilk olarak 2001 yılında basılmış, Türkiye’de ise bir sene sonra kitap yasaklanmış. Bütün Avrupa Birliği ülkelerinde serbestçe okunan, Türkiye'de ise müstehcen bulunup, sevgili Türk halkının ar ve haya duygularını rencide ettiği için hakkında 'müsadere ve imha' kararı verilen bir kitap. Bununla da kalmayıp İstanbul ikinci asliye ceza mahkemesi tarafından toplatılıp imha edilmesine karar verilmiş. Şaka gibi… ayrıca kitabın çevirmeni Mustafa Balel’e ve ayrıntı yayınlarına 6 milyara yakın bir para cezası verilmiş. 2005 yılında da “ 'Son Sürgün' de sonunda özgür” manşetiyle 2. Asliye Ceza Mahkemesi, bilirkişinin raporu doğrultusunda kitap hakkında beraat kararı verdiğini açıkladı.
İstanbul Üniversitesi Fransız Dili ve Edebiyatı Anabilim Dalı öğretim üyelerinden oluşan bilirkişi heyetinin 'Son Sürgün' hakkındaki değerlendirmesi şöyle: "Yabancılaşmayı temel alan 'Son Sürgün' gerçekten anlatımı sert, dahası yıkıcı bir roman olup 'yeraltı edebiyatı'nın somut bir örneğini oluşturmaktadır. Bu tür romanlarda, kişilerin ruhsal durumları, çöküntüleri anlatılmaktadır. Babic'in romanı da modern dünya edebiyatında şu sıralar örneklerine sıklıkla rastladığımız bu türden olup, özel hayatlara ayrıntılı bir bakış içermektedir. Özgün ve sarsıcı üslubuyla tamamen sıra dışı olarak nitelendirilebilecek olan 'Son Sürgün' kendi türünün özgün ve önemli yapıtlarından biri."
Açıkçası piyasada cinsel içerikli olup insanların bayıldığı ve oldukça rağbet gören, size hiçbir şey katmayan tamamiyle uyarılmanız için yazılmış(Grinin Elli Tonu gibi) tonla kitap varken böylesine etkili edebi bir eserin imha edilme kararı beni çok şaşırttı:d evet burası Türkiye, bu tarz durumlara alışığız fakat bu kitabın imha edilmesinin asıl sebebinin müstehcen içeriklerinden ziyade(en azından kendilerinin bunu ileri sürerek kitabın imha edilme kararına onay vermiş) kitabın başlı başına sisteme, devlete, düzene ve topluma karşı bir başkaldırı örneği teşkil ettiği için böyle bir tavır takınıldığını düşünüyorum.
Kitapta yeraltına dair ne ararsanız var; şiddet, seks, sado-mazoşizm, kan, aykırılık, darp, çaresizlik, soyutlanmışlık, topluma ters ne varsa bulacağınız bir kitap. Bunun yanında anarşizmle bunların harmanlanıp gerçekçi anti-karakterlerin oluşturulduğunu görüyorsunuz. Bu anti-karakterlerin özellikle JP mesela, kendisinin oldukça derin düşünüşleri var ve psikolojik olarak sanki Raskolnikov’u okuyordum. Romanda verilen anti-karakterlerin toplumun hiçbir normuna sadık olmayıp sadece kendileri istediği için yaşayan, hatta nasıl isterlerse öyle yaşayan çoğu zaman bir yabancılaşma içerisinde bulunduklarını görüyoruz. Karakterlerle birlikte sorgulatılan düzen ve var olan sistem anlayışı size birçok yerde sizin de isyan etmenize sebep oluyor. Çünkü kitap sadece devletteki hiyerarşik yapılı kurumlara, topluma ve toplumun kabul görmüş normlarına eleştiri getirmekle kalmayıp şehirlerin arka sokaklarındaki seks ve uyuşturucu bağımlılığında kaybolup giden, Paris’in gettoları, arka sokakları, squattlarındaki “sürgün” edilmiş marjinal kişiliklerin bu marjinalleşmesinin banallığına da acımasızca eleştiri getirir. Kitabın yazarı sevgili Dragan Babic’in de en az karakterleri ve konusu kadar üslubu da sertti. O yüzden ülkemizde yasaklanılıp imha edilmesi kararına şaşmamalı:) Kitapta en çok beğendiğim yerler; karakterlerin birbirlerinden farklı kişiliklere sahip olup yine de bunlara rağmen dostluklarını sürdürebilme çabaları, toplumdan soyutlanmaktan ziyade toplumu dışladıklarını ileri sürmeleri, her şeyin olduğu gibi apaçık bir şekilde yazar tarafından dile getirilmesi, karakterlerin ruh çözümlemelerinin özellikle sadece bir yazar ya da şair tarafından kullanılabilecek cümle kalıplarıyla harmanlanarak sunulması oldu. Çok fazla yeraltı edebiyatı okuduğum söylenemez fakat şu ana kadar okuduğum beş altı kitaba dayanarak fark ettiğim bir noktaya da değinmek istiyorum. Okuduğum yeraltı edebiyatı içerikli kitaplarda genellikle kadınlar hep bir seks objesi olarak görülüyor ve nedense bu anti-kahramanlar hep erkek oluyor.(Feminist olduğum için söylemiyorum:d) Ayrıca kitap hızlı kamera geçişleriyle farklı olaylara, durumlara yöneltiyor sizi. Kitabı okurken bir film seyrediyormuşum edasına büründüm, bu da ilginç bulduğum bir özelliğiydi.
“Hem istesem canıma kıymaya bile hakkım yok... YASALARA GÖRE YASAK... Ve onların, istedikleri takdirde, kendi mantıkları içerisinde binlerce insanı katletmeye hakları var... Barış diye... savaş diye... siyah diye... beyaz diye...”
Sizde toplumdan sürgün edilmiş bu karakterlerin zihinlerine ve yaşamlarına ortak olun.