Gönderi

9/10
·62 syf.··
2020 41. kitabı
·
24 saatte okudu
·
Okunma: 16 Aralık 2020 02:27
Şuana kadar okuduğum en güzel Freud kitabı. Kitap uzun cümlelerden oluşsa bile teknik bir makaleden ziyade, yine bilimin ışığında yazılmış bir düşünce yazısı gibi olduğundan gayet akıcı ve anlaşılır. Savaş ve ölüm üzerine iki yazıdan oluşuyor kitap. Bu nedenle ben de ikiye ayırdım incelememi. 1.Savaşın Hayal Kırıklığı Freud bu yazıları yazdığı dönemde 1. Dünya savaşı patlak vermiş, kıta avrupasında uluslar büyük bir vahşilik ile birbirlerine girmişlerdi. Savaşta ne insan hakları vardı ne de genel ahlaki kurallar. Freud bu savaşın vahşiliğine, daha doğrusu insanın savaş üzerinden ahlaki normlarına açıklamalar getirmeye çalışıyor. Yazının sonunda söylediği gibi savaş ile birlikte gelen bu ahlaksızlığın aslında içimizde olanın dışa vurumu olduğundan bizde bir hayal kırıklığı yaratmaması gerektiğini söylüyor. Ve bireyden başlayarak neden hayal kırıklığına uğramamamız gerektiğinin nedenlerini sıralamaya. Öncelikle bir insanın (ya da bir ulusun) iyi ya da kötü olarak ayırmanın yanlışlığında bahsediyor. İnsanlar bir ilişkide iyi iken bir başka ilişkide kötü olabilir. Ya da belirli birtakım dışsal koşullar altında iyi iken bazı durumlar altında kötü olabilir. Bu birtakım koşulları ise şöyle açıklıyor. En baştan yine cinselliğe bağlayarak insanların büyüdükçe erotik bileşenler işin içine girmeye başlıyor ve sevilme arzusu doğuyor. Bu durum bazı bencilce avantajlardan vazgeçip fedakarlık yapmaya yöneltebiliyor. Bu konuda bence de gerçekten haklı. Tabi bunu sadece cinsellikle açıklamıyor. Ayrıca toplum baskısının ve kalıtsal olarak insani içgüdüsel etmenlerin de etkili olduğunu söylüyor. Bizler her ne kadar liberal yani bireysel özgürlükerin olduğu bir dünyada yaşasak da bu insanlık tarihi için çok yeni bir şey. Sağlam ve eşitlikçi kanun kurumlarının olmadığı dönemlerde toplum baskısının ahlaki normları belirlemesi gayet doğal. Yani Freud şöyle diyor; "Bir insana, çevresi ve yetiştiriliş tarzı tarafından uygulanan dışsal zorlamanın onun içgüdüsel yaşamında iyiye doğru bir dönüşüm, bencillikten özveriye doğru bir yöneliş gerçekleşir." Totem ve tabu kitabında da bu baskının toplumlara avantaj sağladığından bahsediyordu. Fakat artık bu ilkel ahlaki düzenleyicilere ihtiyacımız yok. Mahalle baskısı dediğimiz bu toplumsal baskılar artık bize avantajdan çok dezavantaj getirmeye başladı. Girişte de söylediğim gibi Freud savaşta yaşanan vahşiliğe ve ahlak dışı olayların varlığı karşısında şaşırmıyor, bunların zaten insan bilincinde var olan, fakat medeniyet dediğimiz olgu tarafından baskılandığını söylüyor. İşte bu sürekli kendi içgüdüsel eğilimlerinin birer dışa vurumu olmayan kurallar ile uyum içinde yaşamak zorunda kalması, engellenmiş içgüdülerin eline geçen her fırsatta kendini tatmin için ortaya çıkmasına neden olduğunu söylüyor. Bu nedenlerden dolayı savaşta içinde bulunduğumuz ahlaki çöküntünün bizi hayal kırıklığına uğratmasının yersiz olduğunu söylüyor. Yani insanlar aslında bizim korktuğumuz kadar dibe batmamış durumda değillerdir çünkü hiçbir zaman sandığımız kadar yükselmediğini söyleyebiliriz. Girişte insanın içinde şartlara göre iyilik ve kötülük kavramlarının değişebileceğini söylemiştik. İşte bu noktada bizlerin duygusal tutkularımıza yenik düştüğümüz durumlarda yanlış kararlar alabileceğimizi ve kötüye yaklaşabileceğimizi şöyle açıklıyor Freud; "İnsan sarrafları ve filozofları zekamızı bağımsız bir güç olarak görmekle ve onun duygusal yaşamımıza olan bağımlılığını dikkate