Üç Adımlık Çağrışım Kılavuzu
Bir tanıdığın kitabını okuma ve değerlendirme sürecine girdiğimde yakalamaya çalıştığım hız, beni yanlış yönetiyormuş, bugün anladım.
Erol Kaf’ın “Kısa Kelam”ını hızlıca okumaya başlamamın üzerinden aylar geçti. Metinlerden yarısından fazlasını okumuşum, kalanını bitirmek için kitabı elime alıp devam etmeye çalıştığımda büyük bir gerçek ile yüzleştim: Hızlı okuma, bu metinlere büyük bir haksızlıktır.
Neden?
Metinlerin sahibi, (çoğu çalıntı) yaldızlı cümlelerle ortalığı toza dumana katan basit bir sosyal ağ figürü değil; bir şair.
Eğer Cebrail sanal çağda göreve çağrılsaydı mesajlarını kısa ve etkili cümlelerle iletirdi elçisine.
Kaf’ın metinleri şairlerin ilâhi güçlere sahip elçilerle akrabalığını hatırlatıyor bana.
Önceki kitaplarıyla ilgili değerlendirmemde (“Erol Kaf” başlıklı yazı) galiba değinmiştim; evet, değinmişim. Alıntılıyorum:
“Kaforizma”ları okumaya başladığımda, “Erol şiirlerine sadece final yazmış. Baş tarafını, merdiveni inşa etmeye uğraşmamış. Okuyucusunu direk anlam kuyusunun içine atıyor. Okuyucu oradan kendi merdivenini inşa ederek çıkmaya çalışacak. Başarısız olursa da şiir rüyasından uyanmaya çalışacak.” demiştim. İlerleyen sayfalarda da fikrim çok değişmedi.
Erol, uzun şiirlerin ulaşmak istedikleri derin sonuç dizelerini “giriş-gelişme”den soyutlayarak karşımıza çıkarıyor. Bu, okuyucuya fazladan bir görevlendirme yapıyor: “giriş-gelişme”yi okuyucu yazmak zorunda.
Böyle bir tespitten sonra kitabın kalan yarısını okuma ve kitap üzerine bir değerlendirme yapma düşüncemi değiştirdim, kitabın en başına döndüm. İlk üç metni okudum, durdum. “Üç Adımlık Çağrışım Kılavuzu” yazabileceğime inandım. Bu tutum sayesinde kitapla bu yazı sonrasında tanışma ihtimali olanlara da saygılı davranacağıma inandım.
Kaf’ın “Kısa Kelam” metinleri çok kısa. Dize (satır) sayısı çoğunlukla iki / üç ile sınırlı. Bu tip metinleri yayına hazırlamanın çok güç olduğunu düşünüyorum. Ben nasıl düzenlerdim, sorusunu kendime sorduğumda şöyle bir cevap listesi oluştu:
Her metni tek sayfaya ve sayfanın üstüne yerleştirirdim. Kalan uzun boşluklar, okuyucunun çağrışımlarını yazabileceği alanlar olarak sunulurdu.
“Editör’ün Tavsiyesi” diye bir uyarı bölümü kaleme alırdım:
Editör’ün Tavsiyesi
Sevgili okur,
Metinlerin kısalıklarına ve kolay okunur oluşlarına aldanıp kitabı bir solukta okumaya kalkışma lütfen. Bu uyarıyı garip veya saçma bulmuş olabilirsin, farkındayım.
Kitabı okurken şunları yapabilirsin:
- Tiryaki isen metinleri açık alanda oku lütfen, metinlere nüfuz etmen kolaylaşacaktır.
-
- Sevdiğin bir içecek al yanına.
-
- Metinlerden sadece birini oku.
-
- Anlamını bilmediğin sözcük varsa üşenme, birkaç sözlük karıştır.
-
- Metinlerin barındırdığı özel isimler önemlidir. Hikâyesini bilmediğin veya az hatırladığın isimler için gerçek kitaplardan veya sanal âlemden okuma yap.
-
- Şimdi metni yeniden oku.
