• Ağır kanlı tutsağıyım ben
    Uyku sersemi bir zamanın,
    Ne gün doğumu belli ne gün batımı.
    Sürgit bir gece.
    Başkaları yok.
    Dizelerle işleyip yoğurmalıyım yavan evrenimi.
    Jorge Luis Borges
    Bordo siyah e pub
  • 80 syf.
    ·1 günde
    Bir psikiyatrist incelemesi...
    Bir sanatçının ölümsüzlüğü, kullandığı sembol dilinin gücü ile orantılıdır. Çünkü sembol dili evrenseldir ve her çağda geçerlidir. Kafka’nın bir sabah uyandığında kendisini dev bir böceğe dönüşmüş olarak bulan Gregor Samsa’sı ise buna en iyi örneklerdendir.
    Neredeyse 100 yıl önce Kafka, kapitalist toplumun ulaşacağı noktayı ‘böcekleşmiş insan’ metaforu ile anlatmaya çalışmıştı. Psikolojik açıdan bakıldığında ise böcekleşme, psikotik bir öğedir ve parçalanmayı ve kaybolmayı sembolize ediyordu.

    Aslında Kafka, modern hayata ve kapitalist sisteme ağır bir eleştiri getiriyordu. Değişen toplumsal ilişkileri, kendilerine ve dünyaya yabancılaşan ve yalnızlaşan insanları anlatıyordu. Bireyler önce parçalanıyor, sonra değerlerini yitirerek kaybolup gidiyordu.
    Hatta Gregor Samsa’nın hissettiği baba otoritesinin baskısı bile, sistemin vasat insan üzerindeki baskısına; ailesinin ekonomik sömürüsü ise tepedeki büyük kapital sahibi ailelerin toplumları sömürmesine benziyordu. Çünkü sistemin sahibi olan bu ailelerde ataerkil kafa devam ediyordu. Liberalizmdeki özgürlük ve demokrasi masalları ise, sistem sahiplerinin medya ve sosyal medyası ile seni uyutmasından başka bir şey değildi.
    İNSANIN DEĞERİ, YAPTIĞI İŞ İLE EŞDEĞERDİ

    Modern dünyaya dikkatle bakıldığında, insanların statü göstergesi nesneleri yanlarında istedikleri, ama onları aşağı çekecek şeyleri (aile, arkadaş vb.) istemedikleri görülüyordu (1). Tıpkı böceğe dönüşen Gregor’un istenmemesi gibi…

    Kapital sisteminde insan, fonksiyonu ile özdeşleştiriliyordu. İnsanın değeri, yaptığı iş ile eş değerdi .İnsani özellikler değil, unvan ve maddiyatlar ön plandaydı. Dış görünüşleri ile değerlendirilip, gerçekte ne olduklarına bakılmıyordu .Eğitimli insanlar bile doktor, avukat, mühendis vb. unvanların arkasına saklandıklarını göremiyorlardı.
    Komşusunun külüne muhtaç olan, iyi ve kötü günlerinde sosyal çevresi ile duygusal bağını devam ettirmek zorunda kalan insan ise yok olmaya mahkumdu. Maddiyat ve çıkarlar, duygusal ihtiyaçların yerini alıyor ve bireyin statüsü ne kadar tükettiği ya da ne kadar harcadığı ile belirleniyordu. Tükettiği ürünler ise, bir nesne olmanın çok ötesinde birer anlam kazanıyordu
    İşte bu aşamada Marx’ın bahsettiği ‘meta fetişizmi’ ortaya çıkıyordu. İnsanlar cansız nesnelere, insanların sahip olabileceği nitelikleri atfetmeye başlıyordu .Emeğin karşılığı para idi, insan bir süre sonra emeğine yabancılaşıyordu. Teknolojik ürünlere ve eşyalara, insanlara gösterilmesi gereken saygı gösteriliyordu. Antikalar, arabalar, cep telefonları gibi cihazlar ise ayrı bir önem kazanıyor, hatta seviliyordu. İnsan ise sömürülüyordu. Böyle olunca insanlar birbirinden uzaklaşıyor ve yabancılaşıyordu. Weber’in dediği gibi, önce insanlıktan çıkan birey, sonra Kafka’nın böceğine dönüşüyordu.
    Peki bu gün ki gelinen aşamanın anlamı… Yani sosyal medya neydi?

