ÖKÜZÜN A’SI BARRY SANDERS Gözde KOÇAK
GİRİŞ:
Tarihe okuryazarlığın sonucu olarak giren kitap kültürüne bağlı, toplumsal ve düşünsel araç olarak göstereceğimiz benliği sorgulamalıyız. Benliğin yeni dünya ile birlikte yok olmaya başlayışını inceleyeceğiz. Bu kitapta okuryazarlığa sırt çevirmiş gençlerin benlikten kopuşuna değiniliyor. Kopuş nasıl engellenir sorusuna vereceğimiz cevap ise basit: benliği yeniden yakalamalıyız. Bu yalnızca öğretmenlerin yapabileceği bir şey değildir, temelde okuryazarlık baştan tanımlanmalı ve gerektiği şekilde topluma mal edilmelidir. ”Okuryazarlık bir ilişkiler ve yapılar demetidir, insanın içselleştirerek deneyimlerine aktardığı devingen bir sistemdir. ” devamında yazar okuryazarlığa giden yolun bir bebeğin ilk nefesinden başladığını söylüyor. Okuryazarlık tam anlamıyla çocukların önce sözlü kültürle iç içe geçmesiyle sağlanabilir. Bu ilk aşama olmak zorundadır. Anne baba, öğretmen kısaca tüm toplum bu örüntünün parçasıdır. Örüntüdeki bir farklılık bütünü etkileyecektir. Anne çocuk arasındaki duygusal ve fizyolojik bağın ticari sebeplerle koparılması, öğretmenlerin öğrenciye karşı tutumu, çocuklarını bir yarış atına çevirmeye çalışarak onları benliklerinden uzaklaştıran ana babalar, çeteye katılan çocuklar, televizyon ve bilgisayarın yeri ve bölümlerde bahsedeceğim diğer sebepler toplumsal bir okuryazarlık bütününün parçalarıdır.
Yazar giriş bölümünde son olarak kitabın adının nereden geldiğini söyler. ”ilk haliyle Fenike yazı sisteminde alef denilen A harfi bugün bildiğimiz A nın yan yatırılmış biçimiydi. İnek ya da öküzü temsil ederdi… Sözellikte imla hatası olmaz ben de kitaba yakışacağını umduğum bu ismi buldum ÖKÜZÜN A’SI ”
1.BÖLÜM
Kitabın genel hatları bu bölümde çizilecektir. Esas mevzu okuryazarlıktır. Sözellikle ilişkisi kurulmadan öğrenilen bir okuryazarlık tam anlamıyla okuryazarlık değildir. Okuryazarlık ve sözellik arasındaki bağın öneminden ve kurulmaması halinde gerçekleşecek felaketlerden bahsedelim ama önce Sözellikten bahsi masalcılıkla açayım: Sözlü kültürde masalcılar modern dünyanın bilge insanı olarak karşımıza çıkar. Anlattıkları gerçek hayatın iyi incelenmiş bir hikayesidir. Topluma yol gösteren masalcı okuryazarlığın bireylerin içinde yarattığı bilincin sözlü kültürde yaşayan bir örneğidir.
Masal geleneğine göz atalım. Her zaman gördüğümüz duymaya alışık ve istekli olduğumuz masal tekerlemeleri vardır. Sözlü kültür geleneği bu ritüelleşmiş sözlerle beslenir. Olay örgüsünde yine benzer ifadeler görebiliriz. Örneğin bir kralın üç oğlu vardır, üç yol ayrımı, yedi başlı ejderha, gökten düşen üç elma… Sözellik tanıdık olanın verdiği güveni arar gelenek aracılığıyla ayakta kalır.
Yaşamlarımız da değişen dünyaya rağmen sözellikten kopmuş sayılmaz. Hikaye anlatımı gerçek hayatın ta kendisidir demiştim. Hikayeye ihtiyaç duyarız yazar bu duruma örnek olarak adsız alkolikler toplantısını vermiş. Sık sık bir araya gelen alkolikler kendilerini bu alışkanlıktan kurtarmak için benzer dertlerini paylaşır ve her buluşmalarında benzer bir parola ile günü kapatırlar. Rutine dönen bu işlem onların hayatında farklılıklara sebep olacaktır. Hikaye anlatımının gücü buradadır. Bu durumu yakın bir arkadaşımıza dert anlatırken kurduğumuz olay örgüsünde, bir psikanaliz sırasında ya da günah çıkarmaya giden bir Hıristiyan’da görebiliriz.
Öykü ve masallar aynı zamanda çocukların en karanlık korku ve kuşkularını açığa çıkararak bunların konuşulmasına ve normal olduğunun farkına varılmasına yardımcı olur. Çocuk yalnız olmadığını masaldaki bir kahraman aracılığıyla anlayacaktır.
Sözel kültüre ait zihin ve okuryazar zihin bağlıdır fakat aşamalı bir bağdır bu. Okuma yazma öğrenen bir zihin artık eskisi gibi düşünemeyecektir. Walter Ong’a göre okuryazar birine mamafih kelimesini düşünmesi söylense, kişi sadece kelimenin yazılışını düşünebilecek yazıdan bağımsız bir şekilde bir dakikadan fazla düşünemeyecektir. Başka bir deyişle okuryazar zihin birincil sözellikte söze verilen anlamı artık tam anlamıyla elde edemeyecektir. Bu evre onun için çoktan tamamlanmış halde olmak zorundadır.
