• Gonca, annesiyle babası mahkemeden bekar birer insan olarak ayrıldığı gün on bir yaşındaydı. Sonra çok döndü dünya, çok şey değişti. Yapraklar yeşerdi dallarda ve soldu baharlarla bir. Döküldü. Gonca tüm yaprakları toplayıp tekrar takmak isterdi dalların sivri uçlarına, o zamanlar bir aileye sahipti. Şimdiyse bir enkaza. Ağaçtan yapraklar düşer de takvimdekiler durur mu? Durmadı, onlar da döküldü elbet. Hem de yaz demeden döküldü, güz demeden. Dökülen her yaprak Gonca'ya can oldu. Serpildi, büyüdü Gonca da. İlçesindeki yatılı okulda ikinci senesine başladı. Geçinememişti babasının ikinci karısıyla. Üvey anne tanımını bile içselleştirememişti o kadına karşı. Üvey de olsa ana bilmek o kadını, koydu Gonca'ya. Evde o kadınla, açılmadan solacak gibi olunca Gonca, yatılı okula aldılar kaydını. İtiraz edemedi babası da.

    Gonca gidince babaannesi de kalamadı o evde. Ormana bir tahta ev diktiler bir hızla. Bir kuyu buldular su için. Elektrik yoktu, çok da lazım olmuyordu zaten Hafize Ana'ya. Radyosu yetiyordu. Ormana vurmadığı için ezanın yankısı, radyodan takip eder oldu namaz vakitlerini. İyiden iyiye silmemek için gönlünden, aylarca canında uyuttuğu oğlunu, uzak kalmayı yeğledi Hafize Ana oğlundan. Oysa ilk geliniyle ne de iyiydi arası. Hatırladıkça sancıdı o mazinin yarası. Ama kader dedi ve sustu. Ötesi yersizdi, yurtsuzdu.

    Şimdi duydu ki Gonca, iyi değilmiş nenesi. O da düşmüş iyice güçten kuvvetten. Oğlundan da medet uması yokmuş Allah biliyor ya. Gerçi her cuma uğrarmış mutlaka, sorarmış var mı bir arzusu diye ama bir şey demezmiş Hafize Ana. Kendi görürmüş işini çoğunluk. Ama kasabaya son vardığında onu iyi görmemiş Gonca'nın ortaokuldan arkadaşı, haber etmiş Gonca'ya. Bir görsen iyi olur demiş. Duramamış Gonca. Ertesi gün başlayacak olan sınavları görmemiş gözü. En büyük sınav bilmiş nenesine gitmeyi. Dersine bir gün geç girmeyen, devamsızlığı koca bir sıfır olan Gonca, kaçıvermiş o gece okuldan. Bu uğurda en sevdiği hocasına yalanlar söylemiş, onun başını derde sokacağını bile bile kaçmış oradan.

    Nöbetçi öğretmen, yatağında Gonca'yı değil de kendisine bıraktığı notu bulduğu sabah mart ayına uyanmış evren. Mart ayı, dert ayı demişler. Ancak hakikatin bu kadar hızlı yerini bulacağını ne Gonca ne de öğretmen tahmin edebilmiş. Geceyi bir hastanenin acilinde geçirmiş Gonca. Hastane koridorundaki banklarda. Koridordaki tüm yaşlı kadınlarda nenesini görmüş. Ne çok acı var diye düşünmüş, acı saat takmaz mı diye düşünmüş, nenem şimdi nasıldır diye düşünmüş. Düşünceler ağırlaştıkça göz kapakları da ağırlaşmış. Gece bir hastane bankında uyuduğunu fark edince şaşmış kendine Gonca, yokmuş hayatında böyle uçarılıklar, biraz daha büyümüş hissetmiş kendini. Hastane kantininden aldığı iki poğaçayı yiye yiye çıkmış hastaneden. Vurmuş kendini yollara.

    *

    Yaşar Efendi, geçen aralık ayında beş bin dolar borç aldığında dolar dört lira bile değilmiş. Ödeme yapması gerektiği mart ayı itibarıyla ise yedi lira dolaylarına tırmanmış. Zaten can çekişen kundura dükkanını son bir hamleyle kurtarmak için aldığı beş paralık borç durduk yere on lira olunca Yaşar Efendi iyiden iyiye kendini karanlık bir umutsuzluğun ortasında bulmuş. Hiçbir ölümü, doğumu, düğünü kaçırmayan Yaşar Efendi, kasabalının kalender bildiği, dürüst bildiği, namuslu bildiği Yaşar Efendi, otuz yıl sonra bir hacme sahip olduğunu düşündüğü adı kötüye çıkmasın diye, adı çıkılası işler tasarlamaya başlamış. Son on beş gündür beyninden ısırık ala ala dolaşan kırmızı karıncalar sonunda beynini tamamen yemiş. Gurur ve çılgınlığın kesişmesiyle yanlışlıklar tragedyasının perdeleri de açılmış olmuş.