    Aslında bir böcek network’u idi. Yani, sisteminin böcekleştirdiği insanların bir internet ağı ile birbirlerine bağlanmasından başka bir şey değildi
    bu gün yüz yüze iletişimi bırakarak internet mecralarına kapılan ve paylaşım çılgınlığı ile sosyalleştiğini zanneden bireyler, tıpkı böcekleşmiş Gregor Samsa gibi kendilerine ve çevrelerine yabancılaşıyor, ailesel ilişkileri zayıflayarak yalnızlaşıyorlardu
    böcekleşen Gregor’un büyümesi ve odada hareket edemez hale gelmesi bile benzerdi. Hatta sosyal medyada sahte kimlik yaratma durumu vardır ki; gerçek kimliği ile sahte kimliği iç içe geçen birey, sonuçta kendi özüne yabancılaşıyordu .

    Kitapta Gregor’un vücudu bir böceğe dönüşse de, zihni insan zihni olarak kalıyor ve bir süre sonra bedeni ile zihni arasında bir kopukluk ortaya çıkıyordu .Bu gün internet ve sosyal medyada uzun zaman geçiren kişilerde de neyin gerçek neyin sanal olduğu ayırımı ortadan kalkıyordu. Bu durum beden ile zihin arasındaki bir kopukluk değil miydi?

    GREGOR’UN PENCERESİ, MEDYA VE SOSYAL MEDYA EKRANI MI?

    Peki böcekleşen Gregor’a haz veren tek şey neydi?

    Pencereden dışarı bakmanın ona verdiği özgürlük hissi ...Bu hissi veren bu pencereyi ise, televizyon, bilgisayar ve telefon ekranlarına benzetmek yanlış olmaz. Çünkü sistemin sahipleri bu ekranları ‘dünyaya açılan pencere’ olarak sunmuşlardı. Ama sonra ne oldu? Tıpkı bu pencerenin Gregor’un alışılmış besini haline gelmesi gibi, sosyal medya da nettekilerin besini haline geliyordu.
    Ayrıca romanda çalar saatin durup dinlenmeyen tik takları dikkati çekiyordu. Aslında bu durum kapitalist sistemde değişen zaman kavramını anlatıyordu. Çünkü gün doğumu ve batımı ile tanımlanan gün, mesai saatlerine göre tanımlanmaya başlıyordu. Baharın gelişi ise, çiçeklerin açması ve cemrelerle değil, yaz saati uygulaması ile başlıyordu
    İşte Kafka’nın büyüklüğü de buradan geliyordu. Kullandığı böcekleşme metaforu ise, kapital sisteminde bir asır sonra gelinen aşamayı anlatıyordu.
  • 687 syf.
    ·11 günde
    Yeryüzünün tuzu sizsiniz. Ama tuz tadını yitirirse, bir daha ona nasıl tuz tadı verilebilir? Artık dışarı atılıp ayak altında çiğnenmekten başka işe yaramaz. (İncil: Matta: 5)

    Yeryüzünün tadı, biz. Biz, hepimiz. İnsan-ı kamil olanın tekamülü hayatiyet süresince devam ediyor. Tadı muhafaza etmek. Tadı tuzda muhafaza etmek. Tadı olan bizleri bu yeryüzünde ifsad olmadan muhafaza edebilmek üzerine kurulu. İslam inanınca göre her Müslüman, bir diğer Müslümandan sorumludur. Aslında yan yana geçirdiğimiz, bir süre sınırını doldurduğumuz herkesten sorumluyuz; din ayrımı gözetmeksizin, tadı muhafaza etmek için. Ali Ural, Güneşimin Önünden Çekil isimli kitabında “Bizler İlahi kelimetullahın muhafızlarıyız.” diyordu hâfızlar için. Hafız, yani koruyan. Sözü koruyan, esası koruyan.

