“Dağ başı buradan daha hür, daha rahattır.”(s. 42) Böyle diyor Amerikalı, arkadaşı Cim’e yazdığı mektubunda. Bu mektubu yazan Amerikalının ismi yoktur. Nureddin Topçu Ocak 1948 ve Şubat 1949 tarihleri arasında hareket dergisinde yazdığı kurgu mektuplarda sadece Cim’in ismini okumaktayız. Kitabın ilk kısmında, Amerika’dan Türkiye’ye gelen gencin arkadaşı Cim’e yazdığı mektuplarla Topçu’nun İstanbul gözlemlerini taşıyor. Kitabın ikinci kısmı ise yazarın 1964’te düşünen adam dergisinde yayınlanan yazılarından oluşuyor. Bu sebeple aralarında yirmi yıllık fark olan bu iki yazı dizisi birbirlerini tamamlıyorlar.
Mektuplarda İstanbul’un yaşadığı sorunlar anlatılıyor. Ama bu sorunlar, genellikle halktan kaynaklı ve genel ahlaki kaideleri geri plana iten, görgü ve nezaketin yerini kabalığın, kargaşanın ve bozukluğun aldığı sorunlar. Bu Amerikalı, İstanbul’un halini bize aktarıyor. Satırları okudukça yazıların 80 yıl öncesine ait olmasına rağmen hala güncelliğini koruduğunu hatta daha nice yeni sorunların eklendiğini görüyoruz.
Özellikle dilenci ve dilenmek meselesi neredeyse her mektupta var. Yazar bu konuya fena halde takılmış. Haksızda değil aslında. Bir parkta veya çay bahçesinde dinlenmek veya sessiz bir ortamda kalmak isterken bazen sayıları onları bulan dilencilerin arka arkaya; ‘Allah rızası için’ diyerek uzanan ellerine şahit olduğunu okumaktayız. Bu durum onu o kadar rahatsız etmektedir ki şu tespit aslında her zaman gündemimizde olmalıdır. ”Allah’ın dilenciliği en çok levm ettiği bir dinin halkı ne kadar da dilencilere düşkün, bunlar ne kadar hürmetsizce dileniyorlar.” (s. 30) burada suç dilenciliği tamamen meslek haline getiren dilencilere ait değil sadece. Tabii bunun yanında onların her el açışını boş çevirmeyen halktadır vardır. Bu durum sebebiyle insan sokakta yürürken, bir parkta otururken yada trafikte beklerken bu uzanan ellere şahit olmaktadır.
Bunun gibi nice toplumsal bozukluklar olduğunu okuyoruz ama okudukça bu bozuklukların zamanımızda katlanarak devam ettiğini de anlıyoruz.
Nureddin Topçu basit gibi görünen ama aslında büyük öneme sahip olan toplumsal nezaketsizlikleri çok güzel bir şekilde bize analiz etmiş. Bunun çözümünü de aslında belirtmiş. Gençlerin şahsiyet sahibi olarak yetiştirilmesine vurgu yapmıştır. Bu yetiştirme ise daha ilk çocukluktan başlayarak olması gerektiğini; “İlk çocukluk ve gençlik yaşlarından beri, manevi hayatı yakından ve dikkatle takip edilmeyen bir delikanlı hayata karıştığı zaman, milletine, insanlığa ve medeniyete ne verir, neler vermek emelinde olabilir?” (s. 27) belirtiyor. Gencin karnını doyururken, kalbini ve ruhunu da manevi olarak doyurmamız gerektiğini ve bu sayede medeni bir toplum oluşturabileceğimizi söylüyor.
Aslında yaşadığımız zamana baktığımızda, her ebeveynin bu konuda üstüne düşeni yapsa sorunların büyük bir çoğunu aşacağımızı görmekteyiz. Çocuk sahibi olmakla, evlatlarının karnını doyurarak, üstünü başını giydirerek görevini tamamladığını sanan anne baba, bu topluma en büyük zararı vermektedir. Çünkü çocuklar anne babalarının kopyalarıdır. Anne baba ne yaparsa çocukta onu yapacaktır. Babasıyla yolda beraber yürüyen bir çocuk, babasının yere tükürmesini, elindeki çöpü yere atmasını büyük bir zevkle taklit edecektir. Yada annesiyle evde oturan bir çocuk, annesinin oturmasını, konuşmasını kısaca her hareketini kendisine örnek alacaktır. Bu gerçeklik aslında her anne ve babanın dikkatindedir. Bu durumdan mutlu da olmaktadır bazen. Ama bu durumu bildiği halde, çocuğuna iyi bir ahlak, güzel bir davranış kazandırma gayretinde olmayan anne baba topluma bir darbeyi daha indirmektedir. Yazılanlar bize bu gerçeklikleri göstermektedir.
Kitap, yaşadığımız çağın sorunlarının yıllardır aynı olduğunu ve katlanarak arttığı gerçeğini bize göstermektedir. Bu gerçeklik bizi ümitsizliği sevk etmemeli ve herkes elinden geleni yapma gayretinde olmalı mesajını da zihnimize işlemektedir.