Orwell, aristokrat bir ailede büyümüş, polislik yaparken Burma halkına yapılan zulümleri sindiremeyerek istifa etmiş, diplerde yaşamış, bulaşıkçılık yapmıştır. Diktatörlük ve emperyalizme karşı duruşu "Burma Günleri"nde filizlenmiş, anılarını da aynı isimli kitabında dile getirmiştir. Moda tabirle simit satıp onurlu yaşadığı için kişiliğine ve onurlu duruşuna hayran olduğum bir yazardır. Kitapta, bir çiftlikte yaşayan hayvanlar köle gibi çalıştırılıp, ihtiyaçlarının asgari ölçüde karşılandığı ve emeklerinin sömürüldüğünü fark ederek insanlara baş kaldırır ve çiftliği ele geçirirler. Hayalleri, kendi kendilerine yetecekleri, insanlarla etkileşimlerinin olmadığı, her hayvanın eşit olacağı bir düzen kurmaktır. Fakat çiftlik yönetiminin başına geçen domuzlar zamanla kanunları ihlal etmeye ve çıkarları doğrultusunda değiştirmeye başlarlar. Yaşam koşulları halk için gittikçe zorlaşırken, yönetici kitle semirmiştir. Toplum içinde ve yönetim kadrosunda, liderin ağzıyla konuşan ve algı yönetimiyle diğerlerine dayatan yandaşlar vardır. “Bütün hayvanlar eşittir" ilkesi "Bütün hayvanlar eşittir ama bazı hayvanlar öbürlerinden daha eşittir"e dönüşmüştür. Adım adım yasaklar gelir, emirlere karşı gelenler ağır yaptırımlarla yola getirilir. Bir süre sonra yönetim şekli öyle bir diktatörlüğe dönüşür, kanunlar öylesine çiğnenir ki domuzlar insanlarla ticarete girer ve nihayet iki ayak üzerinde yürümeye başlarlar. Kitap aslında Stalin yönetimine bir eleştiridir, ama bana kalırsa tüm diktatörlükleri hedef alır. Çünkü görünen o ki, tüm diktatörlükler aynı yapıya, kurguya sahip. Nedense anlatılanlar fazlasıyla tanıdık geldi bana. Orwell, çok iyi bir gözlemci mi yoksa dahi miydi bilmiyorum ama belli ki müthiş bir idrak yeteneği ve ileri görüşlülüğe sahip. "1984"den sonra "Hayvan Çiftliği" kitabı ile de kendisine hayran kaldım. Kesinlikle tavsiye ederim.