• Meryem!
    Allah’a adanan kız!
    Allah’ın bir bitki gibi yetiştirip mabede yerleştirdiği seçilmiş çiçek!…
    Sen,
    Sen de yerini terk edersen,
    Kim dolduracak mabetteki yerini Meryem!
    “Gânitin/Allah’a gönülden boyun eğiş” örneğini kim gösterecek insanlara?
    Adanmışlığın,
    İffetin sembolü kim olacak?
    Kim “Allah’ın hesapsız rızık verici” olduğunu hatırlatacak dünyaya?
    Zekeriya kimden alacak ilhamını dualarında?
    İsa’lar nasıl gelecek Meryem?
    Yoksa yerin mi dar geldi Meryem?
    Allah’ın senin için seçtiği yeri mi beğenmedin?
    “Rüku edenlerle beraber rüku etmeyi” az görüp başka görevler mi edinmek istedin?
    Yoksa “Zekeriya’nın hizmetkarlığını” mı kabullenemedin?
    Allah’ın katından gelen rızıkları beğenmeyip rızık endişesine mi düştün?
    Sana yakîn (ölüm) gelinceye kadar Rabbine ibadet etmeyi sürdürmeli, emrolunduğun gibi dosdoğru olmalıydın.
    Zekeriyalar hizmetine verilmişken, hizmet alanın belirlenmişken, başka hizmetkârlar veya görev alanları aramamalıydın.
    Rızık endişen hiç olmamalıydı Meryem!
    Senin O’na ibadetlerin karşılığında, hem dünyada hem ahirette Rabbinin seni rızıklandıracağını unutmamalıydın.
    Bulunduğun yerde, olduğu kadar imkanlarını kullanmalıydın Meryem; başka/uzak arayışlara girmemeliydin.

    Bildiğini yaşadığın taktirde, Allah bilmediğini öğretecekti sana (imkanlar verecekti).
    Sınırları aşmamalı, Allah’ın sana yüklemediği yükleri taşımaya kalkmamalıydın Meryem!
    Allah’ın seni koyduğu yerde olmalıydın.
    Allah’tan emir alıncaya kadar mabedini/yerini terk etmemeliydin.
    Sabretmeliydin, gönülden itaate devam etmeliydin hiç bir beklentin olmadan.
    İsa’yı uzakta aramamalıydın Meryem!
    Eğer sen gerçek bir Meryem olmayı başarabilseydin,
    Zamanı geldiğinde,
    Hiç beklemediğin bir anda,
    İsa’yı buluverecektin yanında…

    Fatıma Neşe Tuna
  • Kuş Risalesi: Kuşlara, avcıya ve tuzaklara dair…
    M. Nedim Hazar

    Filmin kahramanı kuşlardır.

    Ayaklarındaki iple beraber göçe başlayan bir kuşun ait olduğu sürüyü takip ederiz bir buçuk saat boyunca. Finalde öylesine sert bir sahne vardır ki, bir de filmin belgesel olduğunu düşünürsek. İnsanın ne kadar zalim olduğuna dair muazzam bir belgeye dönüşür Kanatlı Uygarlık…

    İbn-i Sina’yı bilirsiniz.

    Tam adı: Ebu Ali el-Hüseyn bin Abdullâh bin Ali bin Sinâ’dır…

    Tıp alanında yedi asır boyunca temel kaynak eser olarak süre gelen El-Kanun fi’t-Tıb (Tıbbın Kanunu) adlı kitabı ile ünlenmiş ve bu kitap Avrupa üniversitelerinde 17. asrın ortalarına kadar tıp biliminde temel eser olarak okutulan kitabın müellifidir.

    Hakkında binlerce kitap, film, belgesel yapılmıştır.

    İbn-i Sina’nın sadece tıp alanında değil başta felsefe olmak üzere, Geometri (özellikle Öklid geometrisi), mantık, fıkıh, sarf, nahiv, tıp ve doğabilim konularına hakim bir alim olduğunu çok kişi bilmez.

