• Vurdumduyar ||

    eski bir türküde yüzünü yakalamak.
    .
    ben alıştım böyle yaşamaya:
    böyle alabildiğine özgür, böyle alabildiğine isyankar.
    ben alıştım böyle yaşamaya:
    böyle alabildiğine yalnız, böyle alabildiğine vurdum-duyar.
    ben alıştım böyle yaşamaya:
    boğaz ağrılı kış günlerinde
    sesli harflerini soyup sessiz acılar türetmeye portakallardan.
    ben alıştım böyle yaşamaya:
    böyle tek başıma, böyle dimdik.
    böyle kocaman yaşamaya.
    ciddi, büyük, işte alabildiğine vurdum-duyar!
    .
    eski bir türküde yüzünü yakalamak.
    dişlerinin arasında bir maydanoz sapı.
    .
    sevmenin adını koymak, nüfus memurlarının hakkı olmamalı.
    korkma, kaybetmedim ve ''bulandırmadım onuru''mu!
    .
    (durup düşünüyoruz, düşünüp durduğumuz zamanlar oluyor.
    işin içine giremediğimiz zamanlar...
    acı yumruk gibi oturuyor karnımıza.
    midemiz bulanıyor, apansız.
    otobüslere binip kaçmak istiyoruz.
    siyah poşet şüphesi ile yaşıyoruz ömrümüzü.
    sivil polisler uzanıyor arkamızdan,
    kimliğimizdeki, hiç bize benzemiyor.)
    .
    eski bir türküde yüzünü yakalamak.
    dudakların kıpkırmızı.
    .
    çıkıp dışarıya koşmak, uzun uzun koşmak istiyorum.
    nihayet, bir gün batımında koşarak dönmek istiyorum
    evime, karıma, çocuklarıma.
    .
    beni bir kerecik anlamayı dene:
    otel odasında görülen rüyalar gibi,
    daha önce kullanılmış bir yaşamı kabullenemiyorum.
    .
    eski bir türküde yüzünü yakalamak.
    gözlerin, hatıraları unutmamış gibi.
    .
    dışarısı pastahane kokusu oluyor,
    içeride ışığı açık kalmış odalar oluyor,
    dağlara, güvendiğim karlar yağmış oluyor,
    oluyor bazen,
    bazen her şeyi bitirmek
    bazen her şeye başlamak geçip gidiyor içimden.
    .
    siyasi haritasını çiziyorum aşkımızın...
    ayrılacaksa..
    sınırlarımız bir nehirle ayrılsın istiyorum.
    .
    eski bir türküde yüzünü yakalamak.
    kirpiklerin simsiyah ve ıslak.
    .
    gece olunca düşünüyorum,
    ellerin yumuluyor,
    son kullanma tarihini geçirdik galiba güzel günlerin.
    .
    çeneni dayayıp masaya, alabildiğine güzel bakıyorsun.
    beyaz gömlek ve inadına yaşa diyorsun.
    ben öyle zannediyorum ki,
    dualarında eski bir türkü var senin.
    ve yüzün eski bir türküden canlanıyor yeniden.
    .
    eski bir türküde yüzünü yakalamak.
    burayı tekrarlamak istiyorum:
    dudakların kıpkırmızı.
    .
    ben alıştım böyle yaşamaya:
    işte nihayet böyle vurdum-duyar!

    18 temmuz, 2011
  • Hasbelkader ||

    Kaşgarlı Mahmut'tan kelimeler yuvarlanıyor Yasemin. Senin adın Yasemin değil. Kelimeler yuvarlanıyor ve Yasemin oluyor adın.

    Al bu kelimeleri cebine koy. Isıt ellerinle. Senin ellerin var mı? Muhakkak var. Bir de gözlerin var. Nehirler geçer içinden. Yağmur ormanları, buğday tarlaları, ufuksuz gün batımları geçer.

    Bir tren istasyonunda iniyorum gözlerine. Uzun, yorucu, kırılgan bir yolculuktan geliyorum. Taş binalı garların saatleri çok ilerlemiş, hiç farkına varmadım. Yalnızlık çok zor Yasemin. İlk kez bugün böyle hissediyorum. Oysa çok yalnız kaldım iskelelerde. Bir başıma oruçlar açtım. Tek başıma saatlerce yürüdüm. Ama bugün ilk kez yalnızlıktan şikayet ediyorum.

    Kelimeler yuvarlanıyor. Çığlar düşüyor köy yollarına. Parasız yatılı yurtlarda elektrikler kesiliyor. İşçiler enkaz altında kalıyor. Yağmurlar birden bastırıyor.

    Yağmur yağınca sana yazıyorum. Nefesimde biriktirdiklerimi bir solukta yazıyorum. Ama nasıl yazıyorum bir bilsen. Bu kelimelerden nedir benim çektiğim?