-
- Bu süreçte öğrendiklerin ve metnin çağrışımları ile ilgili en az bir cümleyi metnin yakınına bir yere yaz.
Sevgili okur,
Yazdığın cümleden sonra emin olabilirsin; sen, iyi okuma becerisine sahipsin.
“Bu nasıl bir yönlendirme?” diye düşünebilir okuyucu. Saçma bir yaklaşım olarak değerlendirilebileceğinin farkındayım. Metinler üzerinden ilerlersek söylediklerim daha anlamlı olabilir.
I.
adımı yanlış yazabilirsin
ama beni yanlış yazma
Topu topu iki satır, yedi sözcük. Metni şiir düzleminde inceleyip anahtar sözcüklere inersek üzerinde duracağımız beş sözcük var. Bir isim (adım), bir sıfat (yanlış), bir eylem (yazmak), bir zamir (ben) ve bir bağlaç (ama). Karşımızda arındırılmış bir cümle var. Okumak, beğenmek ve geçmek saniyelerimizi alır. Sonra?... Anlamak?.. Anlamayı, derinleştirmeyi ve derinleşmeyi bu kadar hızlı gerçekleştirme yeteneğine sahip olduğumuzu düşünemiyorum.
Şimdi metnin iletisine ulaşmaya çalışayım… Ülkemizde en yaygın isimlerden ikisine sahip olduğum için bağlaç öncesi yargı beni hemen yakaladı. Sık sık karşılaştığım bir sorudur: “Ahme…, “t” ile mi “d” ile mi?” Peki, bu yargıda verilen izin kimedir? Bağlaç sonrası gelen yasak (yahut rica) kiminle ilişkilendirilmelidir?
Bu düşünme aşamasından sonra kendi cümlemi yazmak istediğimde iki muhatap bulduğumdan iki cümle çıkıyor karşıma:
· Sevgilim, adımı aklında doğru tutman şart değil; beni doğru sevgili bilmen yeterli.
· Ey yaratıcım, adımın kayıt defterinde doğru olması önemli değil; benim doğru insan olmama yardım et.
Okumayı buna benzer değerlendirmeleri yapmadan sürdürdüğümüzde kitabın kolay okunduğu kadar kolay unutulabilecek metinlerle dolu olduğunu söyleyebiliriz. Yaşanacak unutmalar da bizim derinleşme imkânlarımızı tepmemiz anlamına geliyor.
II.
bu kabille kabilin kavgası habillere yer yok
uçanlar hep kargalar, ebabillere yer yok
II. metin, içeriğe dair önemli ipuçlarından başka birini veriyor bize, okuyucuyu bunun üzerinden uyarıyor âdeta: “Bu topraklarda anlatılan eski hikâyeleri bilmeden, kusura bakmayın, söylediklerimden hiçbir şey anlayamayacaksınız.”
Metinde iki anlatıya gönderme yapılmış. Öğretmen kimliğimle açıklayacak olsaydım iki telmih (anımsatma) sanatından bahsederdim. İlk insanın birbirinden farklı karaktere sahip çocuklarının öyküsünü ve Kur’an anlatısı “Fil Vak’ası”nı bilmeden metni anlamlandırmamız mümkün değil. Bu tutum, yüzyılımızın şairi için çok tehlikeli aslında. Kitlelerden kendinizi uzaklaştırdığınızda söylediklerinizi dinleyecek birilerini bulmanız zorlaşıyor.
II. metnin çağrıştırdığı cümlemizi yazabilir miyiz? Deneyelim:
Zalim ile zalimin kavgasında masumun yeri yok, kötülükle beslenenlerin savaşında kurtarıcı beklemek anlamsız.
“Kısa Kelam”ı doğru değerlendirmek için bakış açımızı genişletme ihtiyacı hissettim bu noktada…
İmgelemi yoğun, öykülemesi zayıf -hatta hiç olmayan- bir düzlemde ürün verildi uzun süre Türk şiirinde. Bunun sonucunda okuyucunun şiir ile veya şair ile bağ kurup yeni anlamlarla şiiri zenginleştirmesi ve içselleştirmesi zorlaştı bence. Bahsettiğim sürecin divan şiiri ile başladığını düşünmüyorum, daha yakın bir dönemden bahsediyorum.
