·136 syf.··Beğendi
···Okunma: 09 Ekim 2020 01:23 Sait Faik’in eserlerini üç dönemde inceleriz.
Bu eseri de ömrünün son dönemine denk gelmektedir.(1954)
Hayal ile gerçek arasındaki çatışmalarını keyifle okudum, dinledim.
Dinledim diyorum çünkü sanki kendi ağzından seslice anlatıyor, hoş biyografik bir eser olması da tesir ediyor. Hikaye ve şiirsel dili bir arada kullanması kendisinin de çokça alayla dile getirdiği bir mevzudur.
Eserlerinde insana ve doğaya olan sevgisini tasvir gücünde görmek mümkün. Sürrealizm eserinde oldukça hakim ve her bir hikaye imge ve tasvir gücünü daha da ortaya çıkarıyor. Sait Faik için “Nevi Şahsına Münhasır” tanımlamasını da bir kez daha gösteriyor. İstanbul’un arka sokakları, insanlar, doğa, hayvanlar ve balıkçı kahveleri, kalabalıklardan kaçışı yani küçük insana dair kendinde bulduğu ne varsa hepsini eserine dökmüş. Bu eseri Semaverden, Sarnıç, Lüzumsuz Adam kitaplarından ayrı gibi gözükse de aslında tamamiyle başta bahsettiğim hayal ve gerçek çatışması içerisinde kendini bulan bir sesi ortaya seriyor. Sokakta aylak aylak gezen adam, kahvede çakmak uzatan, muhayyel arkadaşlar edinen, tümüyle kendi benliğiyle toplumun sesini bağrında taşırcasına satırlara döküyor. Hastalığına rağmen hayata dair sevinçleri hepsi bir tablo gibi göz önünde yer alıyor.
“Yazmazsam deli olacaktım” son zamanlarında söylediği bu söze de istinaden kendini satırlarda bulan bir benliğin sesini dinledim.
Ayrıca Sait Faik Abasıyanık ile ilgili de Mehmet Kaplan’la olan anısını şöyle bırakayım;
Bir gün Mehmet Kaplan ve eşi sokakta yürürken bir adamla karşılaşırlar. Kirli sakallı, dağınık saçlı ve paltosunun kalkık yakası yüzünden suratının tamamı gözükmeyen bu serserivari adamla el sıkışıp ayaküstü muhabbet eden Mehmet Kaplan’a eşi, böyle adamlarla nerden tanışıyorsun manasıyla sorar;
_Kimdi o adam?
_Sait, Sait Faik.
_Sait Faik Abasıyanık mı?
_Evet.
_Şu bizim okuduğumuz enfes hikayeleri kaleme alan adam yani.