    Tuz nedir?
    Tuz, bu yeryüzünün tadıdır. Tadını yitirmesi en zor olandır, kokusunu yitirmesi en zor olandır. En dayanıklısıdır. Yeryüzünün en dayanıklısı; insan. İnsana karşı yeniden insan. İnsan mefhumuna girmek bu yolda biraz tefekkür etmek istiyorum. Etimolojik bağlamda insan, ünsiyet kelimesinden doğmuştur. Anası, sancısı ünsiyettedir insanın. Onun doğumu kanlıdır, biraz tenha bir yerin çığlığıdır.

    *Tenha: Yalnız. Kökeni tan. Kişi manasına geliyor. Tensizlik, bir başka kişiden yoksun olma durumuna deniyor olabilir mi? Tenha kelimesinin kökü tan ise ten ve tin kelimeleri birbiriyle ilintili olabilir mi? Bu yüzden bir başkasıyla olabilme, bağ kurmada tinsel bir yan bulmak daha kolay olabilir mi? Çünkü insan kendi kendiyle ne denli bir bağ kurabilir ilahi manada?
    -Bu sorular burada dursun.-

    Ünsiyet, yakınlık, bağlılık manalarını barındırıyor. İnsan neye yakınlık gösterirse diğer her şeyden de o denli uzaklaşıyor. Ömer Türker bunu Cins dergisi, ocak sayısında şöyle ifade ediyor;
    “İnsan, ünsiyet kazanamadığı şeyden yüz çevirir, uzaklaşır ve nihayet onu unutur. “
    Dünyaya ünsiyet, ahiretten nisyanı getiriyor. Birbirini takip eden birbiriyle ilintili olan ikisi de anlam dehlizlerinde bir uçta bulunan iki karşıt mana.

    Yüce Allah kitabında buyurmuş ki; Allah'ı unutan, bu sebeple de Allah'ın onlara kendilerini unutturduğu kimseler gibi olmayın.( Haşr 59/19)

    Yeryüzünün tuzu; insan. Tuzun tadı; ünsiyet. Ünsiyetin mahiyeti Allah’a duyulursa ancak perde perde açılır. İşte o vakit bir lezzetli tat bırakır. Üstad Bediüzzaman Said Nursi Risale-i Nur Külliyatının Sözler isimli kitabında, Onuncu Söz, sayfa 174’te diyor ki;

    "Hakikî zevk ve elemsiz lezzet ve kedersiz sevinç ve hayattaki saadet, yalnız imandadır ve iman hakikatleri dairesinde bulunur. Yoksa, dünyevî bir lezzette çok elemler var; bir üzüm tanesini yedirir, on tokat vurur gibi, hayatın lezzetini kaçırır."

    Hakiki lezzet, imanda. Tuz lezzetini yitirirse bir ehemmiyeti kalmaz. Demek insanın ehemmiyeti de duyduğu iman lezzetinde saklıdır. Tuz, yeniler, diri tutar. Öyleyse denebilir ki bizi diri tutan, yenileyen tek hazine imandır.

    -Bunun Suç ve Ceza romanıyla ne ilgisi var dediğinizi hissediyorum.-

    Işık.
    Dünyanın ışığı sizsiniz. Tepeye kurulan kent gizlenemez. 15 Kimse kandil yakıp tahıl ölçeğinin altına koymaz. Tersine, kandilliğe koyar; evdekilerin hepsine ışık sağlar. 16 Sizin ışığınız insanların önünde öyle parlasın ki, iyi işlerinizi görerek göklerdeki Babanız’ı yüceltsinler!” (İncil: Matta:5: 15-16)

    Dünyanın ışığı olan bizler. Vahdette kesrete boğulan biz biçareler, kandil yakmak, nurla dolmak hasletiyle yanıp tutuşan bizler. Bir mülkiyet iddiasıyla ömrünü tarumar eyleyen bizler. Cezamızı bir gün muhakkak kavuşacağımızı ümit eden, bundan tek bir an bile şek duymayan bizler. Işığımız, iyiliğimizdir. Bizi iyi yapan, Rahman’a götüren budur.

    Kitap karakterlerini genel manada ele almak istiyorum, son olarak bağdaştıracak ve nihayetlendireceğim.

