Kitabı okuyup da içinde pek çok duyguyu barından bu aşk hikayesine tanık oldukça kulaklarımda sürekli Athena’nın “Yalan” şarkısı çalan kitap. Tam olarak bu dedim: “Aşk nefrete ne yakınsın!” Bu kitabı okumadan önce incelediğim yorumlar ve dönemini de göz önünde bulundurulduğunda daha klasik bir çizgide, destansı bir aşk hikayesi ile karşılaşacağımı düşünüyordum. Aslında kitapta aşk denen ve yüzyıllardır güzellenen bir kavramın ne derece patolojik boyutlara ulaşabileceğini gözler önüne sererek karanlık taraflarını gösteriyor. Romanın kendi evrenini orijinal bir biçimde inşa ediyor olması sanat eseri denen yapıyla aynı patikada yürütüyor olsa da benim kişisel beğenim neticesinde çok büyük keyifler alarak okuduğum bir kitap olmadı. Belki de yazarın “Uğultulu Tepeler”e yüklediği kasvetin gerçekçiliğinden geliyor olmasıdır. Okumalarımı disiplinlerarası bir düşünce tarzı ile yaptığım için bundan sonrasında ekleyeceğim dipnotlar psikoloji ve felsefeye özel ilgi duyan kişilere hitap ediyor olabilir. Bu noktada romanın ana eksenini oluşturan Catherine ve Heathclif arasındaki çekimin çok farklı yapılara sahip olmaları açısından dikkate değer. Ya da dışarıdan öyle görünüyor. Heathclif yontulmamış, kaba saba, ilkel davranışlarını daha rahat yansıtan ve davranışlarında da samimi olan bir karakterken Catherine ise iyi bir ailede büyümüş, kibar, kendini yetirmiş bir hanımefendi. Arada böylesine derin farklar varken birlikte vakit geçirmekten inanılmaz keyif alıyor ve birbirlerine çok güçlü bir çekim duyuyorlar. Bireylerin davranışlarında ve seçimlerinde bilinçdışı pek çok faktörün kuvvetli bir rol oynayışı Lacan, Freud, Jung gibi psikanalistlerin çalışmalarından bilinen bir gerçek. Bu aşktaki zıtlıklar ve ona rağmen var olmaya devam eden bu çekim alanı aklıma direk Jung’un bilinçdışı çalışmasındaki gölge arketipi kavramını getirdi. Bu arketip insanın personasından yani dışarı sergilediği davranışlarından ayrılan, bastırdığı karanlık tarafıdır. Bilinçaltındaki bu karanlık taraf bireylerin farkında olmadan seçimlerine ve ilişki biçimine kadar yansıyabiliyor. Sanıyorum ki herkes “Bu adamı mı sevmişim?/ Bu kadını mı sevmişim?” söylemleri eşliğinde bu kadar farklı olmalarına karşın böyle duygular hissettiği deneyimler yaşamıştır. Romanda Catherine bu söylemlerle beraber Heathclif’in davranışlarını ve ilkel yapısını kendisine yakıştıramasa da ilgi duymaya hep devam eder. Bunun sebebi Catherine’nin bilinçaltına attığı karanlık taraflardan kaçıyor olmasıdır. Jung da zaten sağlıklı bir kişiliğin dengeyi bulmasını, bastırdığı şeyleri kötü addetmek yerine yüzleşmesi gerektiğine bağlıyor. Aksi takdirde ilerleyen zamanlarda nevroz ya da psikoz şeklinde ortaya çıkabiliyor ki kitap da bu deneyime de çok çarpıcı bir biçimde tanık oluyoruz. Çok ilginçtir ki Catherine’nin kızı da yine aynı mizaçdaki delikanlı ile benzer bir kaderi paylaşıyor. Bu da romanın bana göre kendine has oluşturduğu özgün evrendir.