• Pantolon..

    Anam köye gelen çerçiden aldığı kumaşla yorganları yüzledi.
    Bu kumaştan bir miktar artmıştı. Beni yanına çağırdı, şöyle bir süzdü, “ tamam olacak “, dedi. Bir şey anlamamıştım. Kalan bezi yere serdi, makasla V şeklinde kesti. Derken bir V daha kesti. Bu iki Veyi üst üste koydu, iğne, iplik dikmeye başladı. Sonra bu Veye bir de don lastiği taktı. Al sana pantolon..

    “ Hele gel, bir dene bakalım “ dedi. Giydim. Göz kararı yapılan pantolonun paçalarından biri ince, öte ki kalın, biri uzun, öteki ise kısa olmuştu. Pantolonun rengi türbe yeşili, üstelik çiçekliydi. Beğenmemiş, üzüntüden alt dudağım sarkmıştı. Yüzümü gören anam, kederle gözlerini kaçırmıştı. Anam yokluk, yoksulluk ortamında kendince çözümler üretiyordu.. Üzerimde şalvar gibi duran yeni pantolonumla çıktım köyün içine.. Yeni pantolonumla hava atacağım. Bir de rüzgar var ki sormayın. Rüzgar estikçe, benim pantolon affedersiniz, Arap erkeklerinin giydiği entari gibi, püfür püfür.. Doğrusu ya, bir an önce yırtılsın da kurtulayım diye epey uğraşmıştım.. Ben yırttıkça anam iğne iplik, yama yapıyordu.. Rengarenk yamalı pantolonla, benekli dana gibi dolaşıyordum. Kabusum olmuştu, bu türbe yeşili pantolon..
    **
    Bir baba “ oğluna okul pantolonu alamadığı için “canına kıymış.
    Okuyunca bu haberi, çocukluğum, anamın yorgan bezinden yaptığı pantolon geldi aklıma..
    **
    İntihar eden baba için;
    Kimi diyor ki, sebep psikolojik,
    Kimi diyor ki kaza geçirmiş, çalışamıyormuş,
    Kimi diyor ki işsizmiş,
    Kimi diyor ki ….
    Her şey yazılıp çiziliyor da,
    Ya babasını yitiren çocuk..
    Ne menem bir pantolonsa, bir babaya kefen olmuş..
    Varın düşünün o pantolonu giyecek çocuğun halini..
    Vay arkadaş, ne zor şey bu ülkede,
    Ne zor şey çocuk olmak..

    Ya kolay mı ana, baba olmak..
    Kim bilir her gün “ çocuklarının istediği şeyleri alamayan “
    kaç ana baba soluyor kederinden..

    Hasan Aksoy
  • Baştan anlaşalım tuvaletlerden, lağımdan, keneften, özellikle sineklerden ve boktan bahsedilince ıyk, miğdem, iğrenç, booğh vs. tepkileri verebilecek potansiyeldeki arkadaşlarımızı pistten alalım. Çünkü bu kitap tam anlamıyla "ÇOK BOKTAN".

    "BOK YİYİN, MİLYONLARCA SİNEK YANILIYOR OLAMAZ!" (syf 30)
    Şüphesiz kitabın en muazzam, komik ve düşünmeye açık cümlesi.

    En son yazarın yalnızlığını bu denli hissettiğim kitap Sadık Hidayet'in Aylak Köpek kitabıydı. Ama bu kitap bir yönden farklı: Aylak Köpek'te kitap boyunca hep yalnız hissetmiştim ancak bu kitapta git gide derinleşen bir yalnızlığı hissettim. Son 10 gündür başıma gelen birkaç saçma şeyden sonra biriken duygu selimi de işin içine katarsak hiç elimi korkak alıştırmadan her halttan bahsedip deşarj olmayı planlıyorum. Her neyse bu konuya tekrar dönücem başlayalım:
    6 aydır eşiyle beraber olmadığı halde hamile olması haberiyle sarsılan bir adam düşünün. Hele bir de bizim toplumumuzda düşünün felaket çağrıştıran bir durum değil mi?  İşte öyle değil, boşanma kararı aldıkları halde ilginç bir şefkat duygusuna kapılan beyefendi ve hâlâ eşiyle evlenmesi gibi boşanma sürecini de dolu dolu yaşayan biri.
    "Karımın hamileliği artık belli oluyordu. Kulağa masumca gelen bu ifade farklı bir gerçeğe dayanıyor, eğer size şeyi söylesem, nasıl desem ki... Karım benden hamile değildi, yani hamileliğinin yaratıcısı ben değildim. Baba başka birisiydi, o ise hâlâ benim karımdı. Hamilelik ona iyi geliyordu, hareketlerine bir tür dinginlik getirmiş, sivri omuzlarına hoş bir dolgunluk sağlamıştı." (Syf 28)

