8/10
·375 syf.··
Beğendi
·
2020 217. kitabı
·
25 saatte okudu
·
Okunma: 18 Ekim 2020 08:45
Yılmaz Güney. Yılmaz Güney. Yılmaz Güney. Kendisine hakaret edenlerin dahi filmlerini ve filmlerinden birçok kesiti hayranlıkla seyrettiği Çirkin Kral. Güzel bir çocukluk, güzel bir gençlik, Atıf Yılmaz ile tanışıp çekilen o güzel siyah beyaz filmlerimiz derken komünizm propagandası nedeniyle cezaevine girer. Çıkınca da ortada kalmaz çünkü önemli olan siyasetin ve siyasilerin yaptıkları ve söyledikleri değil halkın fikirleridir. En iyi filmi olan Hudutların Kanunu filmini hem yazar hem filmde oynar hem de Çirkin Kral lakabını alır. Abartısız ve yalın bir oyunculuk sergilemesiyle halk onu sever ve kendinden görür. Buraya kadar her şey güzel ilerlemektedir. Ancak onun da yanlışları oldu mu? Bundan sonra olacaktır. Çünkü her başarılı insan gibi onun da başarısı adını lekelettirecektir. Kendisini sevenleri üzecek, o dönemin karışık durumlarında adeta yangına körükle gitmesi onu sevenleri üzecektir. İsrailli Efraim Elrom cinayetinden yargılanacak olan Mahir Çayan ve arkadaşlarını saklayarak başladığı bu dönemden sonra olumsuz olarak ilerleyecektir. Çünkü biz biliyoruz ki bizim milletimizden olmayan birinin ölümünde bizim milletimizin çocukları kullanılıyorsa kesinlikle orada yanlış giden bir şeyler vardır. Biz bunu en son Hrant Dink cinayetinde yaşadık derken Rusya’nın Ankara büyükelçisini öldüren polis memuru Mert Altıntaş’ı görünce bu oyunların devam ettiğini anlamakta gecikmedik. Bu oyunun bir kurbanı da işte merhum Yılmaz Güney oldu. Çünkü siyaset gibi illet bir şeye bulaşmış ve bir insanın en temel hakkı olan ÖZGÜRLÜĞÜ elinden yine alınmıştı. 1976 yılına gelindiğinde ise bir film çekiminde ilçe yargıcı Sefa Mutlu’nun ölümünden sorumlu olarak tutuklandı ve 19 yıl hapis cezasına çarptırıldı. 1981’de ise 5 yıllık mahkumiyetinin ardından izinli olarak dışarı çıktığı bir gün aynı Şeytanın Oğlu filmindekine benzer bir senaryo ile firar ederek Yunan Meis adasına, İsviçre’ye ve son olarak da Fransa’ya kaçtı ve vefatına kadar da orada kaldı. Mide kanseri nedeniyle de firarından 3 yıl sonra 1984’te hayatını kaybetti. Bunu sizlere anlattım, kötülemedim veyahut yüceltmedim ama ne olduğunu az biraz bilmek, bilmeden “HAYT HUYT” yorum yapanlara bir karşılık verebilmek adına bunları yazmak istedim. Hatamız varsa affola. Kitaba geldiğimizde ise aslında 3 kitapta da ana tema 12 Mart Muhtırasına yöneliktir. Sürekli bu 12 Mart bilinçsiz bir şekilde merhum Alparslan Türkeş’e mal ediliyor ki onu da aydınlatmakta fayda var. Alparslan Türkeş’in konuşması 27 Mayıs 1960’a yani 60 yıl öncesine ait bir konuşmadır. 12 Mart Muhtırası ise 12 Mart 1971 tarihinde Türk Silahlı Kuvvetleri Genelkurmay Başkanı Memduh Tağmaç, Kara Kuvvetleri Komutanı Faruk Gürler, Deniz Kuvvetleri Komutanı Celal Eyiceoğlu ve Hava Kuvvetleri Komutanı Muhsin Batur’un Cumhurbaşkanı Cevdet Sunay’a sunduğu ve hükumeti istifaya zorlayan müdahaledir. İçeriği oldukça uzun, kanlı ve kötülük içerdiği için hiçbir darbe veyahut teşebbüsü anlatmak istemiyorum ama araştırmakta, o zamanı ve insanlarımızın psikolojisini anlamakta da büyük yarar olduğunu düşünüyorum. İşte bu 12 Mart teması da adeta Yılmaz Güney’in kafasına taktığı, adeta kendi hislerini ve halkın fikirlerini ortaya koyduğu eserinin ana fikrini barındırmaktadır. Kitabın diğer 3 kitabın birleşimini barındırması, hepsine aynı anda ulaşma imkanı vererek bir de para tuzağına ülkenin okuyan %0.8 kesimini de dahil eden karaktersizlere de adeta tokat niteliğinde. Peki, Yılmaz Güney bu eserlerinde ne anlatıyor? Başlayalım. Hücrem, iki ana bölümden oluşup aynı zamanda serinin ilk kitabı olmaktadır. İlk bölümde 1972-1973-1974 yılları arasında Selimiye’deki gözlem ve anılarını içeren değerli bir kitap. Yaptığı hatalar (kendi söylüyor, ön yargı değil) ve iç hesaplaşmaları sonrası nasıl bir düşünce ve yapı zinciri kurması gerektiğini adeta kendi kendiyle konuşarak çözmeye çalışıyor. Gerçi o komünistti, içki, kadın, kumar onun her şeyiydi diyerek kem gözle bakanlar olacaksa da o bu yolda asla yürümemiş, kadını, her şeyi, Fatma Hanım’dan hiç vazgeçmemiştir. Diğer bölümde ise 2 küçük hikaye bulunmakta, bunlardan son hikaye diğer kitabın da adeta habercisi olmaktadır. Salpa, biraz ağır bir eserdir. Dili yalındır ancak anlamak isteyene çok farklı manalar verir. 2 çocuğun Konya’dan kaçarak İstanbul’a gidişleri, İstanbul’u yenememeleri ve hayatı öğrenmeyi adımlamaları konu edinilir. Ancak içerde bir şey bilmeyen, büyüdükçe öğrenen, öğrendikçe de sorgulayan bir tutum göze çarpar. Kitap adeta ‘Sanık’ kitabını bizlere su gibi içmemiz için bir ara geçiş sağlıyor desek yalan olmayacaktır. Sanık, Yaşar Yılmaz adında suçsuz, sahipsiz, günlerce işkenceye tabi tutulan bir çocuğun öyküsüdür. O yıllar için oldukça tanıdık gelmesi mümkün bir hadise değil mi? Sağcısının solcusunun eziyet çektiği, can verdiği o işkenceleri bilmeyen kalmamıştır herhalde. Biraz gözlerinizi yaşatacak, biraz sinirlerinizi oynatacak, ilginizi çekecek ve bir anda da bitecek. Biraz içiniz burulacak ama bitecek. O dönemleri bilip anlamak, yaşayan insanlardan öğrenmek için çok faydalı bir eser. Faydalı okumalar dilerim..
Selimiye ÜçlüsüYılmaz Güney · Güney Yayınları · 197413 okunma
·
103 Gösterim
Yorumlar
Lütfen giriş yapınız.