Puan vermedi·180 syf.··Beğendi
· “İnsan, kendi trajedisine ağlamamayı ,yaşamın lirik şiirini,yurtsuzluğuna ve kopukluğuna övgü yaparak taşımayı bilmelidir.” (shf 174)
Özellikle hukuk sistemi ve hapishane ile ilgilenenler için önemli bir çalışma.
İlk kez 2007 de yayımlanmış on yıl sonra 2017 de ikinci baskısı yapılmıştır. Yazar kendi ifadesiyle” hapishanenin dünya genelinde ve ülkemizde hayatiyetini hiç yitirmediği için hapishane çağı kavramı da güncelliğini yitirmedi” Bu yönüyle de siyasi ve toplumsal bir sorun olmaya devam ediyor. Aynı zamanda yazar 1979 ile 1991 yılları arasında farklı cezaevlerinde kalmış olması da bir anlamda yaşadıklarını ve gördüklerini yansıtması açısından önemli.
Zor koşullarda yaşamış insanlara dair anlatılar duygudaşlık yaratsa da bu kitabın anı kitabı olmadığını vurguluyor yazar. “bu kitapta bir ütopya ihtimali bulunduğundan, kitabın geleceğe ve gençlere ithaf edildiğini ifade ediliyor.
Hapishanesizlik özleminden bahsettikten sonra kapatılmanın başlı başına insan varlığına aykırı olduğunu ve bütün insani koşullar var olsa bile bu sorunun devam ettiğini vurgular. Yine kapatılmanın niteliği üzerinde durur ve daraltılmış zaman ve mekanda insanın bir sayıya bir nesneye ve bir eşyaya dönüştüğünü belirtir.
Kısa da olsa ; Türkiye de cezaevlerinde geçmişte yaşananlardan özellikle 12 eylülde Diyarbakır ceza evinde ve diğer cezaevlerinde ki işkencelerden ve insanlık dışı muameleden bahsediyor.
Hapishane kavramını ikiye ayırıyor küçük hapishane ve büyük hapishane. Büyük hapishaneyi de “ toplumsal ilişkiler” ağı olarak tanımlıyor. İki hapishane arasında ki farklılıkları irdeliyor. Bu yönüyle kitap hapishanenin ya da kapatılmanın tarihsel ve biraz da teknik boyutlarını ve bireyin bunu nasıl algıladığını anlatıyor.
Adalet,suç, ceza,hukuk,avukatlık ve mahkeme kavramlarına farklı bir bakış açısı getiriyor. Felsefik ve kuramsal yaklaşımlarda bulunuyor. Yargı üzerinde tarih boyunca politikanın,iktisadın ve dinin her zaman denetim kurmaya çalıştığını belirtiyor.
Batı da üçyüz yıllık bir geçmişi olan hapishanenin tarihinden bahsederken suçluyu eğitme ve topluma kazandırmanın ütopik bir açılım olduğunu vurguluyor. İlk hapishanelerden ve Bentham’ın tasarladığı Panoptikon dan bahsettikten sonra, yirminci yüzyılda ve günümüze kadar konunun tarihini,görüşleri ve felsefesini açıklayan yazar, bireyin “tehlikeden” ve “suçtan arındırılma”; “ıslah edilme” ve “disiplin altına alınma” tekniklerini gündeme getiriyor.
Hapishanelerin mimari tasarımı, iç mekan düzenlemesi, zaman kavramı, çalışan personel ile tutukların ilişkileri ve kapatılan insanın şeyleşme süreci, hapishane dili ve ruhu da somut bir şekilde sıralanıyor.
Hapishanenin duygular üzerinde ki travmatik etkisinin yanında yalnızlığın ve sabrın eğiticiliği, farklı insanlarla kalmanın öğreticiliği ve hapishanenin kimi zaman bir okul olduğunu deneyimlerine dayanarak ortaya koyuyor.