• Bu semtin mutlak sessizliğinde,
    önümden, herhalde evlerine dönen çakırkeyif insanlardan
    gelen konuşmalar, gülüşmeler duyardım. Onları görmek için durur,
    sesi duyduğum tarafa bakardım. Ama uzun süre beklemek zorunda
    kalırdım; çünkü etraftaki derin sessizlik, henüz uzakta olan
    sesleri aşırı bir netlikte ve güçte iletmiş olurdu. Sonunda gezintiye
    çıkanlar zannettiğim gibi önümden değil, arkamdan ve çok uzağımdan
    geçerlerdi. Belki sokakların kesişmesi, evlerin araya girmesi,
    kırılmayla bu işitme yanılgısına yol açtığından, belki de yerini
    bilmediğimiz bir sesi konumlandırmak çok zor olduğundan,
    mesafe konusunda olduğu kadar, yön konusunda da yanılırdım.
  • “Robert, metresinin hemen hemen bütün sadakatsizliklerinden bihaberdi ve Rachel’in gerçek hayatıyla, her gün Robert kendisinden ayrıldıktan sonra başlayan hayatıyla kıyaslandığında önemsiz birer hiç olan şeylere kafa yoruyordu. Neredeyse hiçbir ihanetinden haberi yoktu. Bunlar kendisine söylense de, Robert’in Rachel’e olan güveni sarsılmazdı; çünkü en karmaşık toplumların bağrında görülen büyüleyici bir doğa yasası gereği, insan sevdiğiyle ilgili olarak tam bir cehalet içinde yaşar.”
  • “Sessizlik en feci ışıklandırmadır.”
  • Serinin üçüncü kitabı kahramanımızın yeni bir yere taşınması ile başlıyor. Yeni yer, yeni soluk ve okuyanların tahmin edeceği gibi yeni gözlem kapıları demek :) Sayfalarca bu değişime dair güzel betimlemeler yer alıyor. Kitabın başlarında Françoise'ye daha fazla yer verilmesi ve bazı patavatsız söylemlerini ya da "taşı gediğine koyma" hallerini çok keyif alarak okudum. Kitapta kilit isimlerden biriydi bence ve ilerde çözümlenecek bir olay hakkında başrol oynadığının sinyalini aldım okuduğum satırlarda.
    Yeni mekan ile birlikte kahramanımızın aşk halleri de değişime uğruyor ; bazen yollarına halılar serecek halde iken bazen vurdumduymaz ve umursamaz tavırlara girmeye çalışıyor. İnişleri ve çıkışları çok fazla ve şiddetli. Her güzele içi gider vaziyette.
    Kitabın ikinci yarısı ise daha karmaşık geçiyor. Sürekli yapılan sosyete görüşmeleri ve yoğun karakterler bende karışıklık yarattı bazen. Sosyete dedikoduları(edebiyat üzerine konuşmalar haricinde)bunaltıcıydı benim adıma.
    Bir diğer etkilendiğim kısım ise sevdiğini kaybetme aşamasındaki insanın yaşadığı çaresizlik ve derin duygu aktarımıydı. O satırlar beni benden aldı.
    Son sayfalara doğru ise benim için sürpriz, Swann'ın ummadığım halde karşımıza çıkışıydı. Karşı karşıya kaldığı tavır bazı değerlerin sorgulanmasına neden oldu bende.
    Serinin diğer kitabı için çok sabırsızım.
  • Sinirli bir yapıya sahip insanların sözde "hassasiyet"leriyle birlikte bencillikleri de artar; kendi rahatsızlıklarına giderek artan bir dikkatle yaklaşır, aynı rahatsızlıkları başkalarının sergilemesine tahammül edemezler.
  • Kayıp zamanın izinde serisinin bitirdiğim ikinci kitabı-çiçek açmış genç kızların gölgesinde-nin ardından verdiğim ara nihayet son buldu, arkadaşımla ortak okuma yaptığımız için ikimizin de işlerinin sürekli çakışması sonucu Guermantes’in Tarafı’na başlamamız zaman aldı. Bu durum aslında benim açımdan daha iyi oldu, çünkü o kadar çok okuma isteğiyle dolup taştım ki başlayacağımız anı gözler oldum, her ertelediğimizde birbirimizi teselli eder konumdaydık. Bu durumumuz aynı kitabın başlarında sürekli Françoise’e seslenen ev halkına karşı kendisinin ‘pirelendiler yine’ diye söylenmesi gibiydi. :) Hazır kendisinden bahsetmişken kendisinin kitapta kilit karakter olduğunu düşünmeden edemiyorum, bazen öyle bir anlarda çıkıp sadece bir cümle söylemesi bile kitabın atmosferini birden değiştiriyor, en sevdiğim sayfalar onunla renklenen satırlar diyebilirim.

