Puan vermedi·736 syf.····Okunma: 12 Aralık 2020 00:40 Bu çalışmanın başından sonuna kadar Türkler ve Türkmenlerin İran’ı nasıl vatanlaştırdıkları, tarihi, sosyolojik, iktisadi, siyasi, inanç boyutları ile ortaya konmuştur. Bugüne kadar gelen çizgi de Türk düşüncesinde İran’ın Türkistan ve Anadolu ile hiçbir farkı yoktur ve mutlaka bütünlüğü savunulmalıdır. 1000 yıl Türk ve Türkmenler kendileri de dahil katiyen unsurlara dayalı bir milliyet peşinde olmamışlardır. Bu sebeple İran tarihinde milliyet esasına dayalı milliyetçilik devlette nüfuz etmemiş dini ve mezhebe dair düşünceler daima ayrılıkçı değil birleştirici olmuştur. Türk devlet genelinde milli devlet düşüncesi olmayıp hep imparatorluklar tercih edildiğinden, Arap geleneğindeki Kabail (kafatası) anlamında batı terminolojisindeki “ırk” mefhumunun da Türkçe karşılığı bulunmamaktadır. Bu sebeple Abbasiler devrinde görülen Arap milliyetçilik tezahürleri Türkmen-Fars yakınlaşmasından sonra Farsilerde katiyen görülmemiş, Türk hanedanlardan böyle bir talepte dahi bulunulmamıştır.
İran’da Türklerin 1000 yılı aynı zamanda Selçuklular ile başlayan ileri Türkmen hareketinin uzun bir devriyesini kapsamaktadır. Bu sebeple her şeyden evvel Türk tarihinin en önemli devriyesidir. Şüphesiz Türk hanedanlar devrinde bütün imparatorluklar da olduğu gibi hatalar olmuştur. Her şeyden evvel Avrupa’da anlayışların değişmesi I. Cihan Savaşı’ndan sonra milli devletlere yönelme ve eski anlamdaki devlet anlayışı çökmüş ve dünyadaki monarşiden kaçış rüzgârları bu büyük ülkeyi de etkilemiştir. İşte bu sebeple 1925’te Türkmen hakimiyeti el değiştirerek soyu ve boyu ispat edilememiş ve bu durumu ile ilgili ezginlik yaşamış Rus Kazak Komutanı Ahmet Rıza anne ve eş durumundan akraba oldu Kaçarlara ihanet ederek bir darbe ile kendisi eski Pers ve Sâsânî hükümdarlarına benzeterek önce Şah sonra da Şehinşah ilan etmiştir. Rıza İran’da tarihi rakiplerden Rus-İngiliz yarışında eski velinimeti olan Ruslara da ihanet ederek sırtını evvela İngiliz sonra da Amerika sömürücülüğüne maddiyatğına dayanmıştır. Dünyada değişen ideolojik ortamda Rıza kendisini kısa sürede bir oyuncak ve komedya yaratarak Pehlevî soyadını almış ve böylece yeni bir hanedanla yeni bir milliyet ve milliyetçilik yaratmıştır. Bazı zekasız ve tarih kültüründen yoksun insanlar bu anlayışı Türkiye’ye benzetmişlerse de yeni Türkiye rejimi altın çağını yaşarken Rıza halk hareketlerine ve nefrete dayanamayarak ülkesini terk etmek zorunda kalmıştır. Türkiye de saltanatı kaldıran Mustafa Kemal’e karşılık Rıza yeni bir saltanat yaratmış ve bu durum oğlu Muhammed zamanında devam etmiştir. Metinde açıklandığı üzere bu bakımdan Türkiye ile Pehlevîlerin İran’ı arasında en küçük bir benzerlik yoktur. II. Dünya Savaşı’nda Türkiye nazizm ve faşizmden kaçarken Rıza Şah neredeyse İngiliz ve Amerikalıları da satarak Hitlere yönelmiştir. Netice itibariyle de Türkiye rejimi dünya ile entegre olup demokrasiye gerçeken, İran ırk diktatörlüğünden mezhep diktatörlüğüne dönüşmüştür. Dolayısıyla öyle uzun boylu bir değişiklik yoktur ve bugün İran dünyada demokrasi arayışlarında olan ülkelerin başında gelmektedir.