Sözel kültürde gerçeklik, anlatıcının anlattığı ve hafızada kaldığı şekilde var olabilir. Doğruluğu sabit değildir sadece duyuma bağlıdır. Yanılsama yaşatabilir. Anlatıcıya göre değişiklik gösterir. Sözcükler ağızdan çıkar çıkmaz uçar gider bunları harfi harfine anımsamak imkansızdır dolayısıyla analiz ihtimali yok olur. Ortada bir doğruluk standardı yoktur. Okuryazarlıkta ise görsel olanın üzerinde durulur. Gerçeği deşifre edebilmek için görülenler ayrı ayrı parçalara bölünür ayrı ayrı hakimiyet kurulur ve sonuçta analiz edilebilir bir hal alır.
Sözlü kültür yani konuşma ve dinleme tek başına gerçekleşemez mutlaka bir ilişki kurulmalıdır. Yani toplumsallık şarttır. Örneğin köylü ve pazarcı ilişkisi. İki taraflı bir mücadele söz konusudur. Pazarcı en iyi malın kendisinde olduğuna müşterisi olacak köylüyü ikna edebilmeli bunun için konuşma becerisini sonuna kadar kullanmalıdır. Müşteri adayı bulunduğunda ise pazarlık süreci başlayacaktır. İki taraf da dilin olanaklarını elinden geldiğince kullanarak fiyatı istediği tarafa çekmek istemektedir. Bu günlük konuşma kesitinde ağzı en iyi laf yapan önce pazarcılar arasında sonra da pazarlık esnasında kazanan taraf olacaktır. Söze yüklenen görev büyüktür. Günümüzde ise süpermarketler bu pazarlık imkanını alıcıya vermemekte tamamen içsel bir fiyat karşılaştırmasıyla alışveriş yapılmaktadır. Patlıcan hangi markette ucuzsa o alınacak bu karşılaştırma sadece etiketlere bakılarak yapılacaktır. Kişi artık konuşmaz. Konuşan paradır.
Sovyet psikolog Alexander Luria tarafından geneli sözlü kültür üyesi Özbekistan ve Kırgızistan bölgelerinde bir araştırma yapılmıştır. Araştırmadan örnekler vererek konuyu aydınlatayım. Biraz okuma yazma bilen ve bilmeyen denekler araştırma içerisinde yer alıyor ancak sorulara verdikleri yanıtlar oldukça farklı. Okuma yazma bilen grup üyeleri kategorik ve soyut bir düşünce sistemiyle sorulan balta, orak, nacak dizisini testere, başak ve kütükten hangisiyle tamamlayabilecekleri sorusuna testere yanıtını verdiler ancak bir süre sonra pratikten çok da uzaklaşmak istemeyerek başağın da orakla biçilebileceği fikrini sundular. Onlar için hayatın içinde kurulan ilişkiler dışında bir kavram kurgusu mümkün değildir. Ya vardır ya yok. Kategorize etmek ancak yazıyla mümkün olabilir.
Luria, kuzeyde karların olduğu yerde bütün ayıların beyaz olduğunu Novaya Zembla’nın da kuzeyde bulunan karlı bir bölge olduğunu söyler ve sorar öyleyse burada ayılar ne renktir? Deneklerden biri : ”bilmem ben kara ayı gördüm hiç beyaz ayı görmedim, her yerin ayısı başkadır.” Yanıtını verir. Cevabını vermesi istenen şey köylünün daha önce gördüğü bir yer değildir ve kafasında düşsel bir dünya da kuramamaktadır. Sözellikte yaşayan bir insan için mantık yoluyla çıkarımlarda bulunmak sanal gerçeklik oyunu oynamak gibi bir şeydir gerçek deneyim değildir. Hikaye ya da kelime deneyim edildiğinde anlam kazanacaktır. Zihin yapısı daha fazlasına izin vermez. Varoluş ancak deneyimle mümkündür. Soyut kavramlar sadece boşluk ifade edecektir.
”Benlik de bilinç gibi bir türlü tanımlanamayan sözcüklerden biri. Aslında benlik ve bilinç tarih boyunca siyam ikizi gibidir. Hem benlik hem bilinç insanda bölünmeye yol açar ve her ikisi de yalnızca okuryazarlıkta yer alır. Bilinç bir benlik fikrine gereksinim duyar gibidir. Oysa daha önce göstermeye çalıştığım gibi benlik kavramının tam olarak bulunmadığı sözellikte belli bir topluluk bilinci gelişmeye başlar. Bu bilincin de bir benliğe ihtiyacı vardır. Bilincin tarihi benlik sözcüğünün gelişimi izlenerek yazılabilir.
…yazılan söz kalır. Sözcükler ancak bir yere sabitlendikleri zaman tekrar gözden geçirilebilir benlik düşündükçe birleştirici bir bilinç kazanır.
Böylece Luria sözellik dünyasında yaşayan denekleri ne kadar zorlarsa zorlasın çok temel birkaç şeyin dışında, okuryazar benlik üzerinde düşünmelerini sağlayamadı. ”
Okuryazarlık yoksa soyut düşünce de yoktur. Küçük çocukların soyut düşünceden uzaklığı da bir nebze bu durumla açıklanabilir. Daireler aydır, kareler ise oyuncak küp.
