Öldü dedi yine. Nasıl oldu bu, diye sordu doktor ama karısı ona cevap vermedi. Sorulan soru taşıyor gözüktüğü anlama uygun olabilirdi, nasıl oldu da öldü, ama aynı zamanda, orada size ne yaptılar anlamına da gelebilirdi, yanıt ne birinin ne de diğerinin yanıtı olabilirdi, öldü, hepsi bu, neden öldüğünün önemi yok, bir insanın neden öldüğünü sormak saçmadır, neden öldüğü zamanla unutulur, yalnızca tek bir sözcük kalır geriye, öldü, ve bizler bu kapıdan çıkıp giden kadınlar değiliz artık, o kadınların söyleyeceği şeyleri biz söyleyemeyiz artık, ötekiler içinse, adlandırılamayan var, adı bu işte, bu kadar.
Kadınların hepsi sağır, kör, dilsizdi, sallanarak yürüyorlardı, önde yürüyenin elini bırakmayacak kadar iradeleri kalmıştı ancak, elini, gelirken olduğu gibi omzunu değil, Neden el ele tutuşarak yürüyorsunuz, diye sorulsaydı, kuşkusuz hiçbiri bunu yanıtlayamazdı, öyle işte, kolayca açıklanamayacak bazı davranışlar vardır hep, hatta bazen zor bir açıklama bile bulunamaz.
Doktor bir ağlama duyar gibi oldu, duyulur duyulmazdı ses, ancak gözlerden süzülüp dudakların kenarına yavaşça akan, orada kaybolup, insanoğlunun anlaşılmaz sevinçlerinin ve acılarının sonsuz çevrimini yeniden başlatan gözyaşları çıkarabilirdi böyle bir sesi.
Konuşma, dedi doktorun karısı yumuşak bir sesle, hepimiz susalım, sözlerin işe yaramadığı anlar vardır, keşke ben de ağlayabilseydim, her şeyi gözyaşlarımla söyleyebilseydim, anlaşılayım diye konuşmak zorunda kalmasaydım.
Olaylar böyle devam ederse, sonunda, en büyük kötülüklerin bile, içinde o kötülüğe sabırla katlanmamıza yetecek kadar iyilik barındırdığı sonucuna kaçınılmaz olarak bir kez daha varacağız.