almamakla hata yaptığımızı bize uzun zaman önce öğretmişlerdi. Zekamız, onların bize öğrettiğine göre ancak güçlü duygusal itkilerin etkilerinden uzak kaldığı takdirde güvenilir bir biçimde işleyebilir; aksi halde ise sadece istemin bir enstrümanıymış gibi davranır ve onun isteği doğrultusunda sonuçlar doğururdu. Dolayısıyla da onların bakış açılarından bakılacak olduğunda mantıksal argümanlar, duygusal çıkarlar karşısında bütün güçlerine yitirmekteydiler ve mantık tarafından desteklenen ve Falstaff’ deyimi ile “kum gibi kaynayan” ihtilafların çıkarlar dünyasında böylesine verimsiz kalmasının nedeni de bundan başka bir şey değildir zaten. Psikanalitik tecrübeler de bu ifadeyi böyle bir şey mümkünse eğer daha da güçlü bir biçimde onaylanmaktadırlar. Zira psikanalitik tecrübeler her gün en akıllı ve en anlayışlı insanların dahi sezgileri duygusal bir direnişle karşı karşıya kalır kalmaz her türlü idrakten yoksun tam bir budala gibi davranabileceğini ancak söz konusu direnç bir kez alt edilir edilmez de sahip oldukları bütün zeka ve feraseti eksiksiz olarak yeniden kazandıklarını gözler önüne sermektedir." Buna göre 1. Dünya savaşı için; gelişen ticaret ve üretimin meydana getirdiği geniş kapsamlı çıkar birliğinin böylesi savaş durumlarına sebep vermesini engelleyebileceğini düşünmüştük fakat uluslar tutkularına (yani duygusal yönlerine) itaat etmeyi, çıkarlarına itaat etmeye tercih etmiştir. Çıkarlarını ise sadece tutkularını tatmin etmek için kullanıyorlar diyor Freud. 2.Ölüme Karşı Tavrımız Biri bize soracak olursa ölümün yaşamın zorunlu sonucu olduğunu, her birimizin tabiata bir ölüm borçlu olduğumuzu ve bu borcu ödemeye hazır olmamız gerektiğini, kısaca ölümün kaçınılmaz bir olgu olduğunu söyleriz. Ancak gerçekte bunun tam aksi şekilde davranmaya, ölümü bir kenara itmeye yönelik ortak bir tavrımız var ki bu zaten herkesin malumudur. Yani hiç kimse öleceğine inanmaz veya bilinç altımızda ölümsüz olduğumuza ikna olmuş bir şekilde yaşarız. Freud bu durumun sadece günümüz müreffeh toplumuna özgü değil insanlık tarihi boyunca süregelmiş bir psikolojik yönelim olduğunu söylüyor. Kendi ölüm algımızın dışında sevdiğimiz insanların ölümüne bakışımızı ise şöyle açıklıyor Freud; "Sevdiği insanın ölmesinin kişide yarattığı acının altında, kendisinin de ölebileceğini idrak etmek zorunda kalıyor ve bu idrak karşısında tüm varlığıyla isyan ediyordu; onun bu sevdiklerinin her biri neticede kendi sevgili egosunun da bir parçasıydı ne de olsa." Evet farkındayım Freud biraz rahatsız edici yazıyor. Sanırım bunları kabullenmek bize kendimizi kötü hissettiriyor ve bundan kaçarak kendi hoş gerçekliğimizin içinde yaşamak daha konforlu geliyor. Son olarak bir başkasını öldürme durumuna ise bilinç altımızda yatan bir istek olarak bakıyor Freud. Tabi istek derken toplumsal kuralların dayattığı kadar korkunç olmadığı zaman zaman bunu arzulamamızı kastediyor. Çünkü tüm dinlerde ve toplumlarda yasaklanmış olan öldürmenin, içimizde var olduğunu getirilen bu katı yasakların bir tezahürü olduğunu söylüyor. Bu derece katı yasakların ancak onunla eşdeğer bir isteğe yöneltilmiş olmalı. Öyle ya hiçbir insan ruhunun arzulamadığı bir şeyi yasaklaması da gerekmez. Özetlemek gerekirse; Bilinçaltımız kendi ölümümüz fikrine geçit vermemektedir, yabancılara karşı cinai eğilimler beslemektedir, sevdiklerimiz karşısında ise ikiye bölünmüş durumdadır( yani kararsızdır).
Psikoloji
Savaş ve Ölüm ÜzerineSigmund Freud · Oda Yayınları · 2019477 okunma
·
1 +1'leme
·
163 Gösterim
Yorumlar
Lütfen giriş yapınız.