Okuryazarlık sözellik aracılığıyla beslenir. Sözellik yoksa ne mi olur? Peki sözellik nasıl olmaz? Bakalım…
Sözellik sosyal ve duygusal gelişimi mümkün kılar, temel algılama biçimine şekil veren konuşmadır. Öykü anlatan ve dinleyen kişi her şeyi olduğu gibi kabul etmemesi gerektiğini bilir, isterse değiştirebilecektir. Kendi dünyasını kurabilir. Çocuklar önce dinleyerek sonra konuşarak bu kurguyu tam anlamıyla gerçekleştirmiş sayılır. Peki eksik kalırsa? Yalnızca benlik duyguları zayıflamakla kalmaz aynı zamanda düşünce gücü gelişemez.
Yazar, annesi babası sağır kendisi normal bir çocuğu örnek veriyor. Çocuk işaret dili bilmektedir. İngilizce öğrenmesi için sürekli televizyon izletilen üç yaşındaki çocuk derdini işaret diliyle rahatlıkla anlatabilmesine rağmen konuşamamaktadır. Neden? Televizyon soru sorabilir ama çocuğun sorularını yanıtlayamaz. Ona iletişim imkanı vermez. Sözünü kesemezsiniz, akış kesin ve nettir duyusal anlamda bir gelişim sağlayabilecek olsa da sözel yaşamı tam anlamıyla vermesi koşullara uygun olmayışı bakımından olanaksız bir haldedir.
Televizyon, videolar, video oyunları derken sözlü kültüründen uzak kalan çocuklar için de aynı durum geçerlidir elbette. Bu araçların sözü kesilemez, onlarla tartışılamaz yüz yüze olunamaz bu da gerçek bir iletişim kurulmuyor demektir. Televizyon yayınları sessel ve görsel bir yalan olmanın ötesine geçemez. Bunun yanı sıra boş zaman bırakmayan bir yayındır televizyon. Çocuğu kendi kafasındaki görüntülerden uzaklaştırır. Bir zamanlar boş zamanlarını değerlendirmek için oyunlar üreten çocuklar artık hazır bir yayında bulurlar kendilerini. Üretim durur. Düşünce durur. Artık düş gücüne gerek yoktur. Televizyon hepsini yapmaktadır. “kimse yalnızlık ya da can sıkıntısı çekmemeli, kimse eğlenmeden bir an geçirmemeli”
Can sıkıntısına hareketsiz bir durum deyip geçmek doğru değildir. can sıkıntısı çocuğun kendine döndüğü, düşünme ve keşif fırsatı bulduğu bir zaman dilimidir. Walter Benjamin’in dediği gibi: ”can sıkıntısı yaşantının yumurtası üzerinde kuluçkaya yatan bir hayal kuşudur” çocuğun keşfedeceği şey kendi benliği olacaktır. Televizyonun yaptığı ise bu fırsatı çocuğun elinden almaktan başka bir şey değildir.
2. BÖLÜM
Yazının bulunuş tarihinden bahsederek analize başlayalım. Hiyeroglif yazısı resme dayalı bir yazıdır, okunması için deneyim gerekir. Kişi gördüğü hiyeroglif yazısını okuyabilmek için önceden o resmi deneyim etmelidir. Anlamlandırma ancak bu şekilde gerçekleşecektir. Alfabenin bulunmasıyla ise ezberlenen harfler farklı bir duruma geçiş sağlar. Alfabe, Fenikelilerin ticaret yapabilmek üzere bulduğu bir sistemdir. Ancak Fenike alfabesindeki her sesin bir karşılığı bulunmadığından daha doğru ve gelişmişini Yunanlıların bulduğu söylenir. İlk yazı büyükbaş hayvanın yerini tespit etmek üzere ”iz saklama” yöntemiyle mümkün olmuştur.
Yazı insanları sadece soyut düşünceye taşımakla kalmamış geleceğe yönelik fikirler de kazandırmıştır. Elbette bu tahmin ve kurmacayla mümkün olabililecektir.. Yazar bir Marilyn Monroe örneği ile bunu açıklıyor. Okuryazarlığı zirvede olan bir yazar gerçek uzam ve zamanı söküp karşı olgular aracılığıyla düşsel bir evren kurabilir. Şöyle ki EĞER Marilyn Monroe ABD başkanı olsaydı?” tek bir EĞER Kennedy’nin başkanlığının yadsınmasına yetecek güçte olabilir. Zihin Marilyn i koltuğa yerleştirmiş ona bir gerçeklik çizmiştir bile. Kurgu geleceğe dair yapılandırmaları ve geçmişi yerinden oynatabilir. Dilin ve hikayeciliğin hafife alınmayacak özelliklerinden biri de budur.
“ Gelecek ve karşı olgu içine düşlerimizi, değişimlerimizi, gelişme ve umut arzularımızı döktüğümüz kaplardır. “
Okuryazarlığa dönecek olursam. Okuma yazma bir ayrılışı zorunlu kılacaktır. Çocuk okuma yazmayı öğrendikten sonra etrafındaki nesnelere daha farklı bakacaktır. Onları kendinden kendini de nesneden ayıracağı bir dönemdedir. Artık kategorize etmek gereklidir.
