Günün Sorusu..
Büyüdüğünüzü ne zaman anladınız?
(Ben bayramlarda harçlık verilmediğinde)

Günün Sorusu
Sevdiğiniz adamın/kadının gözünüz önünde ölmesi yada sizin ölmeniz hangisini seçersiniz?

Vildan Yılmaz, Ben Bir Gürgen Dalıyım'ı inceledi.
 20 Nis 15:09 · Kitabı okudu · 3 günde · 10/10 puan

Öncelikle bu tam olarak bir inceleme sayılmaz, ki zaten incelemeye kalemim yetmez. Bu küçük bir kızın anılarına yolculuk. Ailesinin taşınma kararına karşı çıkamayıp, yine aynı ilçe içinde kalmanın tesellisi ile pencereden izlediği yeşil bahçeye ve eve veda eden bir kız.

Kendi kendine “Hiç sevmicem bu yeni evi, kapısı eski, merdivenleri de dik zaten, boyası da dökülmüş, sokak çok gürültülü” diye sözler veren bu kızımız, balkondan gözüken ufacık bir deniz manzarasına tav olup, bu sözleri yemesin mi? Yesin tabi, neticede ufacık gözükse de deniz denizdir.

İşte o denizin hülyalarına dalan kızımız, kadrajına giren ağaçlarla beraber durumun o kadar vahim olmadığına karar verir; balkondan gözüken 9 ağaç, yeşil bir bahçe etmese de Allah var güzel manzaraydı. Hele rüzgarla beraber dans etmeleri yok mu, tam bir şölen...

Günler denizciğin dalgasıyla, esen rüzgarla, dans eden ağaçların seyri ile geçerken, insanlık yeni bir icat buldu: Polen. Her yerde polen var; her sokakta, her mahallede, hatta evlerde bile. Resmen İstanbul'u polenler basmıştı. E tabi buna bir hal çare bulunması gerekiyor derken beklenen çare geldi; keselim gitsin, poleni olan ağaçlara budama yapılsın. “Yapılsın tabi, budama sonuçta ne olabilir ki?” dememek lazımmış; çünkü ağaç budamanın, ağacı kökünden kesmek olduğunu sananlar da vardı. Şunun burasını budayalım, bunun şurasını, dal kalmadı ise gövdesini keselim, kurur bu zaten falan derken 9 ağaçtan kala kala 3 tanesi kaldı. Neden kestin sorusu ise tam bir ileri görüş simgesi; bir ağaçtan ne olur ki? Ne olmaz ki?

Ama asıl problem bizim kızın kafasındaydı; ağaçları canlı zannediyormuş zavallı. Çok sevgili çevre faktörü bu duruma el atıp gerçekleri bir bir anlattı tabi. Anlatılanlar bizimkinin kafasına pek yatmadı; tam fotosentez falan diyecekken, sen küçüksün sözü eline verildi hemen.

Kalan üç ağaç ile yetinen kızımız, yıllar sonra okul yolunda bir dede ile karşılaştı. Ama öyle tonton, tatlı olanından değil. Eli bastonlu, takım elbiseli, koltuğunun altında bir evrak çantası gelene geçene çarpıp, avazı çıktığı kadar bağıran biri. Karşısındaki çarpsa da bağırıyor, kendi bilerek çarpsa da; “Sen suçlusun, sen de suçlusun. Senin yüzünden”. Herkesin dilinde tek bir soru; “Deli midir, nedir?” Sonra birden bire ayağı tökezleyen adamcağız yol kenarındaki ağaca çarptı. Eyvah, gitti ağaç diye düşünürken adamın ağzından çıkanlarla herkes şok; “Özür dilerim, çok özür dilerim. Seni görmedim, gerçekten.” Gülüşmeler, zırdeli demeler, alay dolu sözler havaya savruldu birden.

Bu olay o kadar çok konuşuldu ki okul gündemi bile değişti; insan hiç ağaçtan özür diler mi ya? Öyle bir yayıldı ki bu deli dede, günün birinde bu kızımızın felsefe dersine bile konu oldu. Çok sevgili Mustafa Hocası o naif sesi ile “Vicdan nedir? O amcayı siz de gördünüz mü?” diye sordu. “Vicdan işte o adam.”

Eğer söylenti doğru ise deli denilen o amca eski bir hakimmiş ve kırdığı kalemler peşini hiç bırakmamış. Hatta kalemini kırdıklarından bazılarının eski öğrencileri olduğu bile söylenirmiş. Kanun için diyerek kalem kırarken günün birinde oğlunun da kaleminin kırılması ile ipin ucu kopmuş, sonra vurmuş kendini yollara.

Mustafa Hocanın sınıfta anlattıkları akıllarda kaldı, empati kuruldu, vicdanın ne olduğu üzerine düşünülüp tartışıldı ama adamın “ağaçla” konuşmasına bir türlü anlam verilemedi. “Neden? Ağaç canlı değil mi? Neden konuşmasın” “Ama ağaç ona cevap verip konuşamaz ki hocam” “Peki bu, onun canlı olduğu gerçeğini değiştiriyor mu?”