İktidara gelişi ölümü ve düşünceleri hususunda batıda Ruhullah Humeyni hakkında çok şeyler yazılmıştır. Maalesef ülkemizde yapılan yayınlarda gerçeği aksettirmenin çok dışındadır. Humeyni’nin Velâyet-i Fakih düşüncesinde onun ölümünden sonra Fas milliyetçiliğine dayanan argümanlar ilave edilerek devlete hakim kılınması bugün İran’da da net görüşler ortaya okunmasına engel olmuş. Dolayısıyla iran’ın Milliyet düşüncesi Humeyni görüşleri içinde kamufle edilmiştir. Humeyni kendisi Fars da olsa milliyetçiliği tahammülü yoktur. Başta Şeratmedarî ile birlikteliği de az çok bu durumu ortaya koymuştur. Belki de Medarî’nin ürkek düşünceleri ve zamanında halkı ile bütünleşmemesi bu sonucu ortaya koymuştur. Şeriatmedarî siyasi anlamda Humeyni‘den çok önde bulunuyor hatta ona sahiplik bile yapıyordu. Fakat kitlelerin bir anda umut ışığı olarak Humeyni‘ye meyletmesinin nedeni, cevapsız kalan sorulardandır. Çünkü İran devriminde öncülük yapan pısırık Farslar değil atak ve cesur Türklerdir. Bugün bu husûs tarih olmaya doğru giderken daha rahat görülmektedir.
Humeyni öldükten sonra devrimin ideologluğu Ali Şeriati ve Murtaza Montahari gibi iki Fas milliyetçisinin eline geçmiştir. İkisinin de suikast sonucu öldürülmesi ülkelerinin ne kadar faydalı olduklarını ortaya koymaktadır. Bunlar düşünceleri ile tarihi boyutları olan Türkmen Şiası’nı Fars Şiiliğine dönüştürerek milli bir mezhep yaratmaya çalışmışlar. Fakat devlette de, taşrada da, halkta karşılığı olan bu düzenin bugünki İran’ı ne hale getirdi ortadadır. Bunların görüşleri içinde Cemalettin Afgani görüşleri de vardır. Bugün bunlara Milli- Mezhebîler adı verilmektedir ve her ne kadar kendini milliyetçilik tanımı dışında tutsalar da devletin oturdu ana gövde Fas milliyetçiliği üzerine kuruludur bugün için bunu görmemek kabil değildir.
İranda böyle bir durum ve azınlık milliyetçiliğine dayalı devlet anlayışları kitleleri daha ne kadar zapt edebilecektir? Fars unsurunun %35’i gibi düşük bir nispetleri olduğunu bugün bütün dünya kabul etmektedir. Bu şartlar altında ayrılıkçı olmayan birlikteliklerini yaratılması ve Türklerin yeniden Abbasiler devrinde dönerek Şii Araplarla işbirliğini geliştirmeleri ve tarihi akl-ı selim Fars dostluğundan da imtinâ etmemeleri gerekiyor. Kirmanşah Kürtleri de çok önemlidir. Ayrıca Fars ideolojisine tepki göstererek Türk dostu en az %20 çeşitli azınlık vardır. Demografik olarak Farslarla eşit konumda bulunan Türklerin yeniden tarihe dönmesi ve demokratik İran için yabancılara itibar etmeden çareler aranması şart görülmektedir. Türkler ancak bu şekilde Fars hapisanelerinden kurtulabilir.
Çok ilgi çekicidir ki Türkiye’de 2000’lerden sonra gelişen ve iktidar olan siyasi İslam görüşleri ile Velâyet-i Fakih bir çok yönden benzerlik göstermektedir. İmamet düşüncesi gizli gündem olarak tutulup zaman zaman Neo-Osmanlıcılık olarak tezahür etmekte fakat hilafet özentileri sırıtmaktadır. İktidara taşınan İslamcı zihniyeti bürokraside gün geçtikçe yerine İlahiyat menşeli kadrolara bırakmaktadır. Demokratik Türkiye’de Velayet düşüncesi “İmam-Hatiplik” olarak ifade edilmektedir. Bu yönüyle Humeyni düşündükleri Türkiye’de değişik uygulamalarla Sünniliğe uyarlanmaktadır. Velayet-i Fakih aşırı Şii düşüncelerine ile Türkiye devlet başkanının aşırı Sünni anlayışı arasında teorik olarak hiçbir fark yoktur. Üstelik Şeriati ve Montazari’nin Türklük karşıtı milliyetçilik düşünceleri de İslamcı matbuat ve alt yapı tarafından reddedilmeyecek benzer görüşlerle savunulmaktadır. Âli Şeriati gibi şöven bir zihniyet İran’dan ziyade Türkiye’de İslamcı düşünce olarak öne çıkarılmıştır.