”Yazar, bugünün gençlerini kitabın sayfalarında yer verildiği Kaspar Hauser’ e benzetmektedir. Ünlü bir örneklem olan Kasper Hauser bilindiği üzere dilin sözel kültürün çevrenin insanda yokluk durumunda nelere yol açtığını anlatan bir dizi örnekten yalnızca bir tanesidir. Kendini 3. tekil şahıs sanan ve hayatının sonuna kadar kendini benimseyemeden yaşayan bu insan aslında sözel kültürün eksikliğinin hiçbir şeyle doldurulamayacağını kanıtlayan bir dizi örnekten yalnızca bir tanesidir. (Hauser sözelliği ilk dönemde yaşayamamış bunun içinde okuryazarlığın ona hükmedemediği bir bireydir.) ”
Hauser, kendini bildi bileli kafes dediği bir bodrum katında yaşamış, kendisine et ve yiyecek getiren kişinin dahi yüzünü görmemiş sesini duymamıştır. Gece ve gündüzü ayırt edemez haldedir. Gökyüzünü dahi görmemiştir.
Sonrasında okuma yazma öğrenen Hauser tüm ilgisini tek bir şeye yöneltir: kendisi. ”Kendisi” yine de üçüncü tekil kişi olmaktan kurtulamamıştır.
Hauser, sözelliği hiç yaşamamış önemli bir örnektir. Okuryazarlık normal gelişimde sözelliği takip eder ancak tamamlamaz. Sözellik arka fonda daima varlığını koruyacaktır. Sözellikten okuryazarlığa geçişte bir problemden bahsedeceğim şimdi: Gençler.
Birçok genç günümüzde, birkaç yıllık ilkokul eğitiminden sonra kendini çetelere, sokaklara bırakıyor. Bu büyük bir problemdir. Bu insanların ruhlarında doldurulması zor bir boşluk oluşacaktır. Okuryazarlık belki insanı çete hayatından kurtaramayacaktır ama kişiyi bu yoldan uzak tutmak için etkili yöntemler sunar. Dünyayı kontrol eden okuryazar bilinçtir.
Benliğin okuryazarlıkla ilişkisinden bahsetmiştim oraya geri dönelim. Yazıya dönüp bakmak, incelemek, tekrar tekrar okumak mümkündür, kişi bu şekilde benliğiyle bir içsel sohbete girişecektir. Okuryazarlık her bireyin içinde yeni bir uzam geliştirir. Bu dünyaya yeni yansıtılan zihinsel bir uzamdır. Bunun dışında yazı ile gelişen vicdan ve suçluluk duygusu da yoksun kalındığında dizginlenemez bir gençliğe sebep olacaktır. Sözel kültürde bu durum masal ve hikayelerle mümkündür elbette ama söz uçacaktır.
Vicdandan yoksun genç kuşağa yaptırım uygulamak oldukça zor olacaktır. Hapis, temelde insanı kendisiyle yüzleşmeye zorlayan bir sistemdir oysa vicdan yokken hapis anlamsızlaşacaktır. Okuryazarlığın açtığı bir pencere olan empari yeteneği bu gençlerde filizlenmemiş olduğundan birçok insanı duygudan uzak kalınması da doğal bir gelişimdir.
Yazar bu gençlere post-cahiller diyor. Onlardan daha fazla bahsedelim. Kitaplardan vazgeçmiş, okumayı bütünen gereksiz gören kendini uyuşturucuda ve çetede anlamlandırmaya çalışan bir gençlik. Hem sözlü hem yazılı dilinden yoksun bir kuşak.
3. BÖLÜM
Öykü anlatımın kökünde oyun ve şakanın var oluşunu inceleyeceğiz.
Öğretmenler, çocuklara bahçe ve sınıf arasında net bir sınır çizer. Oyun bahçede kalmalıdır. Oysa öğrenme oyun yoluyla gerçekleştiğinde daha kalıcı ve doğru bir temel oturtulabilir. Oyun ruhu hem sözel kültürde hem okuryazarlıkta öykü anlatımının yani hayatın önemli bir parçasıdır.
Şakaya gelecek olursak soytarı ve esas anlatıcı arasındaki dengeden bahsetmeliyiz. Soytarılara farklı kültürlerde rastlayabiliriz. Ezop masallarında Kurnaz Tilki, Afrika masallarında örümcek… Soytarıların amacı öykülerin gerçeğin ta kendisi olarak algılanmasını engellemek, meseleyi yumuşatmaktır. Masalcı olay örgüsünü ilmek ilmek örerken soytarı bu örgüyü açacaktır. Bu iki taraf arasındaki ilişki Strauss’un ”ikili karşıtlık” dediği tüm sözlü kültürlerde var olan bütünlüktür.
”her şeyi fazla ciddiye almayın; olayların gülünç yanlarını da görün. Hepimiz kendi cümlelerimiz içinde sıkışmış kendi dil bilgisel yapılarımız içinde sıkışmış durumdayız”
Yazılı kültürde soytarı aradan çıkmıştır artık soytarı da anlatıcı da yazarın kendisidir.
Dilin doğasını en iyi ifade eden şey belirsizliktir. (bilgisayar bu belirsizliğe dahil değildir.)Belirsizliğe en yakın etkinlik de şaka. Anglosaksonlar şairlerine kahkaha kuyumcusu adını verirdi ama en çok da onlara kahkahacı derlerdi.
Soytarının yapmak istediği yumuşatmayı fabl, masal, öykü kimi zaman gerçeği kimi zaman kurguyu hissettirdiği için içinde barındırır. Metafor dilin en iyi becerdiği şeydir. Çünkü dilin kendisi gerçek değildir. Bu yüzden yaşanılan şeyin ancak metaforik bir benzeri sunulabilir. Fabl örneği gibi.