    Bu alanlarda 200’den fazla kitap, 240’ı hala günümüzde okutulan 400’den fazla bilimsel makale kaleme almıştır.

    Ve enteresandır hakim olduğu alanlardan biri de kuşlardır. Risalet’üt-tayr tarihi bağlamda kuşlarla ilgili belki de ilk metindir.

    Bu kitapta İbn-i Sina, ayakları bağlı yola çıkan zorlu ve aşılmaz gibi görünen dağları aşarak büyük hükümdarının (Melik i azam) şehrine giden kuşların hikayesini anlatır.

    Sühreverdi’nin Farsça ’ya tercüme ettiği bu risalede İbn-i Sina, tüm hikâyeyi sıradan bir kahraman olan kuşlardan bir kuşa anlattırır. İsterseniz bir miktar kitabın diliyle okuyalım:

    “Yemyeşil tarlalar, uçsuz bucaksız ovalar ve masmavi bir gökyüzü.

    Görünürde bir tür cennet misali topraklar.

    Önce avcılar belirdi.

    Birden fazlaydılar ve ovaya tuzaklar kurdular korkuluklar da koymuşlardı.

    Tuzakların en önemli özelliği ise üzerine serpiştirdikleri yemlerdi. Her kuşun nefsini çekerdi bu yiyecekler.

    Sonra tüm avcılar çalıların arkasına gizlenip beklemeye başladı.

    O esnada biz ise oranın üzerinde uçuyorduk.

    Avcılar bizi görünce kandırıp, aldatmak için güzel ıslık çalmaya başladı.

    Baktık ki güzel, hoş bir yer.

    Hiç şüphelenmedik.

    Avcıların tuzağına doğru uçmaya başladık.

    Ve kısa süre içinde tuzaklara yakalandık.

    Bir de gördük ki, tuzağın halkaları boyunlarımıza, ilmekleri de ayaklarımıza geçivermiş.

    Bu belâdan kurtulmak için hep birlikte hareket etmek istedik. Hareket ettikçe bağlar ayaklarımıza daha da oturdu. Çok geçmeden bu sıkıntıyı kabullendik.

    Garipti ama sanki hepimiz ölüme razı olmuştuk!

    Hepimiz kendi derdimize düştük. Birbirimizi umursamadık. Daha sonra “nasıl kurtulabiliriz” diye çareler aradık!

    Bir süre böyle kaldık, giderek birinci vazifemiz olan kurtulmayı unuttuk, kafesin darlığına razı olduk.

    Aradan zaman geçti. Bir gün bu bağların arasından dışarıya bir göz attık. Arkadaşlarımızdan bir topluluk başlarını ve kanatlarını tuzaktan çıkarmışlar, bu dar kafeslerden kurtulmuş uçmaya koyulmuşlar. Her birinin ayağında 0 tuzak ve iplerden bir parça kalmış, fakat gövdelerinin uçmasına engel olmuyordu.

    Ben bu durumu görünce, ilk görevimi hatırladım. Yaptığıma üzüldüm ve onların geldikleri yere serbestçe dönebilmelerine imrenerek canımı bedenimden ayırmak istedim. Onlara seslendim, yalvarıp yakardım ve “Yanıma gelin Ve bir çare bulmak için bana yol gösterin, sıkıntıma ortak olun; artık canıma tak etti.” dedim. Kuşlar, avcıların tuzaklarını hatırladılar. Korkup benden kaçtılar. Onlara, eski dostluğumuz ve hoş sohbetlerimizi yeminlerle hatırlattım. Buna rağmen içlerindeki şüphe gitmedi. Bana yardım hususunda gönülleri mutmain olmadı.

