Vedalaşırken bile güçlü görünmeliyiz ya… Neden mi? Hani güçlü insanlardık ya biz. Ağlamamalıyız. Yıkılsak bile dışarı gülümsemek zorundayız. Aslında bir zorunluluğumuz yok. Ama biz kendimizi buna zorunluymuşuz gibi hissederiz. Mutlu görünmeye çalışırız… Çok güçlü görünürüm. Ama biliyor musunuz en zayıf olan benim. Içim paramparça, kalbim desem artık hissetmiyorum. Gülüyorum ama ruhum ağlıyor. Mutsuzluk nasıl anlatılır ki? Beni hayata bağlayacak hiç bir şey yokmuş gibi. Ailem var… Her kes yanımda belki… Ama aslında yoklar. Arkadaşlarım var. Onlar da yanımdalar. Ama aslında onlar da yoklar. Çünkü benim neye ihtiyacım olduğunu bilmiyorlar. Benim nerden kırıldığımı, yaralandığımı bilmiyorlar. Benim ne hissettiklerimi bilmiyorlar. Bilemezler de… Dışarı mutluluk saçıyorum çünkü. Sorsanız beni en neşeli ve eğlenceli insan olarak anlatırlar. Oysa eve geldiğimde düşüncelerimden kaçamayan benim, her gece ağlayan benim. En zayıf olan benim… Istiyorum ki sadece gözlerimden anlasınlar yorgunluğumu… Ama öyle olmuyor işte… Burası gerçek hayat, burası masal dünyası değil ki, birisi beni anlayıp ellerimden tutup kaldırsın. Neyse gerçek dünyaya dönelim. Biliyor musunuz ben savaşmaktan bıktım, tükendim. Bu tükenmişliğin, yorgunluğun sebebi ne peki? Ben söyleyeyim… Savaş için canımı ortaya koydum, ama her seferinde kaybettim. Zaten sevdiklerimi kaybetmemek için hep ben savaşıyorum. Insanlarda tık yok. Beni mahveden de bu ya… Ben canımı ortaya koymuşken, insanlar parmaklarını kıpırdatmıyorlar. Diyorum ki kendime biride benim için savaşsa… Beni kaybetmekten korksa… Sevgiyi bana hissettirse mesela… Düşüncesi bile insana kendini değerli hissettiriyor. Insan sevildikçe ve sevdikçe güzelleşir zaten. Değil mi? Sevmek ve sevilmek eşittir aşk. Ama onu da gömdük. Ben artık savaşmayı da bıraktım…