·472 syf.··Beğendi
···Okunma: 12 Haziran 2016 14:00 Isabel Allende'yi çok çok uzun seneler önce Eva Luna ve Ruhlar Evi adlı kitaplarıyla tanımış, sonra da okumayı bırakmıştım. Kaderin Kızı'nı okurken dilini hatırladım, üslûbunun tadını hatırladım, değişen bir şey yok: güçlü kadın ve erkek karakterler, rengârenk mekân ve olay tasvirleri, kadere ve akıla olan ortak bir inançla hareket eden, eyleyen ama teslim olan, sürüklenen hikâye kahramanları burada da olduğu gibi devam ediyor. Kitabın ikinci kısmı Amerika'da altın arayışlarına odaklanıyor ve bu bölümde hakikaten Amerika'yı keşfeder gibi oluyoruz, ilk kısıma göre daha ağır bir üslûbu var diyebilirim bu kısmın, çünkü kitabın asıl karakterlerinin yanı sıra ülkeye göç etmiş ve zengin olmak, yırtmak derdinde olan başka insanların hikâyelerini de öğreniyor ve belki de Amerika'nın 19.yüzyılın sonlarında yaşadığı bu delilik sürecini neredeyse birebir yaşıyoruz: zulümler, gaddarlıklar, ırkçılık ve her türden suçla beraber bitmek bilmeyen ilginç iyilikler, tesadüfler de ana karakterimiz Eliza'nın arayışına dahil oluyor. Eliza hayatının anlamı olan insanı bulmak için bir yerden bir başka yere savrulurken 'aramakla bulamazsın, ama bulanlar arayanlardır', sözünü getirdi aklıma.
Kitabın çok rahat okunan bir kitap olduğunu söylemek zor aslında; bu renkli üslûbun, uzun cümlelerden oluşan dilin yorucu olduğunu söylemek isterim. Kitap baştan sona böyle, ikinci kısımda daha belirginleşiyor bu üslûp bence. Allende'nin karakterleri ilginç, renkli, gerçekçi karakterler; tarihi olaylar, mekânlar ve aslında kıta da, Amerika da öyle Allende için: coğrafyayla sarmalanmış bir hikâye bu; yazar karakterlerinin olduğu kadar toprağın ve ülkenin, ülkelerin, belki kıtanın hikâyesine kadar da uzanıyor; kızılderililerden meksikalılara, çinlilerden şilililere dek bir çok farklı ulusun birbirine dolaşmış kaderlerini sanki ilmek ilmek örmeye çalışıyor gibi.
Allende'nin bu eserini herkese öneriyorum.