    Hiçbir şey karşılıksız değil dünyada. Ölüm bile elinde faturayla, makbuzla geziyor. Yakılmak istersin para sorarlar, gömülmek istersin para. Bunu Yaşar Efendi de iyi biliyor. Ve artık ölümün mırıltısı kulağında çınlayan ihtiyarların, kefen parası diye iyi bir para tuttuğunu kenarda, iyi biliyor Yaşar Efendi. Geçen hafta çaya gittiğinde Dursun Amca'yla Şerife Tezye'ye, döşeklerinin başındaki musaftan iki bin lira çıkmıştı. Bu ilk hırsızlığıydı, en zoruydu. Kefensiz gömülen mi var diye rahatlattı içini, bulunurdu bir şekilde kefeni de parası da. Ölüm için saklanan para, yaşam için didinenlerin olsa fena mıydı? Şimdi bir ağacın gövdesine yaslanıp ormanın içindeki tahta evi izlerken, yine bu karanlık avunma cümleleriyle içindeki aydınlığı boğmaya çalışıyor.

    Düşünceli ama kararlı baktığı ev, kasabaya elli yıl önce gelin gelen Hafize Ana'nın evi. Daha el kadarken babasının dayağından kaçıp eteğinin altına saklandığı Hafize Ana. Sevip saydığı, ara ara hoşbeş edip ihtiyar çağındaki yalnızlığını örselemeye çalıştığı Hafize Ana. Çok hakkı vardı üstünde Hafize Ana'nın, çok yardımı dokunmuştu ona. Şimdi ondan son bir yardım alacaktı. İstese verirdi belki ama kendi alacaktı, dönmüştü bir kere gözü. Baktığı evin kapısı açıldı ve içeriden hafif kamburuyla ağır ağır Hafize Ana çıktı. Evden epey uzaklaştığını görünce kendisi eve epey yaklaştı ve kilitli olmayan kapıyı açarak içeri girdi.

    Günün tek haneli saatlerinde Gonca, içinde neyle karşılaşacağını bilmediği bir ormanın girişine baktı ve sonra o ormanın bir parçası oldu, içine girdi. Korkusu vardı, tedirgindi ama tereddütü yoktu. Baktı, korktu, girdi. O ormanın içine girdikçe ormana dair korkular da onun içine girdi. Korktukça hızlandı, hızlandıkça korktu. Ve artık koşarcasına ilerlediği bir anda hemen baş hizasındaki bir dalı fark edemedi. Dala çarptı ve yere düştü. Önce sivri bir acı hissetti, sonra bir ağırlık, uyuşukluk, ardından da bir sıcaklık kafasında, kan sıcaklığı. Alnıyla saçının kesiştiği bir yere çarpan dal parçası, kafasındaki tülbenti kana buladı. Bir süre öylece yattığı yerde kaldı Gonca. Sonra bir uluma çarptı kulağına, bir kurdun ağzından çıkan. Çocukluğunda dinlediği kurt hikayelerini hatırladı ve ağır ağır doğruldu uzandığı yerden. Doğrulduğunda fark etti kafasından sızan kanları. Çok sevdiği ağaçlar onu kanatmıştı, babasını hatırladı. Belli bir hızla ilerledi bir süre, ayakları kadar gözlerini de çalıştırdı bu kez ve kulaklarını. Daha dikkatliyidi.

    Yaşar Efendi kibrit kutusu kadar evde aradığını hala bulamamıştı. Tam vazgeçip gitmek üzereyken kırmızı kafalı bir şeyin eve doğru yaklaştığını gördü. Korktu. Eve gelmemesini umup görünmemeye çalıştı. Eli boş döneceği bir iş için bu kadar tehlike fazlaydı. Ancak Yaşar Efendi'nin istemediği şeylerin yaşanması bir silsile olmaya başlamıştı. Kırmızı başlıklı kız doğrudan kulübe eve doğru geliyordu. Biraz daha yaklaştığında o yaralı kızın Gonca olduğunu fark etti. Artık Gonca'yı bir şekilde atlatıp oradan ayrılmaktan başka çaresi kalmamıştı. Az evvel paraları ararken dağıttığı yazmalardan birini kafasına geçirip yorganın altına kapandı.