    Konu bundan ibaret gibi görünse de başta, kesinlikle çok daha farklı ve ilginç bir yere gitmeye başlıyor. Boşanma olayı bunu tetikliyor ve gitgide yalnızlaşan bir adam görüyorsunuz. Ve yalnızlığın dönüştüğü şey gözlem duygusunun uç noktaya varması. Bilen bilir Hüznün Fiziği kitabında da hayvanlara ve bitkilere karşı muazzam bakış açısını, bizim onlara baktığımız gözle acaba onların bizi gördüğü şekil nasıl diye düşündürmüştü kitap boyunca. Ve tadına doyamadığım o kitaptan sonra bu da muazzam oldu.
    Romanlarda bitkilerin üremesinden , tuvaletler, sinekler, hayatımızda rutine binmiş şeylerden bahsedilmesi alışılmışın dışında şeyler ancak bu kitapta hepsinden bolca var.
    Gospodinov kitap için "Kendi hayatımızı anlatmanın imkânsızlığı hakkında bir kitap" diyor. Ama gel gör ki imkânsızı başarmış ve iyi ki de başarmış!
    Buraya kadar geldiyseniz sıkıcı bölümü atlamış ve eğlenceli kısma başlamak üzere olduğunuzu belirtmek isterim.
    Evet tuvalet, yediğimiz besinlerin absorbe edilmesi sonrası işe yaramayan kısmını vücut dışına atmak için kullandığımız aracı.  Bu mudur? Evet budur. Ve yazarın sitemi neden bu kadar doğal bir oluşumu bu denli iğrençlik kategorisine koyup üstünü örtmeye çalışıp, yarım saat sonra gidip o klozete oturuyor olmamız. Bu kadar basite indirgenmeyecek bir konu olduğunu düşünüyorum, belki o niyetle yazmadı yazar ancak ben bir alegorinin olduğunu, çünkü bu doğal sirkülasyonun müthiş derecede ruhumuzla bağdaştığını düşünüyorum. Ruhumuzu, duygularımızı, benliğimizi, ne denli yansıtıyoruz? Saklıyoruz, kimse görsün istemiyoruz, çünkü kokuşmuş, çünkü pörsümüş, çünkü kabul görmeyeceğini düşünüyoruz...
    Hepimizin yaşadığı şeyleri tuvalete gitmek de yalnızken düşünmek de aynı şey. Ancak ikisini de hiçbirimiz yapmıyormuşuz gibi davranıyoruz.
    Cesaretsiziz.
    Tuvalet 2 metrekarelik bir alan ve fiziksel yalnızlık için muazzam ölçülere sahip bir yer. Ancak ruhun yalnız kaldığı yer, boşluk.
    Hem de sonu olmayan bir boşluk ve o boşluğa her bıraktığımız duygunun, kelimenin, yaşantının sonsuzluğa karıştığı ve göz göre göre bıraktığımız şeylerle dolu bir karadelik. O karadelikteki şeylerle dışa yansımamız arasında da uçurumlar...
    Hüznün Fiziği' nde de şu cümlelerinden aynı fikirde olduğumuza kanaat getiriyorum:
    "Ve bizim varolmayışımıza dair -yokluğumuz o kadar yoğun ki, farkedilmemiz için sıradışı bir şeyler yapmamız gerekiyor." (Syf 202) Gospodinov belki de bu romanıyla farkedilmeye çalışmak için sıradışı şeyler anlatmaya çalışmıştır, kimbilir.
    Dostoyevski işi çözmüştü ama o da çaresizdi bu konuda: "... niçin içimizden gelenleri olduğu gibi dosdoğru söyleyemiyoruz? Neden herkes olduğundan daha sert gözükmeye çalışıyor? Bir insan, içini içtenlikle ortaya dökmeyi neden duygularına bir hakaret olarak kabul ediyor?."( Beyaz Geceler- syf 58)

    Ve son olarak "kokuşmuş ruhlarımıza selam olsun!"