    Kitaptaki anlatım gibiyim şu an, aklımda o kadar çok şey var ki ifade etmek istediğim, uzun uzun, her önemsiz gibi görünen ama onun kaleminde –vay be, aslında ne kadar da anlamlıymış aslında- dedirten düşüncelerle dolup taşıyorum. Eminim birçoğundan bahsedemeyeceğim ama onların etkisini benzer yaşadığım durumlarda anımsayıp kendimle konuşacağım.

    Kitap, diğer kitaplar arasında en uzun olan ve okuduğum iki kitaba oranla daha dolu dolu ve karmaşık olanıydı diyebilirim. Tabi ardından gelen kitapları okumadığım için nasıl sürprizlerle karşılaşacağım merak ediyorum. İki bölümden oluşuyordu, benim için en akıp giden ve anlaşılır olan ilk bölümdü. Her zamanki gibi ev hayatlarına konuk olup ara ara kendisiyle gezintiler yaparak sayfaları çevirdim. Konuklarla araya gelinen zamanlarda da Dreyfus Olayı’na dair konuşmalara tanıklık ettim. Bu sayfalarda en sevdiğim özellik, her iki görüşü dile getiren tarafın da olmasıydı, birbirini çok güzel dengeleyen konuşmalar okuyucu bir tarafa karşı yönlendirmiyordu. Bu bölümün sonlarına doğru babaannesiyle olan konuşmalar, ona karşı olan hislerini dile getirmesi ve ikilemde kaldığı zamanlardaki çaresizliği beni derinden etkileyen satırlardı. İkinci bölüm, beni en zorlayan kısımdı. Sürekli bir davetten diğerine gitmek beni çok yordu. :) Özellikle de dük, düşes, prensesler vb ünlü konuklar arasındaki üstünlük savaşları arasında kalmak ve sürekli isimlerin artarak çoğalması çok yorucuydu, bazı satırlarda kim kimdi demekten olaya odaklanamayıp satırları birkaç kere okumam gerekti. Kendimi, bir tanıdığın yanında güne gidip de köşede yemek yiyip ortada dönen muhabbetleri takip etmekten yorulan yabancı gibi hissettim. :) Dedikodular arasında arada konuşulan sanat ve edebiyat konuları en sevdiğim kısımlardı. Hazır dedikodu demişken, ben de kahramanımızın aşk hayatı hakkında bir iki laf söyleyeyim hemen, açıkçası nasıl sonlanacak merak ediyorum, kendisinin ölüp bitmiş hallerinden, kozasından yeni çıkan kelebek kadar heyecanlı hallere aniden geçişi beni şaşırtmaya devam ediyor.

    Diğer kitaplarında olduğu gibi bu kitapta da bazı konuşmalar arasında ileride çözümlenecek bazı olayların sinyalleri verildi, merak tohumları ekildi. Umarım merak ettiğim kadar etkileyici satırlar olur.

    Bu arada her kitabında belirtmeden geçemediğim, bana kitabı sevdiren ise tabi ki betimlemelerdi. Yine çok güzel tespitleri vardı, basit bir olayı bile sıradanlıktan çıkarttığı beni kendine hayran bırakan cümle dizilişlerine sahipti. Tabi Roza Hakmen’in takdir etmeden duramadığım eşsiz aktarımını da göz ardı etmeyeyim, ben okurken yolumu kaybettiğim olurken kendisi ne kadar güzel çevirmiş.

    Bu yolculuğuma kısa bir ara veriyorum, en kısa zamanda tekrardan kayıp zamanda iz sürmeye devam edeceğim. Keyifli okumalar.
  • Hayatta zaten yeterince çirkinlik var. Hiç değilse okurken o çirkinlikleri unutsak, daha iyi olmaz mı?
    Marcel Proust
    Sayfa 479 - Yapı Kredi Yayınları, 2018, XII.Basım