Üçüncü bölümde değinilen okuryazarlık için anne çocuk ilişkisinden bahsetmeliyim. Annesiyle sağlıklı bir bağ kuramayan bebek okuryazarlık konusunda eksik kalacaktır. Çocuğun eğitimi başka bir vasıta ya da başka bir kişiyle sağlandığında da sonuç değişmemektedir. Anne bebekle bebek olmak durumundadır iki taraflı bir gelişim söz konusudur. Bebek kendi diliyle annesine haber verir, bir agu anne için çok farklı anlamlara gelebilmektedir. Bebek anneyi akışkan bir hale getirir. Anne bebeği için kendini onun dünyasına tüm varlığıyla vermek durumundadır.
Bebeğin annesinden öğrendiği dil tamamen yerel bir dildir. Bu dil sonradan öğrenilen dillerin başaramayacağı bir şeyi başarabilmektedir. Bilinç dışı arzu ve düşleri ifade gücü. Sonradan öğrenilen dillerde kurala bağlılık esastır ağızdan çıkan bilinç değil doğruluktur.
Anne sütü ile emzirme ve biberonla besleme arasındaki fark yerel dil ile sonradan öğrenilen dil arasındaki farkı anlatmakta kullanılabilir. Her iki durumda da bebek gerekli besini alır ama yaşadığı deneyim büyük ölçüde farklıdır.
Anne çocuk arasındaki ilişki ve dilden hareketle kadın ve erkek diline geçiş yapalım.
Okuldaki eğitimde oyuna yer verilmesi yönündeki fikirler kadının dilsel alandaki etkinliği olarak görüldü ve uzak duruldu eğitim erkeklere yönelik yerellikten uzak bir biçimde verildi. Bundan uzaklaşılması gerektiğini bilmem söylememe gerek var mı…
Okumuş Latincesi ile eğitim alan erkekler bu dili resmi durumlar hariç hiçbir yerde kullanamazdı. Okumuş Latincesi kendine yalıtılmış, özenle yapılandırılmış kusursuz bir dünya oluşturdu. Ama günlük işler ve duygular uzakta kaldı.
Resmi öğretim her zaman erkeklerin alanına bırakılmıştı. Okuryazarlık erkek egemenliğindeyken kadınların elinde kalan yerel dil kalıntıları dedikodu adı altında yok sayıldı.
Resmi dil eğitimi almaları engellenen, önemli pozisyonlara gelmelerine izin verilmeyen seslerini hemcinsleri ile yaptıkları sohbetlerle duyurmaya başladı. Tahmin edileceği üzere bu sesin yükseldiği yerlerde erkeklerden ve iktidardan bahsediliyordu. Dedikodu dışardan kötü yanlış olarak algılanıyor olsa da kadınlar için bir sosyalleşme imkanı sağlayan bir ağ oluşturuyordu. Kadınlar arasında kendi kuralları olan bir oyundu dedikodu. Bu oyun gereksinimleri karşılıyor ve ifade şansı sağlıyordu. Aşağılanan bu durum için eleştirmenler için ”erkek gibi dövüşemeyenlerin aracı” idi. Oysa bu insanlar nasıl dövüşebilirlerdi? Eğer bir dövüş olacaksa kadınlara da aynı standartlarda eğitim verilmeliydi. Bunun yerine kadınlar öyküler, fıkralar, dedikodu ile iletişim anlamında daha güçlü ve kullanılabilir bir dil elde etti.
4. BÖLÜM
Humbolt ’a göre gerçek dil ancak doğuştan öğrenilir matematik gibi sonradan öğrenilemez. Bunu yapabilen sadece makinelerdir.
Kitabın bu bölümünde, okuryazarlıktan uzaklaşan gençlerden bahsetmeye devam edeceğiz.
Okuryazarlıktan dolayısıyla benlikten ve vicdandan uzaklaşan bir nesil insan öldürmeyi bir tür eğlence olarak görmeye başlayacaktır. Gazete manşetleri, cinayetler, tecavüzler, katliamlarla dolarken değinilmeyen daha doğrusu bağ kurulmayan bir gerçek vardır: bütün bunların sebebi okuryazarlıktan uzaklaşılmasıdır. Benlik vicdan yoktur insan öldürmek bizim bildiğimiz insan öldürmek değildir. Sanıklardan biri ”insan hayatı beş para etmez” diyerek bu durumu somut bir şekilde gözler önüne sermektedir.
Sorunun temelinde diğer bölümlerde değineceğim üzer düzensiz bir aile yapısı yatmaktadır. Dahası bilgisayar, televizyonun etkileri, okulda verilen eğitim…
Bir çocuğun okulda canının sıkılıyor olması, evde yapacak bir şey bulamaması, televizyona yakınlaşması bizi korkutmalı. Belki bu çocuklar bir çete üyesi değil ama bütün çete üyeleri böyle çocuklardan çıkıyor. Cehalet mahvedici etkilerini toplumun her katmanında gösterir. Annede babada, çetede, okulda…
İnsanın yok oluşundan bahsedecek olursak bunun bir metafor olduğunu söylemek hata olur. Alfabe ile şekillenmiş bir zihinsel uzamın yerini bilgisayarın şekil verdiği yeni bir algısal uzam alıyor. İkisinin aynı yerde bulunması mümkün değildir.