    Tekrar eski sözleri hatırlattım ve düştüğüm çaresizliği gözlerinin önüne serdim. Yanıma geldiler. Benim durumumda iken o halden nasıl kurtulduklarını, üzerlerinde kalan bağlarla nasıl rahat edebildiklerini sordum. Kendi buldukları çare ile bana da yardım ettiler. Boynumu ve kanadımı tuzaktan kurtardım. Kafesin kapısını açtım, dışarı Çıktım. Bana, “Bu kurtuluşu ganimet bil.” dediler. Ben de, “Bu bağı ayağımdan alınız.” dedim. Onlar. “Eğer gücümüz yetseydi, Önce kendi ayağımızdan çıkarırdık. Hiç kimse kendisi hasta bir doktordan ilâç ve çare istemez. İlaç alacak olsa bile fayda bulamaz.” dediler.

    Sonra ben de onlarla birlikte uçtum. Onlar bana, “Önümüzde uzun yollar, güvenliği olmayan korkunç ve dehşetli menziller var. Belki de şimdiki halimizi bile kaybeder, önceki duruma tekrar düşeriz. Çok sıkıntı çekmeliyiz ki, bir çırpıda korkunç çukurlardan kurtulup doğru yola koyulabilelim.” dediler.”

    Perrin’in anlattığı öykü ile şaşırtıcı benzerlikler içeren bu metin, aslında Fransız yönetmenin verdiği mesajı çok daha derinlikli ve estetize ederek okuruna sunmaktadır…

    Hikaye şöyle devam eder…

    Kuşlar iki yol ayrımına gelmiştir.

    Sulak ve yeşil bir vadiye varırlar. Uçarak tuzakları geçerler. Hiçbir avcının ıslığına iltifat etmezler. Önlerinde, zirvesine gözlerin ulaşamayacağı yükseklikte sekiz dağ belirir. Birbirlerine, o dağlara inmenin güvenli olmayacağını, her bir dağda kendilerini öldürmeyi bekleyen toplulukların bulunduğunu, onlarla meşgul olarak oradaki nimetlerin güzelliklerine ve 0 yerlerin rahat ve huzuruna kapılıp kalırlarsa geçidin başına varamayacaklarını söylerler. Bir hayli eziyet ve meşakkat çektikten sonra altı dağı aşıp yedinci dağa ulaşırlar. İçlerinden bir kısmı, dinlenmelerinin gerektiğini, uçacak güçlerinin kalmadığını, zaten düşmanlar ve avcılardan uzaklaştıklarını, çok mesafe kat ettiklerini, bir süre dinlenmenin kendilerini maksada erdireceğini, şayet bu meşakkat ve sıkıntı artacak olursa kendilerinin helâk olacaklarını söyler.

    Dağa inerler. Orada, göz alıcı bağ ve bahçeler, güzel binalar, görkemli saraylar, meyveli ağaçlar ve akarsular görürler, kuş sesleri işitirler. O meyvelerden yiyip sulardan içerler, yorgunluk atacak kadar kalırlar. Nihayet gitme Vaktinin bildiren bir ses işitilir. Tekrar uçmaya başlarlar, sekizinci dağa varırlar. Tepesi gökyüzüne ermiş olan dağa Yaklaştıklarında kuşların nağmelerini işitirler. Çeşit çeşit nimetler görürler. O yerin valisi kendilerini misafir edip, ağırlar. Ona başlarına gelenleri ve çektikleri sıkıntıları anlatırlar.

    Vali durumlarına çok üzülür. Sıkıntılarını gidermek için can-ı gönülden yardımcı olacağını söyler. Ve şöyle der:

    “Bu dağın tepesinde bir şehir vardır. Hazret-i Melik oradadır. Huzuruna varan her mazlumun sıkıntısı ve maruz kaldığı zulüm yok olur. Onun hakkında ne söylesem eksiktir!”