    Gonca eve girdi. Babaannesini yatakta uyur vaziyette gördü. Kendisi de yorulmuştu ve yaralanmıştı. Kandan kızıllaşmış tülbentini çıkardı. Yüzündeki kanları temizledi ve bir iskemleye çöktü. Odanın dağınıklığına baktı. Babaannesi evi toparlayamayacak kadar hastaydı demek. Bir süre dinlendikten sonra dağınıklığı kabaca toparlamaya başladı. Başını çevirir gibi olan babaannesine seslendi. "Nenecim ben geldim, nasılsın?" Yaşar Efendi de çok severdi Gonca'yı. Onu büyüdüğünde gelini olarak hayal ettiği çok olmuştu. O yüzden ona ve kendi itibarına zarar vermeden bu keşmekeşten bir an önce çıkmak istiyordu. Kimliğini açık ederse hırsız girmişçesine dağınık evdeki varlığını açıklayamazdı. Gonca'nın seslenmesine bir inlemeyle cevap verdi yorganın altındaki. Bekleyecekti, uygun bir anı yakalayıp tüyecekti evden. Başka türlü bir çözüm gelmiyordu aklına. Ancak yaşadığı şok ve acı yatışmaya başlayan Gonca kendinde artık başkalarının acısıyla ilgilenebilecek bir güç bulmaya başlamıştı. Bir kez daha seslendi ve yatağa doğru ilerledi. "Nene, nene bir ateşine bakayım." dedi elini yorgana uzatıp. Teşhisi doğruydu Gonca'nın, yorganın altındaki hem korkudan hem vicdandan ateşler içindeydi o an. Onu yaptıklarından daha çok korkutan şey birazdan yapmak zorunda kalabileceği şeylerdi. Bir kez daha inledi yorganın altındaki ve huysuz bir şekilde kıpırdattı yorganı. Gonca yatağa iyice yaklaştı, Yaşar Efendi bunu sezince görünmeden kaçmak için yorganı Gonca'nın üstüne fırlatıp yataktan çıktı. Tam başarılı bir şekilde evden ayrıldığını düşünürken bir ses duydu: "Yaşar Amca!" Yaşar Efendi artık bütün bütün efendiliğinden sıyrılmak zorundaydı Yaşar Efendi ismini daimi kılmak adına. Gonca'nın bu tanıklığı onun sanıklığına dönüşecekti ancak ortada bir tanık kalmazsa sanık da kalmayacaktı. Bu cihetle düşünmeden, bir karardan çok refleksle Gonca'ya saldırdı.

    Kendini Yaşar amcasından kaçar halde bulunca ne düşüneceğini, ne yapacağını bilemedi Gonca. Hayat ona tüm kötü sürprizlerini arka arkaya sunuyordu. Yaşar Efendi de hareket ettikçe bataklığa saplandığının farkında olan bir insan bilincinde, artık bir saniye sonrasını dahi düşünmeden, tamamen güdüleriyle yön veriyordu eylemlerine. Artık kendini tanıyamıyordu, dışarıdan üçüncü bir göz olarak hayretle ve öfkeyle izliyordu kendini. Tarih tekerrürden ibaretti. Gonca, Yaşar Efendi'den kaçarken bir kez daha bir ağacın dalına toslayıp bilinci kapalı bir şekilde yere devrildi. Yaşar Efendi, Gonca'nın boynuna dolamak için kemerini çıkardı. Geçen hafta ilk hırsızlığını yapan Hırsız Yaşar Efendi, birazdan ilk cinayetini işleyecek ve Hem Katil Hem Hırsız Yaşar Efendi'ye dönüşecekti. Bunun, isminin önündeki son melun sıfat olmasını umdu ve Gonca'nın üstüne çömeldi. Sağ gözünün kenarından inci inci yaşlar dökerek Gonca'yı boğarken yabani bir hırlama bir an duraklamasına neden oldu. Bir kurt hırlaması. Yaşar Efendi kurtla göz göze geldiğinde artık daha fazla kötülük yapamayacağına sevinerek kendini kurdun bağışlayıcı olmasını dilediği dişlerine bıraktı.

    Gonca, az evvelki toslaması daha sert gerçekleştiği için yaşadığı son saatleri hatırlayamadı. Yalnızca burnunda Yaşar amcasının ve seneler önce ölen dedesinin kokusu vardı.
  • Ağır kanlı tutsağıyım
    Ben uyku sersemi bir zamanın,
    Ne gün doğumu belli ne gün batımı.
    Sürgit bir gece.
  • Sizler yeni bir gün doğumu bekleyebilirsiniz, benim buna gücüm kalmadı.
  • Yine bir saçmalık tufanında ilerliyorum,
    Nerede gün doğumu...
  •   " Gün doğumu nerede başlar ? "
  • Vakit sanki gün doğumu...