Okullarda bilgisayarla eğitime geçilmeye başlanması düşünüldüğü gibi eğitim problemini çözmeyecektir. Aksine dilin oyun potansiyelini daha iyi anlamaları adına öğrencileri bir ekrana mahrum etmek onları içselleştirilmiş bir metinden alıkoyacaktır. Okuryazarlığa bir darbedir bu. Sonuçta bilgisayar onları adım adım cehalete yaklaştırmış olur. İnsan ilişkilerini koparır ve evdeki ilişkileri daha da parçalanmış hale getirir. Toplumsal sözleşme bilgisayarda yazılmamıştır bilgisayarla tamir edilemez. Oysa gitgide daha da yaygınlaşan bilgisayarla birlikte her evde bir teknoloji uzmanı çocuk barınır durumda.
Çocuk televizyon izlemekle başlayan elektronik eğitime girer girmez farkında olmadan farklı bir dünyaya girmiş olur. Televizyon bir sanal gerçeklik yaratır, çocuk artık kitabın dünyasına girecek hayal gücünü kendinde bulamayacaktır. Televizyon insana oturmayı, tepki vermemeyi, edilgen olmayı öğretir. Gereken bu mudur?
5. BÖLÜM
Kötü bir aile yaşantısı çocuğu çeteye dahil olmaya zorlayacaktır. Bir çete üyesi yoktur ki mutlu bir aileden çıkıp cinayet, katliam gibi olaylarla teselli bulsun.
Bu bölümde silahın gençler arasında nasıl bir yer edindiğini ve toplumsal yaşamda nasıl normalleştiğinden bahsediliyor.
Silahlanan ve benliğini sözel hayattan da yazı hayatından da uzak kalarak elde edemeyen genç için insani değerler sıfırlanmıştır. Bu durumda silahın yapabilecekleri farklı anlamlar ifade eder. Artık var oluş, ifade gücü ve kendini gösterme işlevleri tamamen silahın işidir. Silah çete için önemlidir. Silah, içinde bulunulan anı kısa bir an da olsa gerçek kılar. Bu zevk uyuşturucunun ya da başka bir maddenin verebileceği bir hazdan çok daha fazlasıdır. Silahın sesi, ağırlığı türü çete için çok farklı anlamlara gelir ancak insan hayatını hiç ettiği bu anlamlardan biri değildir. Cinayet ve cehalet birbiri ile ilişkilidir. Pişmanlık ve suçluluk duygularını ortadan kaldıran cehalet, tetiği çekmeyi kolaylaştırıyor. Tabanca cehaletin kalemi olmuş durumda. Kurban isimsizdir. Televizyonda öldürülen biri, gelip geçen bir oyuncu, sahte bir an gibi boştur. Kanal değişir ölüm yok olur.
Öldürmek, orgazm gibi yaşanan birkaç saniye için yaşamı canlı kılar. Ancak bu duygu ortadan hemen kaybolur çünkü cinayetin ardından suçluluk ya da pişmanlık duygusu gelmediği için bellekteki anı anımsatacak bir şey kalmaz. Hatta genç katillerin çoğu eylemlerinin en dehşet verici anlarını hatırlamadıklarını itiraf etmiştir. … işlenen cinayet çete üyeleri tarafından tanık olunarak ve anlatılarak bir bellek oluşturuyor bu da sokaktaki statüyü besliyor. Öldürmek tabloya yazılan bir artıdan başka bir şey ifade etmiyor. Çete yaşantısında imaj her şeydir bu yüzden silah da her şeydir. Bunun sebebi insanın kendini daha gerçek hissetmek istemesindendir. Bunu her insan ister ama çete üyesi farklı bir yöntemle bu gerçekleşmeyi hissedebilir. Kendini bir hayalet, görünmez bir adam gibi hisseden üye, silahıyla ve bütün ihtişamıyla görülebilir.
Kendini var etmek isteyen başka insanlar da yok değildir. Silahın verdiği imaj gereği poligonlar başarılı iş insanları, zengin vs dolup taşmakta. Peki neden? Çete üyesinin yaşadığı problemler onu buna itmişken bu insanlar neden silahla var olmak istiyor zaten başarılı değiller mi? Hayır onlara göre değiller. ”atış poligonları hayatta aradığını bulamayanların film setidir” hayattaki başarılarına rağmen büyük bir boşluk ve eksiklik hissi…
Okuryazarlıkla ilişkiyi daha iyi kurabilmemiz adına biraz da bu konuya değinelim. Çete üyeleri ne sözlü ne yazılı kültürü bilmedikleri için bilenlerle dolu bir yaşamda kendilerini var edemeyeceklerdir. Algılayışları çok farklıdır. Kendilerini okuryazarlığa terk edemez çünkü bu durumda “silahsız” kalacaklardır. Okuma yazma onları kendine yöneltecek, yaptıklarını sorgulamaya itecektir. Kendi kendiyle yüzleşme herkesin yapmak isteyeceği bir şey değildir. İçselleştirilmiş benlikle yüzleşmek risktir. Onların tercih ettiği yalnızlık daha farklıdır. Silah ile oluşturulan yapay bir koruma ve yalnızlık yavandır. Çete kendini düşmandan silahla korumalıdır oysa düşman gözle görünmüyor ve silahla yok edilemeyecek kadar da güçlü. Öyleyse bu boşluk ancak silah sesiyle doldurulabilir. (!)
