Yazarlar her ne kadar başkahramanları kötü de olsa onları öyle betimlerler ki okuyucu olarak onlara hak vermemek elimizde olmaz. Ancak çok kızdığım, roman boyunca kendilerini tanırken nefret ettiğim iki karakter oldu şimdiye kadar: Orwell’ın Aspidistra’sının Gordon’u ile Stendhal’ın Kırmızı ve Siyah’ının Julien’i. Gordon en sonunda kendisi için mücadele eden Rosemary’yi dinlemeye başladı ve bir nebze de olsa kendisini affettirdi bana. Peki ya Julien? Ah Julien ah!
Kerestecinin oğlu olarak dünyaya gelen Julien eğitimi sayesinde soyluların evlerine girebilmiştir. Ancak yükselme hırsı ile soyluların yaşamlarının yapmacıklığı onu hep büyük sorgulamalara iter. Rüyasından uyandıran iki kişi vardır: Madam de Renal ile Mathilde.
Madam Renal ile aşkı Madam Bovary, Anna Karenina gibi klasik eserleri akla getirir. Mathilde ile olan aşkı bence günümüzün kopyasıdır. “Kaçan kovalanır” anlayışı, birbirlerini kıskandırma ve görmezden gelme oyunları ile başlar. Bu kısmı okurken bir klasiğin zamana ve mekana meydan okuyan yönünü görürüz.
Julien çok hırslıdır. Ve aslında ne yapacağını da bilmemektedir. Anlık kararlar alır ve bunun kesin doğru olduğuna inanır. Tam artık aklı başına geliyor denileceği zaman bambaşka bir yol tutuyor. Beni kızdırdığı nokta buydu Julien’in. Zekasına, hırsına hayran olmakla birlikte bu özelliği herkesi ve her şeyi mahvetmesine yol açtı. Gordon kendini Rosemary’ye bırakmıştı. Julien kendini cellada bıraktı.