“Beni candan usandırdı cefadan yâr usanmaz mı / Felekler yandı ahımdan muradım şem’i yanmaz mı” dizeleri üç dört sözcük sözlükten anlamlandırıldığında ortalama bir şiir okurunu hemen içine çekebilir. Dizeleri “Beni canımdan usandırdı yâr bana eziyet etmekten bıkmaz mı / Göğün tüm katları tutuştu âh çekmemle açığa çıkan alevden isteğimin mumu yanmaz mı” biçiminde günümüz Türkçesi ile söylediğimizde kendi cümlemizi oluşturmamız hiç de zor olmaz.
Üniversite ikinci sınıf öğrencisi olduğum dönemde Murathan Mungan şiirleri ile tanışmış, şiir kitaplarını yazılış sırasına uyarak okumaya çalışmıştım. “Metal” isimli şiir kitabını okuduğumda hiçbir dil engeli ile karşılaşmama rağmen şiirlerle hiçbir bağ kuramadığım aklımdan çıkmıyor. Oysa “Sahtiyan, Yaz Sinemaları, Yaz Geçer” gibi şiir kitaplarını büyük bir haz ile okuduğumu, sevdiğim dizeleri ergen romantizmiyle dolu yalnızlık anlarımda zihnimde tekrarladığımı da biliyorum. “Metal”de okuyucuyu kendine uzak tutan şiirlerin giydiği zırh neydi? Bence imgelerin bir öyküye bağlanamayacak yoğunlukla okuyucuya sunulması idi beni zorlayan.
Şiiri imgeler dışındaki her şeyden arındırma sürecinin başlangıcı Ahmet Hâşim’dir belki de. İkinci Yeni Hareketi’nin şiiri yeniden inşa ederken imgeleri ön plana çıkardığına tanık olsak da Cemal Süreya, Edip Cansever gibi şairlerin öykü düzleminden çok da uzaklaşmadıklarını düşünüyorum. Nazım’ın şiirinin derinliklerinde de “an”ların, “durum”ların ve “olay”ların öykülenmelerini buluruz çoğunlukla. Büyük çağdaş destanların şairidir kendisi. Attila İlhan, İsmet Özel, Ataol Behramoğlu gibi şairler de şiirlerindeki imgeleri yoğunlaştırsalar da bireysel tarihlerine ve toplumsal tarihe göndermeler yapan küçük öykülemeler barındırırlar şiirlerinde. Bu yeni yargım İsmet Özel’in dizelerini getirdi aklıma:
ne Godiva geçer yoldan, ne bir kimse kör olur
yalnız
coşkunluğu karşısında içlendiğim şadırvan
nüfus cüzdanımda tuhaf
ekmek damgası durur
Benim 90’lı yıllarda tanık olmaya başladığım bu tutum, günümüz şiirinde de sürdürülen bir eğilim çoğunlukla.
III.
O gemi elbet gelecek
Ama o gelmeyecek
Bu metinde Kaf’ın “gemi” imgesi ile yetindiğini, sadece “gelmek” eylemi ile her okuyucuyu kişisel bir öyküye yönlendirebilecek bir metin oluşturduğunu düşünüyorum. “O” zamirini sevgilimiz olarak anlamlandırarak kendi cümlemizi yazabiliriz. Hep beklenen ama bir türlü gelmeyen Samuel Beckett’in “Godot” imgesini ödünç alabiliriz. Güncel magazin dayatmasıyla popüler bir imgeye dönüşen “Mehdi” figürünü hatırlayabiliriz. Tam bir okuma derinliği sunuyor metin bize. Kişiselleştirelim Kaf’ın sözünü:
O gitti… Gemiler, otobüsler, trenler geliyor… Ben Sirkeci Garı gibi beklemeye devam edeceğim.
Sevgili iyi okur,
Değerlendirmeyi izninizle burada sonlandıracağım.
Üç kısa metin, üç çağrışım denizi oldu benim için.
Ahmet Özyapıcı'nın blogundan alıntı