    Dostoyevski ana karakter olarak Raskolnikov’u seçmiş. İsmin anlamına bakalım:
    Kelime manası bölünmüşlük olan bu isim Raskolniklikten geliyor. Raskolniklik ise 17. yüzyıl ortalarında Rusya’da merkezi kilisenin güçlenmesine karşı çıkan ayrılıkçı bir din hareketi. Ayrılıkçı.
    Burada elimize bir büyüteç alıp irdelemek lazım. Raskolnikov, toplumun ayrık kişiliğini yansıtıyor. Toplumsal eşitsizliği anlatan Dostoyevski bütün çığlıklarını Raskolnikov’un çılgın sakinliğinde ete kemiğe bürüdü.
    Söyleyecek “yeni” şeyler sunan herkes, istisnasız suçlu olmak zorundadır. Aykırılıkları, farklılıkları zaten doğalarında bulunan sürüden uzaklaşma isteği onları suçlu olarak tasvif etmek için yeterlidir. Dostoyevski, Raskolnikov karakteri üzerinden sayfa 318’de “Suç, toplumsal düzenin bozukluklarına karşı bir protestodur.” diyordu. Buna göre, suç bireyden çok onu buna iten çevrenindir. Çevre kimden müteşekkildir? Elbette insandan. Tuzunu kaybeden insan, ışığını ondan evvel yitirmiştir. Aydın ve sosyal demokrat çizgide canlanan Raskolnikov’la birlikte suçu, psikolojiyi, suçlu psikolojisini kelimenin tam manasıyla idrak ediyorsunuz.

    Razumihin ise Raskolnikov’un en yakın arkadaşı. Tüm serkeşliğine, asiliğine, ayrıklığına rağmen her haliyle onu tabii bulan ve elinden geleni ardına koymayan iyilik, insanlık timsali Razumihin. İsmin kökü “razum”; akıl anlamına geliyor. Razumihin de akıllı, öngörülü, gerçekten insan yanını; ışığını ve tuzunu kaybetmemiş bir karakter. Razumihin’i sevmeli, Razumihinlerimiz çok olsun…

    Sonya, sophia’dan gelen bu sözcük bilgi manasını taşıyor. Raskolnikov’un kararmış dünyasının ışığını ortaya çıkaran, tuzunun lezzetini tattıran kişi. Dini öğelerin Sonya ile bu kadar bütünleşmiş olması bu manada yine bir Dostoyevski ustalığını gösteriyor.

    Aslında buraya kadar karakterlerin isminden başlayarak tek tek incelememin nedeni Dostoyevski’nin romanının baştan sona bütün ayrıntılarıyla ne denli işlevsel olduğunu, her bir kelimenin ne denli önemli olduğunu ifade etmek içindi. Gereksiz, işe yaramaz tek bir cümle dahi yoktur. Ara sözlerin hepsi baştan sona öylesine dolu, öylesine yerli yerindeydi ki…

    Şimdi gelelim benim en çok etkilendiğim karaktere; Svidrigaylov. Beni baştan sona öylesine etkiledi ki… Okurken gözümün önünde canlanan, olayın seyrini neredeyse hiç değiştirmeyen ancak demirbaş bir karakterdi bu olağanüstü yapıtta. Svidrigaylov, nefsimizin dışavurumuydu. Bana kalırsa Dostoyevski toplum eleştirisini aşağılık Lujin üzerinden yapmış olmakla birlikte Svidrigaylov’la zirve noktaya ulaştırmıştır. Toplumun zengin-fakir kavramları üzerindeki algısını, pedofilinin para ile normalleştirilebildiğini, genç kızların yarım yamalak beğenilerini aşk ile karıştırmalarını, eksikliklerini tamamlama dürtülerinin yanlış yollarla sağladığını, kadın-erkek eşitsizliğini, konjonktür sebebiyle algının da din eksenli olduğunu ve nişanlı, sözlü, evli tanımlamaları altında her türlü alçaklığın yapılabileceğini, bir insanın idsel dürtülerinin okşandığı takdirde bunun için bir hayvandan aşağı olabileceğini-hayvan aşağılık değil, insanın hayvan olması aşağılık-, benlik duygusunun soğan zarı inceliğinde olduğunu ve bunun için en etkili silahın da övgü olduğunu Svidrigavlov’la anlıyoruz.
    Övgü üzerine biraz da değinmiş olan Dostoyevski’nin aslında benlik duygusunun insanın felaketi olacağı üzerine uzun uzun argümantasyonlarını dolu dolu aktarmış. Övgü, insanın kör olasıca nefsini okşayıp insan yanlarını bir sel gibi alıp götüren gerisinde baştan aşağı çamur bırakan bir pislik. Başlarda, suyun berraklığı insanı korkutmasa da yavaş yavaş bir vartada olduğunu anlarken insan bir de bakmış içinde boğulmuş, tam kurtuldum derken bir de görmüş ki esfel-i safilin. Bir zehirli ok, evet, övgü böyledir.