    Ellerin çekip alıyor bütün kederimi. Ellerin derleyip düzüyor bütün dağınıklığımı. Ütüsüz bir ilkbahar akşamının rahmine tuhaf rüyalar düşürüyorum.

    Düşük yapan kadınların kederi ile uyanıyorum bir cuma sabahına. Yitik bir şeyler var. Yitirdiğim, unuttuğum, çaldırdığım..

    Kaşgarlı Mahmut'tan kelimeler yuvarlanıyor Yasemin. Zeynep. Müşerref. Açelya. Hepsi sensin. Hepsinde sen varsın. İnan bana.

    Al bu inancı kalbine koy. Isıt kalbinle.

    İstasyon Caddelerinden düdük sesleri, dumanlar kayboluyor. Saçların kalıyor geriye. Biraz ıslanmış. Biraz ıslanınca daha güzel oluyor.

    Kelimeler yuvarlanmaya devam ediyor. Koridorlarda yuvarlanıyor. Merdivenlerden düşüyor bir çocuk gibi. Merdivenler ki, yukarıya inip aşağıya çıkıyor.

    Ama gözlerin bu kadar kolay anlatılmamalı. Başka şeyler daha bulmalıyım. El değmemiş teşbihler mesela. Başka kelimeler. Ah o kelimeler..

    Bir tren istasyonundan iniyorum gözlerine. Uykusuzum, yalnızım. Bütün bir ömür başımı titreyen yol camlarına dayamış gibi ürkeğim. Karanlığım. Bir mola yeri kadar karanlık. Utangacım her şeye rağmen. Mahcup bir ıslık gibi dolanıyorum dudaklarında.

    Divan-ı Lügati't Türk'ün yazarı Kaşgarlı Mahmut'tur. Kaşgarlı Mahmut ki, kelimeler yuvarlıyor üstüme. Kaşgarlı Mahmut'tan kelimeler yuvarlanıyor Yasemin. Bir futbol topu gibi değil, bir yıldız gibi yuvarlanıyor. Ama senin adın Yasemin değil. Zeynep değil. Müşerref değil. Açelya değil. Değil.

    Uzun, kırılgan, yorucu bir yolculuktan geliyorum. Bazen ümitsiz şeyler yaşadım. Arada bu yüzden kesik kesik öksürüyorum. Ballı süt içiyorum. Pekmez içiyorum bu yüzden. Midem bulanıyor, ama içiyorum. Çünkü yalnızlık da mide bulandırıyor.

    Bunu artık yazmalıyım. Yağmur yağınca sana yazıyorum. Oysa yağmur yağmadı kaç gündür. Ama belki de yağıyordur. Belki nergislerin diplerinden su döküyorsun. Büyüyorlar. Güneş ışığı geliyor pencerelerden. Pencereler ki, bir dünyaya açılıyorlar.

    Gözlerini anlattığımı sanma. Mümkün müdür? Dudaklarının kıvrımlarından bir şarkı besteliyorum. Nihavend oluyor hep. Yalnız bu sevimli dişler için bile yaşamaya değer demiştim, hatırlıyor musun? Yontuyor içimin tenha duygularını. Her şey minyatürden bir güzelliğe dönüyor.

    Dönüyor, dönüyor, dönüyor... Kelimeler dönüyor. Kelimeler yuvarlanıyor. Kelimeler dökülüyor. Her yer kelime dolu. Üstlerine basmadan geçebilir misin?

    Ben yalnız ''hasbelkader'' geçebiliyorum. Yazgının bir gereği seni sevmem.

    Bunu artık yazmalıyım.
  • Kitap sayfaları gibi saçların ,her bir teline zarar gelmesinden korkuyorum .Başımı döndüren begonya kokusu var inatçı gövdende ,eski bir sahaf dükkanını andırıyor gözlerin vazgeçilmez olan .....hem inatçı hem vahşi .
    Ara sıra ...Rüzgara değen kokun döndürüyor başımı .Sıradan değil bu isteğim ,avuçlarımın içine alıp koklamak istiyorum seni .Biranda değil içime çeke ....çeke ...okumak istiyorum seni .!!!elif
  • Dediği gibi kamerayla taşıyıcısı gibi, o küçük mercek gözlerin maarifeti olsa gerek bir de zihnin maarifeti var ki Kainatı içine alsın. Sahi nereden esti acaba bu varlığı yaratma fikri...
  • Bir çift gam çiçeğidir sanki gözlerin;
    Öyle içli, öyle yumuşak,öyle derin.
  • Gözlerin gözlerime değince
    Felaketim olurdu ağlardım

    . Attila İlhan .
    Cemal Süreya
    Sayfa 38 - İnkılap kitapevi