    Valinin` bu sözleri kuşları rahatlatır. Onun işaretiyle Hazret-i Melik’in huzuruna gitmek için şehre doğru Yola koyulurlar. Görevli, onlar gelmeden önce Melik`e haber verir. Huzura alınmaları için emir verilir. Kuşlar huzura çıkarlar. Perdeler kaldırılır. Bir odaya girerler. Uzaktan Melik`in cemalinin nuru görünür. Kuşların gözleri kamaşır, akılları başlarından gider. Melik lütfedip akıllarını geri verir.

    Kuşlar başlarından geçenleri, çektikleri sıkıntıları Melik`e arz ederler. Kendisine hizmet edebilmek için ayaklarındaki bağ kalıntılarını çıkarmasını isterler. Melik, “Ayaklarınızdaki bağı, onu bağlayan çözebilir. Ben size bir elçi göndereceğim, ayaklarınızdaki bağı çözmeleri için onları çağırsınlar.” der.

    Perdedarlar, “Dönmek gerek!” diye seslenir.

    Melik’in huzurundan ayrılıp onun elçisiyle birlikte yola koyulurlar.

    Feridü’d-din Attar’ın Mantiku’t-tayr ile beraber insanlığa dair dersleri kuşların evreniyle akılda kalıcı ve kulağa küpe edilesi bir şekilde anlatan muazzam bir hikayedir Kuş Risalesi…
  • Şükür sadece sözle değil, eldeki nimetlerin gerçek sahibinin Allah olduğuna gönülden inanarak bu nimetleri Allah’ın rızasına uygun şekilde kullanmakla olur. Servetin şükrü muhtaçlara yardım etmek, ilmin şükrü bilgiyi insanların yararına kullanmak, sıhhatin şükrü ise Allah’a kulluk ve insanlara hizmet etmektir.
  • Asıl özgürlük, ruhun özgürlüğüdür.O da ancak Tanrı sevgisiyle gerçekleşir. Tanrı'dan başka her şeyin gönülden çıkarılışı ile. Tanrı rızası için, insanlara ve tüm yaratıklara hizmet etmenin ağır sorumluluğunu omuzlamakla...
  • 400 syf.
    ·Beğendi·10/10
    TONG YABGU...

    Devlet başsızdı!

    Budun aşsızdı!

    Kardeş, kardeşe düşmüş!

    Töre ise, ayağa düşmüştü!

    Oysa, "Devlet" "Töre" ile yaşardı...

    Töre Kağanla, Kağan Devletle, Millet ise yalnızca ve yalnızca "Adalet"le yaşardı...

    Töresiz Devlet, Devletsiz Kağan! Ve düşmeye yüz tutmuş kurt başlı bir Gök Sancak!!!

    Derken...

    Yıldırımların çaktığı, sağanakların ıslattığı, fırtınaların yıktığı ve zelzelelerin de her yeri titrettiği bir günde, bir çocuk doğdu Türkistan'da...

    Şaman Balamir, elindeki köslü tuğu havaya kaldırdı ve bir hamlede, doğum otağının önündeki çamurlu toprağa sapladı.

    Tuğun toprağa saplandığı anda, kutlu bir yiğidin gözleri açıldı acuna.

    Ağlamaktan öte, kükremeyi andıran tüyler ürpertici bir ses çalındı kulaklara.

    İşte o an, yıldırımlar göğü dövmeyi bıraktı,

    Sağanak yağmur, adeta bir bıçak gibi kesildi,

    Etrafı birbirine katan hırçın fırtına, uslu bir çocuk gibi sustu ve yer sarsıntıları da yavaşça sükut etti.

    Şimdi yalnızca iki şeyin sesi vardı kulaklarda:

    Biri doğum otağından yükselen ince bir kaplan kükreyişi...

    Diğeri ise Tanrı Dağları'ndan gelen, bozkurtların derin uluma sesleri...

    Doğan sıradan bir çocuk değil, adeta bir kaplandı, ilerde kaplanları bile dize getirecek bir Türk kaplanı...