    "Tümüyle yok olacağım
    Dedi
    Dinozorlar gibi
    Tümüyle yok olacağım
    Dedi" (Syf 143)

    Keyifli okumalar...
  • Ne anlatır bize Sırça Köşk?
    Koskoca devletin, altı sayfalık masalla ne alıp veremediği olabilir ki yayımlanmasının akabinde Bakanlar Kurulu kararıyla toplatılsın?
    Nedeni açık: Sırça Köşk devlet yapısını eleştiriyor, iktidar sahiplerini, kendilerini aynı hikâyedeki gibi güçlü ve ne olursa olsun ellerindeki iktidar sayesinde yıkılmayacak sananları eleştiriyordur; halkın bilinçlenince nasıl da güçlendiğini ve o sırça köşktekileri nasıl oradan indirebildiğini gösteriyordur. Kitap yasaklanır, Sabahattin Ali öldürülür, bazılarının içi rahatlar ama Sırça Köşk yıllar sonra bile korku salmaya devam eder.
    Çünkü yazarına alerji vardır…
    1966 yılında Varlık Yayınları tarafından basılan Son Hikâyeler – Esirler kitabının açıklama bölümünde yazanlar bunun açık göstergesi: "Zamanın hükümetini kastettiği şeklinde yorumlanan 'Sırça Köşk' hikâyesi yüzünden bu kitap, o zamanın kanunlarının verdiği hakla 'Heyeti Vekile' kararı ile toplatılmıştı. Bugün başka bir imza ile yayımlansa en küçük bir sakınca dahi görülmeyecek kadar masum bir nitelikte de olsa, ‘yazarın adının uyandırdığı alerjileri’ göz önünde tutarak, 'Sırça Köşk' hikâyesini bu cilde koyamadık. Edebiyat tarihimiz bakımından bir eksiklik sayılabilecek bu davranışımız için okurlarımızdan özür dileriz."
  • 2 kişilik
    Malzeme: 2 kişi. 1 ilişki.
    Hazırlanışı: Mutlu günler geçirilir. Beraber olmaktan alınan keyif, kaynayana kadar hayatın her aşamasıyla sık sık karıştırılarak yaşanır. Arkadaşlar ortak edilir ilişkiye. Sinemaya gidilir, çıkışta filmden hiçbir şey hatırlanmaz, geriye kalan sadece sevgilinin film boyunca tuttuğu elinizde kalan sıcaklıktır. Sözler verilir. Sözlerin altında ezildikçe, yalanlar söylenir. Mutluluk fokurdamaya başlayınca, ilişkinin altı kapatılıp dinlenmeye bırakılır. Oda sıcaklığına geldiğinde kıskançlık ve kavga gibi baharatlar göz kararı eklenir. Arzuya göre aldatma da konulabilir. İlişki iyice soğuduktan sonra gözyaşıyla servis edilir.
  • Namütenahi

    Rüzgarın uğultusuyla coşan esintileri yüzümün üzerinde yer alan,kısmen görünmez olduğunu düşündüğüm tüylerde hissederken bir kez daha düşündüm.Etrafı dağlarla çevrili bu çiftliğin dağın tepesine bir bulut gibi yayılmış olduğu,bacasından tüten dumanların göğe yükselip dağılarak tıpkı çocukluğumdaki kış aylarının büründüğü o büyüleyici havanın yeniden yaşanışı...Defalarca kez düşünmeme sebep oluyor,beni verdiğim korkunç kararı sorgularken bırakıyordu.Gerçekten,değer miydi?Sınırları uzun zaman önce silikleşmiş,belki de silinmiş bu koca geçmişi kül etmeye,her şeyi silmeye değer miydi?

