·617 syf.····Okunma: 09 Aralık 2020 02:16 Evet, ben de bu romanın baş karakterini kendine benzetenlerden biri olarak kitap hakkında düşüncelerimin örtüştüğü ve kimi zaman uzaklara dalıp gitmelerime sebep olan iyi ve kötü olaylardan edindiğim duygularla incelemede bulunmayı muhabbet ehli için bir sıcak el uzatması olarak gerçekleştirmek istiyorum. Oblamov’un doğduğu an itibariyle içinde çocukluğunu yaşadığı ev ve aile yaşantısı, genetiğine sinmiş olan karakteristik yapısı onun bir Türk deyimiyle“ insan yedisinde neyse yetmişinde de o dur.” Atasözünün vücut bulmuş hali olmuştur. Çünkü hayatının gidişatını çocukluğu büyük ölçüde şekillendirmiştir. Soylu bir ailenin içinde anne ve baba sevgisi ve otoriter korumacılığının yanında hizmetleri altındaki insanların da onu korumak için adeta birer bulut gibi başında durmaları çocuğun hareket alanını kısıtlamıştır. Küçüklüğünde hayat ödevlerini onun yerine hep ailesi yaptığından büyüdükten sonra da hep hizmetçileri tarafından yapılagelmiştir. Örneğin bir yere gideceği zaman ayakkabısını çocukluğundan beri hizmetkarları olan Zahar temizler ve ayağına takardı, geceleri röpteşambırını yine hizmetçisi üstüne giydirirken ters giydirmesine rağmen Oblamov’un bunun farkına bile varmadığı oluyordu. Yani işlerinin sadece düşünme bölümünü yapar uygulama kısmını başkası olmadan gerçekleştirmez ve iş başa düşünce de zamana bırakırdı. Çocukken soylu bir aileden gelen Oblomov’u ailesi her ne kadar bir işe girmesi veya para kazanması için değilse de okuma yazma öğrenmesi için okula gönderirler. Oblomov belirli bir eğitim görür ve tahsilatını bitirince onuncu derece bir devlet memuru olur. Ancak görevler konusunda sorumluluk alma yapısı zayıf olduğundan işinden istifa eder. Ve bir daha hiç çalışmaz. Ondan sonraki hayatını ailesinin mirasıyla devam ettirir çalışma hayatından uzaklaştıktan sonra yavaş yavaş insan kalabalıklarından haz almamaya başlar, eve kapanır bir anlamda. Aslında bu hayat biçimi de bir çok şair tarafından dile getirilir.Mesela Şükrü Erbaş bir şiirinde “Evlere dönelim, sırtımızın kamburu evlere, cılızlığımızın
görkemli korunaklarına, yalnızlığımızın kalelerine dö-
nelim.” Diyor. Sanırım Oblomov da cılızlığının görkemli korunağına dönüyor. Ve hiçkimsenin ona karışmadığı hayatını uyumak ve yemek yemek döngüsü içerinde geçirmeye başlar. Dışarda olan olaylar onu pek ilgilendirmez, evin içinde kitap okumaz ve genellikle dışarı çıkmaktan haz etmediği için bir süre sonra sıkılır veya evine gelen iki üç kişi ona hayattan bir kaç dert sunarlar bu da onun deyimiyle o bir şey yapmadan hayat onun yakasını bırakmaz. Aslında böyle yaşamak onu rahat ettirse de hayat onu dar bir odada ve hiçbir şey yapmamanın bedeli olarak her tarafı toz kaplayıp odayı örümcek ağlarıyla kaplayarak iğneler. Ve hiçbir derdi olmayan insanın bile bir derdi vardır sözünden yola çıkarak elbetteki Oblomov da hayatının bir hesap kitabını yapmalıydı en azından. İşte burda yine hiçbir şey yapmamayı seçiyordu oblomov ve oblomovluluğunun gereği olarak bu anlarda hep yatağa sırt üstü yatıp gündüzleri bile uyuyordu. Uyuyor muydu pek bilinmez çünkü yoluna çıkan bir iki sorunu gözünde o kadar büyütüyordu ki bunların üstesinden ancak rüya görerek geliyordu. İşte oblomovluk burda bütün çıplaklığıyla önümüze seriliyor. Biz insanlar hayatımızın büyük bir bölümünü hayal ve rüyalarla geçiriyoruz eylem boyutunda aslında hepimiz birer oblomovuz çünkü harekete geçmiyoruz veya hareket alanımızı genişletmiyoruz. Evet, oblomov neden dışarıdan bağını koparmış ve tembellikle hayatını devam ettiriyordu? Sorusuna gelince onun deyimiyle insanların dedikodularından, çıkar amaçlı arkadaşlıklarından, yalanlarından, iftiralarından vs. Nefret ettiği içindi. Ve bu insanlarla yaşama gereği duymuyor ve ona anlamsız geliyordu. Hayatta hiç bir amacı yok muydu? Vardı tabiki ama o kadar saf o kadar temiz ve masumaneydi ki bunun için çok bir çabaya bile gerek yoktu. Ailesinden kalma çiftliğe yerleşip kimsenin kimseye karışmadığı haftada bir kabül günleriyle insanların eğlendiği güzel yemeklerin yapıldığı ve herkesin birbiriyle hoş sohbetler ettiği bir hayat bu hayat içinde yalnız mı yaşayacaktı? Hayır, bir eşi olacaktı onunla bahçede gezecekti küçük gezintiler yapacaktı. Çocukları olacaktı felan. İşte bu noktada yalnızdı. Çünkü o eşi ne zaman bulacaktı ve ne zaman bu bu tozlanmış örümcek kaplanmış odadan kurtulacaktı. Oblomov’un bir kaç işe yaramaz ve hep onun sırtından geçinen iki üç arkadaşından başka onu görünce sevgisinden içinin kıpır kıpır olduğu bir arkadaşı vardı Andrey(ştolz) bu arkadaşı Oblomovla tam olarak zıt bir karakterdi diyebiliriz ama bazen insanlar birbirini tamamladıkları için birbirlerini severler galiba. Andrey Oblomovu hayatın içine sokmayı başardığı tek insandı. Oblomov her ne kadar dışarı çıkmak istemese de Andrey’ e karşı saygınlığı ve değerinden kaynaklanan bağlılığından dolayı bir ara evden çıkar ve Oblomovuğu terkeder. Ve bunun akabinde aşkla karşılaşınca kabuğunu kırar adeta. Fakat bu aşkı da bir süre sonra son bulur. Ve Oblomovluğa geri döner yani aslında dışındaki kabuğu kırsa da oblomovluk onun beyninde ve yüreğinde devam etmiş.Daha sonra hayalini ettiği çiftlikteki yaşam kadar olmasa da rahat ettiği bir ailenin içinde yaşamı son bulur. Yaşamı son bulur dedim ama pek yaşamadığı yaşamı son bulmuş. Ondan geriye oblomovluk kalmış. Ve sanırım ebediyen içimizde taşıyacağız oblomovlar ile oblomovlukları..