·104 syf.··Beğendi
···Okunma: 06 Kasım 2020 21:43 “Demek ki, tarih aynı biçimde yeniden başlayacak. İnsanlar çoğalacak, sonra birbirleriyle kavgaya tutuşacak, hiçbir şey buna engel olamayacak. Barutu yeniden icat ettiklerinde binlerce, milyonlarca insan birbirlerini öldürecek. Ve işte böylece, kan ve ateş içinde yeni bir uygarlık oluşacaktır.”
1900'lü yıllarda küçük bir kasaba fotoğrafı ile, 2000'li yıllarda yükselen binaların fotoğrafları ile kapağını derleyip yayımlayabileceğiniz bir kitap Kızıl Veba. Hatta belki de 2200 yılında hologramlı bir kapakla, kimseler görmeden beynimizde okuruz bu eseri. Zira zamansız bir hikayeye, bir salgın hastalık hikayesine ve sade tasvirlere sahip. İnsanoğlunun aynı senaryoyu defalarca yaşamış ve yaşayacak olmasının da getirisiyle unutulmaz bir esere dönüşüyor.
Post-apokaliptik bir evrende, bir dedenin torunlarına "Kızıl Veba"nın hikayesini anlatışını okuyoruz bu kitapta. Torunların hikayeye inanmamaları, medeniyet sürekli aynı hataya sürüklense bile yeni nesillerin tarihlerine kulak asmamaları ise oldukça ironik. Adeta hızlandırılmış, 100 sayfalık bir medeniyet özeti gibi.
Kitabın okuduğum edisyonunun sonunda yer alan "Görülmemiş İstila" öyküsü ise şeytanlara giriş dersi olarak okutulabilir. Bu öyküde de Jack London'ın kayıp giden kalemi eşliğinde Çin'in bir dev güç haline gelmesini, tutarlı öngörüler ile okuyoruz. İnsanlığın açgözlülüğüne bir kez daha rastlıyoruz.
“O zamanlar, yiyecek üretenlere kuramsal olarak ‘özgür insanlar’ denirdi. Ama gerçekte bunlar özgür değillerdi. ‘Özgürlük’ lafta kalıyordu. Bir yönetici sınıfı vardı. Topraklara ve aletlere, makinelere sahip olan oydu. Üreticiler yönetici sınıf için canla başla çalışırlardı.”