Yazar bölümün ilerleyen sayfalarında çete ve kabile arasındaki benzerlikten bahsediyor. Evlerini terk eden eski kimliklerini de geride bırakmış olanlara çete yeni isimler buluyor. Dudakları büyük olana duck denilmesi bu isimlendirmeye örnek gösterilebilir. Üye aynı kabiledeki gibi ismini kendisi seçmez. Nasıl kabullenildikleri isimlerinde görülür. Diğer bir benzerlik mülkiyet kavramıyla karşımıza çıkar. Çete kendine ait bölgeye toprak yerine mahalle der. Kostüm yerine çeşitli üniformalar giyer, piercing, dövme gibi işaretler kabile sistemindeki işaretle aynı işlevi görür. El hareketleri yerine özel el işaretleri kullanırlar. Duvar yazısı kabile sanatının yerini alır. Çeteye katılmak antropologlarca giriş töreni olarak adlandırılır. Kabile ve çetenin amaçları birbirinden farklı olsa da her iki topluluk da uyuşturucu alarak farklı bir bilinç düzeyine erişmek ister.
6.BÖLÜM
Yazar, bu bölüme okuryazarlıkta annenin rolünün öneminden uzun uzun bahsederek giriş yapar. Bebek emzirilme esnasında annesiyle bağ kurmasının yanı sıra daha farklı beceriler de kazanacaktır. Annenin nefes alışverişi, kalp ritmi bebekte ritmik duygunun gelişmesinde ilk faktör olarak karşımıza çıkar. Annenin kurduğu cümleler, sesi bebeğin sürekli duyduğu ve alıştığı ilk sestir ilgisi anneye yöneliktir. Annenin mimikleri, sesindeki değişiklik bebeğin zamanla taklit etmeye çalışacağı bir modeldir. Başta çıkarılan minik sesler zamanla konuşmaya dönüşür. Demek ki annenin bebeğe süt vermesi yalnızca onu beslemek olarak görülmemelidir. Kurulan duygusal bağ bebek için elzemdir.
19.yy ortasında bebeklerin çoğu anne sütü ile besleniyordu. 20. Yy ortalarına gelindiğinde ise çoğu biberonla beslenir olmuştu. Bu değişiklik anne ve bebeği birbirinden koparmak üzere atılan ticari bir adımdı. Reklamlar, tıbbi broşürler, çeşitli uzmanlar vs bebeğin biberonla ve anne sütüne ihtiyaç olmadan beslenebileceği görüşünü desteklediler ve “bilir kişi” oldukları için önerileri dönüt aldı. Artık anneler bebeklerini özel hazırlanmış süt ve mamalarla besliyor, çalışma hayatına devam ediyor biberonu evde bir bakıcıya ya da ana okulu türünden kurumlara bırakıyor olmuştu. Anne adayları bebek beklerken onlarca kitap okuma gereği duymaya en iyi gıdayı aramaya başladı oysa yazarın bahsini ettiği Meksikalı bir kadın için bu durum deli saçmasıydı. Anne zaten çocuğunu büyütmek için yeterli donanıma sahip, bereketli bir varlıktı. Bir bebek sadece bir bebekti kullanma kılavuzu okunmadan dokunulmaması gereken bir elektronik alet değil.
Biberondan mama içen bir bebek artık annesi tarafından eğitiliyor sayılmaz bu bebek artık okul eğitimine başlamıştır. Süt -akışkanlık- anne ile çocuk arasında oluşan mahremiyet bağından koparılıp bir meta haline gelmiştir. O minik tüketiciye artık laboratuvarlarda mama hazırlanmaktadır.
Her annenin sütü, yediği gıdalara, zamana göre farklılık gösterir. Anne vücudu tarafından bebeğin gereksinimlerini karşılayacak şekilde dizayn edilmiştir. Her öğün farklıdır oysa hazır bir mama bebeğe hep aynı şeyi vermektedir. Bir süre sonra bebek hep aynı şeyi bekler ve belki de böylece bu minik yaratıkta lokanta zincirlerinin yemeklerine karşı bir tercih oluşmaya başlar. Anne sütü değiştikçe bebek farklı seslerle tepki verir ve anneden de farklı sesler çıkmasını sağlar. Böylece günler geçtikçe karmaşık bir sözlü iletişim ortaya çıkar.
Sanayi devrimi döneminde anne ve bebeğin ayrılması dolayısıyla o zamanlar sebebi anlaşılamayan bebek ölümleri ortaya çıkar. Zamanla anne bebek bağı anlaşılacaktır.
Yalnızca tıpta değil aynı zamanda eğitimde de değişikliğe gidilen bu dönemde doğum uzmanları ve çocuk doktorları bebekleri araştırma nesnesine dönüştürerek onları minik birer tüketici olarak imalat ve ticaret dünyasına armağan etti.
Geçen zamanla birlikte kadın çalışma hayatına katıldı ve kurumlar anne rolünü üstelenen ticari faaliyetlere girişti. Ana okulları tüm Amerika’yı donattı. Okullarda otorite olarak kadın öğretmenler vardı ama anne ile karşılaştırılabilir bir temas mümkün olabilir miydi? Anne her zaman anneyken öğretmen zil çalıncaya kadar çocuğun hayatında idi.
Çocuk annenin verdiği geleneksel eğitimden kopup Ivan Illıch’ın öğretim dediği sisteme sokulur. Eğitim insan gelişimin tarihsel sürecine inanır ve çocuklarının yeteneklerini ön plana alır; öğretim ise çocuğu bilgilerle doldurup taşıracağı boş bir sayfa gözüyle bakar. Froebel’ in görüşlerinden tam bu aşamada bahsetmek gerekir. Froebel 3-6 yaş arasındaki çocukların bakımının bir kadına, profesyonel bir eğitimciye verilmesi gerektiğini düşünüyordu. Çocuklara bir şey öğretilmeye çalışılmayacak yalnızca eğlenmeleri ve oyun oynamaları sağlanacaktı.