    Romanla birlikte feminizm anlayışını, toplumsal nezaket kurallarının kadın odaklı olmasının aslında kadınları aşağı görmenin ve onlara bir “kıyak geçmenin” bir dışavurumu olduğunu görüyoruz. Aynı zamanda komün sistemi çok ince ayrıntısıyla ele aldığı ve belki denebilir ki toplum denen hayatın komün hayattan başka bir şey olmadığını, suçlunun da suçlusunun toplum-çevre ekseninde değerlendirmesi de bunun bir sonucudur. Dostoyevski’nin bir sorusu vardı: “Bir komün üyesi, kadın ya da erkek bir başka komün üyesinin odasına istediği zaman girebilir mi, giremez mi? Buna hakkı var mıdır, yok mudur?” Sanırım benim buna yanıtım, kesinlikle girebilir. Komün hayat mülkiyet hakkını ve aidiyet hakkını da komün bir paydada kabul etmiştir. Kadın ve erkeğin özel bir durumda olması müstesna. Kıyafetler ortak maldır, dolaplara kilit vurulamaz, kapılara kilit vurulamaz ve hepsinden önemlisi fikirlere kilit vurulamaz…

    Bu eseri kıymetli yapan temel mesajlarıydı; feminizm, komünizm, kapitalizm, adalet ve skolastik düşünce. Falanster’a hazır olan Raskolnikovların dünyasıdır Suç ve Ceza. Falanster’lar hazırdır, ama toplum buna hazır mı?

    Not: Dostoyevski’nin yaşamını, eserlerini, mesleki başarısını bana anlatan Ali Ural’a sonsuz sevgiler… Yıllardır okumam için ısrarla tavsiye edenlere rağmen Rus edebiyatından korkan bendenizi Dostoyevski’nin bu eserini tanımam için önayak olan eser ise "Güneşimin Önünden Çekil". O esere göre yakında okumam gereken isim Goethe.
    Benim gibi Rus isimlerini aklında tutmakta çok zorlananlar için de şöyle bir link bırakayım;
    https://seyler.eksisozluk.com/...sim-sistemi-kilavuzu
  • “Korkma.
    Korkuyla besliyorlar bu devirde tutsaklığı.
    Gün batımını sev çocuk,
    Gün doğumu kadar.
    Üç kuruş için çalışıyor olmanın,
    Haklı gururu ile yürü memleket sokaklarında.
    Sev ve sevil çocuk,
    Parayla değil sevda.”
  • "Hayatımı boşa geçiriyormuşum, bir gün geriye bakıp yaptığım her şeyden pişmanlık duyacakmışım gibi hissediyorum. Seninle evlenmem ve çocuklarımızın doğumu hariç her şeyden..."

    "İyi de asıl önemli olan bunlar değil mi zaten?"

    "Çoğu kişi için öyle. Ama bana yetmiyor. Giderek de fenalaşıyor. Her gün yapmam gerekenleri tamamladıktan sonra kafamda bitmek bilmez bir sorgulama başlıyor. Bir yandan hayatımda bir şeylerin değişeceğinden korkuyorum, diğer yandan ise değişik bir şeyler yaşamayı arzuluyorum. Düşüncelerim kendilerini tekrarlıyor, artık hiçbir şeye hâkim olamıyorum..."
  • Dudaklarının kenarında güneş ışığı vardı sanki. Yana kıvrılınca, elmacık kemiklerinde en güzel gün doğumu yaşanırdı.
  • Her güneş doğumu bambaşkadır. Renkleri, tonları ve ruhunda bıraktığı etki. Her gün yeni bir hediyedir.