    Aşina kanından gelen atalarının ruhları, sanki onu ışıktan kargılarıyla kutsamıştı.

    Kutlu Ötüken Ormanı, acunu dolduran gök gürültüleriyle onun gelişini muştulamıştı.

    Ve o gün, bozkurt ulumalarıyla uğuldayayan yeryüzündeki bütün kötü ruhlar, onun gelişi ile kaçacak delik aramışlardı...

    Belliydi...

    Evet, sezebilenler için belliydi:

    Devleti için us sahibi,

    Düşmanları için ifrit,

    Budunu için merhametli,

    Yağıları için zalim ve gaddar,

    Önünde diz vuranlar için huzur, güç, varlık ve dirlik; karşısına dikilenler içinse üzerelerine uğursuz bir lanet olarak çökecek kara pusatlı aydın bir kahraman...

    Türke kalkan başları aynı gök ekinler gibi biçecek, entrika ve oyunlarla başa çıkabilecek bir kaplan.

    TONG YABGU...

    Üzerine yürüdüğü bütün topraklar, ya ona ve milletine biat edip önünde diz vuracak, ya da kara pusatının keskin ucunda can verecekti.

    Gün doğusundan gün ortasına, gün ortasından gün batısına kadar her yerde Kurt Başlı Gök Sancak dikilecek ve her gün biraz daha göklere yükselecekti...

    Çünkü çağ, artık Türk'ün çağıydı...

    ..............................

    Usta bir kalemden çıkan "Tong Yabgu" adındaki bu sıradışı eseri kalpleri Türk, Türk diye atan herkese tavsiye ederken; bu vesile ile Türk milletine manevi hizmet yolunda, birbirinden değerli eserleri art arda vermeye devam eden, bu kitabın yazarı Sevgili Kardeşim Emrullah Özdemir'i de canı gönülden tebrik ederim.
  • "
    OKUYUNCA GÖZLERİNİZ DOLACAK

