Ne nitelikli bir okurum, nede nitelikli bir eleştirmen. Ancak hep aynı sebeplerden okurum. Bazen sığınmak isterim birisine tanıdık olabilecek, duygularıyla, düşleriyle, kendisiyle hiç tanımadığım birisine tanıdığım diyebilmek isterim. Bazen ise uçmak isterim. Sığınmak değil bu durum. Silmek, unutmak belki yok saymak. Gerçekten kaçmak. Ancak bazen -aynen şimdi olduğu gibi- bulmak isterim kendimi. Nerdesin, kimsin, hangi satırdasın, neden yoksun? Bu gece tam olarak böyle bir geceydi. Kendimi bir şiir mısrasında aramak istedim. Ancak şiir okumak hakkında nerdeyse hiçbir fikrim yok. Gerçi ben okumak değil, şiirin ta kendisi olmak istiyorum. Okuyup anlamak değil daha ilerisi. Belkide ruhumu kaptırmak. Bunun içinde en kolay yolu seçtim. Kendim aramayı seçmek yerine internette arattım. Yapay zekaya sordum. Hangi satırdayım, nerdeyim? Bul beni. Bana bir şiirden önce Oğuz Atay’ın bu hikayesini önüme çıkardı. “Ben burdayım sevgili okuyucum, sen nerdesin acaba?” Bu satırları önüme döktü. Burdasın dedi. E tabii sardı o merak bendimi. Başladım hikayeyi okumaya. Demiryolu Hikayecileri ile yolum ilk defa bu akşam kesişmiş oldu. Ama tek olmadığına eminim. “Adres bilmediğim için utanıyorum.” demiş Oğuz Atay. Bende bazı adresleri bildiğim için utanıyorum. Ancak anlıyorum, bazen bildiğim adresleri hiç bilmiyorum. Bildiğin adresleri bilmiyor olabilir, her şeyini tek bir tren vagonuna sığdırabilirsin. Ve bazen ümidini tutamadığını görebilirsin. Tamamen bu satırda mıyım bilmiyorum. Ama bir parçamı bu hikayeye bıraktığımı biliyorum.