Teknoloji ve anaokulu mantalitesi toplum yapısını değiştirdi. Artık geniş aileler sadece fotoğraflarda buluşuyor olmuştu. Mahalle yaşamı ortadan kalktı. Hayat kente kaydıkça kadın iş hayatına daha da daldı. Anaokulu bu durumda kaçınılmaz oluyordu. Ne de olsa orada çocuk için uygun bir ortam sağlanıyordu. Kalabalık bir çocuk topluluğuyla ve öğretmenlerle geniş aile tablosu yapay bir şekilde canlı tutulmaya çalışılıyordu.
Froebel’ den bahsetmişken, onun anaokulu fikrine zıt bir başka fikirden de bahsedelim: bebek okulu.
Bebek okulu, okul öncesi çağdaki yoksul ve dezavantajlı konumda olan çocukları okul deneyimine erken başlatmayı böylece çocuklara gerekli ahlak ve kişilik eğitimini vererek suçluluk oranını azaltmayı amaçlıyordu. Ayrıca bebek okulları sayesinde anne özgür kalacaktı.
Bebek okullarında amaç özdenetimi sağlamak çocuklara erkenden okuma yazma öğretmekti. Az önce değindiğim üzere bu fikir dezavantajlı çocuklara yönelik bir adımdı peki diğer bebekler? Onların okumuş anne babaları çocuklarının okuma yazma bilen bir zenciden daha geride kalmasına tahammül edemeyeceklerdi. Onların çocukları da erkenden başlamalıydı. 1980’lere gelindiğinde anne babaların okul öncesi eğitim talepleri doruk noktaya ulaştı. İşte bu aşamada paradoksal bir olay ortaya çıktı. Okuma yazma konusunda çocuk ne kadar zorlanırsa o kadar uzaklaştı. Okulu bırakan çocukların sayısı giderek arttı. Eğitim yerine artık öğretim vardı. Okuryazarlığın anne sütünde başladığı gerçeği çoktan unutulmuştu. Artık okuryazarlık üretim hattından çıkan, kolaylıkla ve sistematik olarak tüketilmesi için uygun biçim verilmiş bir metaya dönüştü.
Yazar burada Mark Twain’in Huckleberry Finn eserinden örnek verir. Kitap okuryazarlığın doğruluk standartlarının merkezi otorite tarafından halka zorla kabul ettirilmesiyle ilgili yazılmış en acı eleştiridir.
Zorla verilen öğretimle çocuk okuldan daha da soğuyor. Okuryazarlık artık bir mal ve imaj gösterisine indirgeniyor. Okuma yazma işini okuryazarlığa indirgemek doğru değildir. Diğer her şeyi elinden alınmış bir çocuk için ifadesiz bir süreçtir. Yazar okuma yazma ile okuryazarlığın farkını kendi öğrencisi Maxwell ile örneklendiriyor. Maxwell dersleri kötü, okullardan yanıt alamamış disleksik bir çocuktu. Bir üniversite onu özel öğrenci olarak kabul etmiş ve bu şekilde yazarımızın öğrencisi olabilmişti.. Arkadaşları ve ailesinin teşviki onu bir üniversiteli yapmıştı.
Maxwell 4 yıllık öğrencilik hayatında tek bir kitap bile okumadı. Ödev yapmadı. Bunun yerine kitapları anlamanın dahice bir yolunu buldu. Arkadaşları ona kitapları sesli okuyor kendi yorumlayarak anlatıyor ve arkadaşları yazıyordu. Düzenlemelerle kitap tamamlanmış oluyordu. Maxwell A+ aldı. Mezuniyet töreninde sahneden büyük gururla diplomasını göstererek indi. Maxwell okuryazar bir insandı. Tek kişilik uslu bir çeteydi Maxwell.
”öğrencim Maxwell’den ders alalım. Tıpkı gençlere cahil yaftasını yapıştırarak gerçek sorunu gözden kaçırdığımız gibi, okuma yazmanın anahtarı yalnızca harflerde yatıyor sandığımız, okuryazarlığı kitap açarak açabilecek bir kilit sandığımız için gözlerimizi okuryazarlık adını verdiğimiz p dar tanıma diliyor ve gözümüzün önündeki çözümü de fark etmiyoruz.”
7. BÖLÜM
Yazar bu bölümde diğer bölümlerden karma bir parça sunuyor bizlere. Sorunlardan bahsettiğimiz geçmiş bölümlerden sonra artık çözüm sunulmalı elbette ama bu durumun kesin bir çözümünün sunulamayacağını söylüyor.
Okuryazarlık topluma mal edilmeli ve mutlaka anne ile başlamalıdır. Okulda devam eden sorunun kaynağı çocuk değil derin bir mevzu bu.
“bu ülkedeki okuryazarlık düzeyini geliştirebilmek için ideali aramamız gerekiyor. Çünkü bizim için ideal, geçmişte normal olan şeydir. Bu satırları okuyan herkes bir seçenekle karşı karşıya: uyuşturucu şiddet ve cehaletin ortadan kaldırılması mümkün ama bunu yapacak olan devlet ya da bürokratik bir kurum değil. Soruna yol açan devlet ve çeşitli kurumlar olmuştur. Şimdi sorun ancak öğretmenler, anne babalar ve idareciler kendilerine bir yaşam vizyonu oluşturduklarında ve bu vizyonu gerçekleştirmeye çalıştıklarında çözümlenebilir.”