    Birkaç yıl önce, bir vilayetimizde, bir bakanlığın il müdürüydüm. Bağlı bulunduğumuz genel müdürlük, başka üç ilin de il müdürüyle birlikte beni, diğer bir ilimizde personel almak üzere görevlendirdi.
    Biz dört arkadaş birleşerek sözünü ettiğim ile gittik. Önceden bizim için ayrılan misafirhaneye yerleştik, şehre gelişimizi kimsenin duymasını istemiyorduk. Zaten ben ve arkadaşlarım bu ile ilk defa geliyorduk. Ne kimseyi tanıyorduk, ne de kimse bizi tanıyordu.
    Arkadaşlar olarak hepimizin kanaati aynıydı, hak edeni kazandırmak. Biliyorduk ki, katılım yoğun olacak ve herkes, maalesef bir referansla, bizi rahatsız edecekti. Bunun için çok dikkatli olmalıydık.
    İle ikindi vakti vardık. Kimseye görünmeden şehrin biraz dışındaki kenar bir mahallede, tarihi bir camiye gittik. İkindi namazı kılınmış, caminin avlusu boştu. Osmanlı'dan kalma, mimarisi insanda manevi duygular uyandıran şirin bir caminin avlusundayız. Dört arkadaş şadırvana oturarak abdest almaya başladık. Mayıs ayının serin, sıcak havası da ayrı bir güzellik katıyor çevreye.
    Ayakkabılarımı çıkarıp çoraplarımı da sıyırmaya başlamıştım ki ayaklarımın önüne bir çift takunya kondu. Takunyaların geldiği tarafa doğru şaşkınlıkla başımı çevirdim. Yüzüme tebessümle bakan, orta boylu, esmerimsi ve yakışıklı diyebileceğimiz yirmi beş yaşlarında bir gençle göz göze geldim. Utangaçlığın vermiş olduğu çekingenlikle; "Ben buraları bilirim, siz yabancıya benziyorsunuz, namaz kılana hizmet etmek, Allah'ın rızasını kazandırır. Allah kabul etsin!" dedi.
    Gencin tebessümü, davranışı, kibarlığı, her şeyden önce içten davranışı hepimizi çok etkiledi.
    Sordum:
    "Sen kimsin?, Adın nedir?"
    "Adım Bilal, bu mahallede oturuyorum."
    Bir an abdest almayı bırakarak gençle ilgilenmeye başladım.
    *"Ne iş yapıyorsun Bilal?"
    Biraz durakladı; ama yüzündeki gülümsemeyi hiç eksik etmeden sorumu cevaplandırdı:
    "Şimdi işim yok; ama inşallah yakında işe gireceğim"
    O kadar inanarak söylüyordu ki bunu,
    "Nasıl olacak o, Bilal?" dedim.
    Müthiş mütevekkil ve huzurlu bir yüzle:
    "Üç gün sonra" dedi, " … Müdürlüğü’nde imtihanla personel alınacak. Rabbim, oraya girmeyi nasip edecek inşallah!" demez mi?..
    Ben bir an neye uğradığımı şaşırmıştım. İşe alacak olan bizdik. Arkadaşlarım da artık, Bilal ile aramızda geçen konuşmalara dikkat kesilmişlerdi.
    "Peki, Bilal" dedim, "Bu zamanda işe girmek zor, hem de çok zor! Senin torpilin var mı? Referansın kim? İşe nasıl gireceksin?"
    Bilal o mütevekkil ve mütebessim halini kuşanarak (ki bu halini hiç unutamıyorum.), hepimizin üzerinde bomba tesiri bırakacak sözü söyleyiverdi:
    "Bir yetimin referansı kim olur?
    Benim referansım Allah Celle Celaluhu'dur. Ne güzel vekildir O. Dün gece O'na teheccüd namazından sonra dilekçemi sundum. Hiç yetimin duasını geri çevirir mi O?"
    Ya Rabbi! Ne işe tutulmuştuk?
    Ağlamamak için kendimi zor tutuyordum! Gözlerimin buğulandığını ona göstermemeliydim. Musluktan avucuma su alıp yüzüme serptim.
    "Bilal, baban yok mu?"
    "Yok, ben üç yaşındayken ölmüş. Anneciğim büyüttü beni".
    Temiz bir saflık üzerindeydi. Bütün söylediklerini gönülden söylüyordu. Bu o kadar meydanda idi ki kalbi adeta yüzüne vurmuştu.
    "Askerliğini yaptın mı Bilal?"
    "Yaptım ya, hem de çavuş olarak".
    Artık Bilal'ı daha yakından tanımalıydım; çünkü o tanınmayı çoktan hak etmişti.
    "Evli misin Bilal?"
    Bir anda gözleri yere düştü. Yine o mütevekkil hali üzerindeydi. Utanarak sözünü sürdürdü; "He ya, evli değil de sözlüyüm. İnşallah, işe girer girmez düğünümü yapacağım".