    Yıllar önce,babamın güç bela aldığı atı hatırladım.Uzun,beyaz yelesi ve koca gövdesiyle öyle ihtişamlı,öyle büyüleyiciydi ki!Güzelliğine bin şahit isteyeceğim gözlerinin içerisine saklanmış,bir bakışta insanın içini okuduğunu düşünmeme sebep olan o engin bakışları hatırladıkça...Hâlâ unutamıyor olmak,ilk dokunuşlarımın boğazımda yarattığı o tatlı kuruluğu yeniden hissetmek...Şimşek'in yüzünde gezinen ellerimin altında hissettiğim sıcak kıpırtılar,huzur dün gibi aklımda.Babamın nalları takmak için çiftlikteki adamlardan birkaçını etrafına toplayıp onu sakinleştirmeye çalışırken yanaklarımı sıkıp bir gün onun gibi bir seyis olacağımı söylemesi de hâlâ aklımda.O kadar çok şey var ki aklımda!Bazen en olmadık zamanlarda yataktan fırlayıp avlusunda koşturduğum bu duvarlarla çevrili bölmede,Şimşek'in ve babamın sesleriyle yıkanan çimlerin üzerinde,derin bir sessizliğin kollarına zincirlenmişcesine kopup gidiyorum kendimden.Anılardan,eşyalardan,eskimiş pantolonlarım ve gömleklerim dışında pek de bir önemi olmayan kırık dolabımdan...Her şeyden.

    Sabahları koyunların arasına dalıp elime aldığım kovanın zangırtısı doldu kulaklarıma.Sütü sağan Asiye teyzenin dökmemem için neredeyse yalvardığı,diğer işleri yetiştirmek için taşımama izin veriyordu,saatler ve benim ancak bir delinin koşabileceği mesafeleri kat edişlerim.Kareli gömleğimin kazların dolandığı çimlerin lekeleriyle kaplandığı nisan ayı...

    Gözlerimdeki yaşları silip titrek bir nefes aldım.Bütün bu hissedişler,anıların can yakan seramonisi ve avucumdaki bıçak yarasının sızlayışı neye işaret?Ne için zihnimde canlı bir sinema?Kalın kaşlı adamların karanlık silüetleri,kıçı kırık bir tabancanın patlayışı,yere yığılan babam,ahırdan çıkarılan Şimşek,üstü örtülen bir cinayet...Elbette ki bir bedeli olacaktı.Bu hayatta her şeyin bir bedeli vardı.Yoksa hırsızın çaldığı,katilin aldığı,insanın aldattığı,şerefsizlerin yan gelip yattığı bir dünya dünya mıydı?Değildi!

    Acımadım.Etrafı çitlerle çevrili atların huysuzluğu ve elimde tuttuğum fişek...Ah,aklımdaki şeytanlar masaya oturup sözleşme imzalamış gibi!Kanımda deli bir cesaret,parmak uçlarımda tarifi imkansız bir uyuşma.Belki de sızı.Aldırmadım.Kabanımın altından çıkardığım benzin şişesinin kapağını açıp seri adımlarla ahırın duvarlarına döktüm.Ay ışığının altında belli belirsiz görülen ıslaklığın izini gördükçe içerimde bir yerlerde tatmin olmayı bekleyen bencilliğim başını kaldırdı,onu kucakladım.Buna hazırdım.Kuruyan kanı kemiren,intikamla kıvamını bulmuş öfkem dimdik ayakta.Af yok!Geri dönüş yok!Merhamet...Hak getire!

    Kabullenmiştim.Kenarda bir köşede gizli,kapağı daima kapalı bir sandık misali düşüncelerimin tozuna bulandığım yıllar hele.Bu çiftlik,bu atlar,bu çitler...Bendim!Burası bendim!Fakat,yetmeyen bir benlik,çalınmış bir benlik neye yarar?Şerefsiz düşüncelerin koynunda beslenmiş ihtirasların kurbanı çocukluğum,özgürlüğü ömründen çalınmış babam...Biz,kaderimiz,ailemiz.Bizi yakan eller,bize kıyan sarhoş nefisler yanmalı,yok olmalı!Kararan göğün altında can çekişmeli.Kor ateşlerde öfkemin demir yumruğuyla tanışmalı balcıkla kaplı eller.Ve can çekişmeleri için atları...Bilhassa atları.

    Şişeyi bir kenara atıp ceketimin iç cebine sakladığım kibrit kutusunu elime aldım.Sekiz yıllın hazin sonuna son kez baktım.Göz kapaklarımı kaplayan yakıcı sıcaklığı şimdiden duyuyor gibiydim.Bu bana müthiş bir haz veriyordu. Damarlarımda patlayan bir volkan gibi.Söndüğü sanılan ama asla sönmeyen volkan!Kibriti çaktım.Ufak bir ışık kapladı etrafı.Ateş çöpü saniyeler içerisinde tüketirken bir kez daha etrafıma baktım ve...Attım.Çocukluğumu ateşe verenleri cayır cayır yakmak için.

    Şubat 21,2017

    Şule Akçay