Kafa karıştırıcı bir çağda yaşıyoruz. On yıllar boyunca maaşınızı biriktirseniz bile ev satın alamayacağınız, kapsamlı bir hazırlık yapsanız bile istediğiniz işi bulmanın zor olduğu ve kılavuzu harfiyen uygulasanız bile yanlış bir kişiyle ters düşmeniz durumunda paylanacağınız bir dünyadayız. Sürekli olarak kim olduğumuzu, nerede olduğumuzu ve yaptığımız şeyin gerçekten hayalimizdeki şey olup olmadığını merak ediyoruz.
Kendimizden hoşlanmadığımızda konuşmak, yemek yemek veya uyumak gibi sıradan işleri yaparken bile, her an sevmediğimiz biriyle karşı karşıya kalırız. Aynaya her baktığımızda, sevmediğimiz birini görürüz. Kendimizi sevmediğimizde, farkında olsak da olmasak da sürekli sinirli oluruz. Kendimizi başkalarıyla karşılaştırır ve çok çaresiz, çok kısa, çok hassas olduğumuz için kendimizi küçümser dururuz. Birinin bütün gün sırtınıza yapışıp kulağınıza, "Sen eziğin tekisin. Hiçbir şeyi doğru yapmayı beceremiyorsun," diye fısıldadığını hayal edin. İşte kendinden nefret etmek budur. Bize saldıranlardan uzaklaşma seçeneğimiz varken, kendimizden nefret ettiğimizde, o eleştirel sesle baş başa kalırız. Bu aralıksız karşılaştırma ve eleştiriler zamanla birikir ve öz saygımızı zayıflatarak kendimize karşı daha da küçümseyici olmamıza neden olur.