    Yine o kadar kesin konuşuyordu ki!
    "Ama Bilal, üç gün sonraki imtihan için o kadar kesin konuşuyorsun ki, sanki imtihanı kazanmış gibisin!"
    Sustu. Başını kaldırdı ve gözlerini ufka dikti hemen cevap vermedi, daldı. Yüzünün rengi bir beyazlaşıyor, bir sararıyordu. Biraz sonra gözleri ufka dikili olarak ve sesine bir gizemlilik katarak şunları söyledi:
    "Ben Rabbimi çok seviyorum, inanıyorum ki o da beni seviyor. Seven seveni korumaz, ona yardım etmez mi? Seven seveni hiç yüz üstü bıraktığı görülmüş müdür?”
    Ona söyleyecek laf bulamıyordum. Bilal öylesine bir kalp taşıyordu ki, Allah bizi kocaman kocaman müdürleri, Bilal kuluna hizmet ettirmek için ayağına göndermişti.
    Kim müdürdü, kim işçi olacaktı? Bilal dilekçesini en büyük makama sununca melekler harekete geçtiler; daireler, müdürler harekete geçtiler ve hep birlikte Bilal kulun ayağına koşmaya başladılar. Çünkü emir büyük makamdandı. Allah'a malik olan insanın mahrumiyeti söz konusu olabilir miydi?
    Sormaya devam ettim, içim titreyerek:
    "Bilal, sözlünü nasıl buldun? Bu zamanda hem yetim, hem işsize kim kız verir ki?"
    Başını salladı ve "doğru" diyerek ekledi; "Zor nişanlandım ya, Allah razı olsun, kayınpederim olacak olan insan, ‘sözde Müslüman’ değil, hakiki mümin. ‘Bu zamanda namazında niyazında damat nerde bulunur, hem rızkı veren Allah'tır’ dedi ve kızını bana verdi. Rabbim rızkımızı verir inşallah."
    “Bilal, senin bu tarz yetişmene neden olan, seni bu mütevekkil hale getiren bir sır olsa gerek.”
    “ Eğer ona sır denilirse, var. Sevgili anneciğim bana hiç haram lokma yedirmediğini söyler.”
    Bilal lise mezunuydu, üç yüz kişinin katıldığı yazılı imtihanı başarıyla geçerek ilk yetmiş kişinin arasına girdi. Şimdi mülakata girecekti.
    Ve bizler, önümüze sunulan, Bakanlık dâhil, bütün referansları bir kenara koyarak Bilal'ın referansını en öne aldık!
    *Mülakat gününe kadar bizi göremedi, kim olduğumuzu da zaten bilmiyordu. Mülakat günü geldi çattı. Bütün arkadaşlar merak ediyorduk, bizi karşısında görünce acaba nasıl tepki verecekti?
    Adı okundu, içeri girdi. Heyecandan olacak, bizi birden fark edemedi, zaten kıyafetlerimiz de değişmişti. Biz susmuştuk, o da başını yavaş yavaş kaldırarak bize baktı.
    Birden şaşırır gibi oldu, yüzü kızardı ve gözleri yere düştü, sessizliği bozdum; "Bilal, bizi tanımadın mı?"
    "Evet".
    "Peki, ne diyeceksin şimdi?"
    Ağlamaya başladı, çocuk gibi hıçkırıyordu. Artık biz de dayanamamıştık, ona uyduk. Hıçkırıklar boğazımıza düğümlenmişti. Oda öylesine bir havaya bürünmüştü ki bazı manevi şeylere elle dokunmak mümkündü, adeta. Bilal ellerini Rabbine kaldırdı ve:
    "Ey Rabbim! Ben halimi sana sunmuştum, içimi sana açmıştım, şimdi burada müdürlerime karşı mahcubum. Ey Allah'ım, ben Sen'den, başkasından istememeyi istedim. Beni yalnız Sana muhtaç eyle Allah'ım” dedi.
    Bir an bir sessizlik oldu. Arkasından hüzün dolu bir sesle; "Ne olur, izin verin çıkayım" dedi.
    "Peki, Bilal" dedik, "Güle güle git. Allah işini, aşını, eşini mübarek kılsın!"
    Allah'tan isteyenler muratlarına erdiler de, O’ndan başkasından isteyenler helak oldular. Allah dilerse bütün dünyayı Bilal'lere hizmetçi yapar (Bizi yapmadı mı?) Fakat Bilal yüreğine ve saflığına ulaşmak gerek.
    "Referansım Allah'tır" diyenlerden olabilmek duasıyla. ..
  • 1849 yılında Osmanlı ülkesine sığınan Polonya-Macar alayları, komutanlarından neferlerine kadar Osmanlı modernleşmesine can-ı gönülden hizmet ettiler.