Hayır, değiştirmiyor. Hasan Ali Toptaş, kitabında bu gerçeği yüzümüze yüzümüze çarpıyor. Dünyada sadece biz nefes almıyoruz, biz yaşamıyoruz, biz konuşmuyoruz, biz acı çekmiyoruz. Sadece bizim canımız yanmıyor. Hikayedeki gürgen ağacı sadece bir ağaç değil; sen ne anlarsan ona bürünür.

Bir gecede yok edilen zeytinliklerin, otopark yeri için kesilen ağaçların, bir kamyonun arkasında sürüklenen köpeğin ya da kuyruğundan sallandırılan kedinin bu kitapta anlatılanlardan hiçbir farkı yok.

Kovulma korkusu ile her gün işine gidip gelen işçinin ya da gözlerini dilini bilmediği bir ülkenin mülteci kampında açan o çocukların kitaptaki gürgen ağacından; onları bu duruma düşürenlerin de eli baltalı oduncudan bir farkı yok.

“Kötünün kötüsü olacağına, kötünün iyisi olsun” diyen biz insanlar, yine biz insanların hayallerini ve geleceğini gözümüz hiçbir şey görmeden baltalıyoruz. Asıl delilik, bu körlük işte.

Gözünüzü dört açarak okuyun. Çoluğunuz çocuğunuz varsa dizinizin dibine oturtup okutun. Sadece bir gürgen ağacının değil, sizin de hikayeniz olduğunu bilerek; kalan 3 ağacın hatırına umut ederek okuyun.

Anıl, Uzun Sürmüş Bir Günün Akşamı'ı inceledi.
 20 Mar 21:14 · Kitabı okudu · 1 günde · 9/10 puan

Kitabın ismiyle başlayalım. Hafızalarımızı, edebiyat tarihine adlarıyla damga vurmuş kitaplar için yoklayalım istiyorum. Gün Olur Asra Bedel , Fakat Müzeyyen Bu Derin Bir Tutku , Bir Tereddüdün Romanı… Bunlar benim aklıma gelenler ama yazımı okuyanların hafızalarında yer eden kitap isimlerini de merak etmiyor değilim. (Yoruma ekleyebilirsiniz.) “Uzun Sürmüş Bir Günün Akşamı” eserini de bu gruba ilave etmek gerek değil mi sizce de! Kitabın ismini okur okumaz zihnimizde bir şeyleri kurcalamıyor muyuz yahut zamanın teklediği hatta duraksadığı günlerimiz hatırımıza gelmiyor mu, geliyor da sorgulamalarla, düşüncelerle boğuştuğumuz akşamların hayatlarımıza ne derece yön verdiğinin mi farkında değiliz yoksa?

Kitabımız esasen bir kaçışı anlatmaktadır. Kaçışı… ama sonra kendine varışı yani bir anlamda karakterin iç dünyasına yolculuğunu… 3 hikâye mevcut; Ada, Tepe ve Dutlar.

“Ada” öyküsü, Andronikos’un geçmişinden kaçışına ev sahipliği yapıyor. Kilisede kendi halinde bir keşiş olan Andronikos, kiliseye dış müdahalelerin olduğu gerçeğini fark ettiği zaman aslında kutsal addettiği ve asla sorgulamadığı ritüellerini, alışkanlıklarını ve davranışlarını artık sorgulamaya karar veriyor. Tek tek her bir şeyi sorguluyor da. Kendi gerçeklerini bulan ana karakterimiz, geçmişinde kendine inandırdığı yalanların aydınlığa kavuşması ile ne yapıyor dersiniz? Yeni yalanlar mı üretiyordur yoksa bu yalanlar silsilesine bir son mu veriyordur?

Karakterimizin inancını sorgulaması ile müthiş aforizmalara da şahit oluyoruz;

*Düşüncesinin sınırlarını çizen, öteden beri çizmiş olan birtakım kavramlar var. Şimdi farkına varıyor.

*Baş kaldırmak içinse, bir şeyi benimsemek, ciddiye almak, ona bağlanmak, o bağlılığın yükünü duymak gerekmez mi?

“Tepe” öyküsü araya zaman girmiş haliyle “Ada” öyküsünü tamamlar nitelikte. Burada da İoakim’in sorgulamalarına tanıklık ediyoruz. Bir diğer yandan Andronikos’un akıbetini de öğreniyoruz.

“Dutlar” ise diğer iki öyküden tamamen bağımsız olmakla beraber dış güçlerin arsız etkisini, karanlık siyasi zamanların atmosferiyle öykülüyor. Biraz, “Gece” kitabını anımsattı.

Sıra geldi Bilge Karasu’nun diline. Bana göre dil estetiği açısından bakıldığında Türk Edebiyatında çok ayrı bir yeri olması gereken yazardır Karasu. Şu yoruma dikkat buyurur musunuz;

“Bilge Karasu'nun diline, dünyasına ilişkin yeterince yazılıp çizilmedi. O'nun, modern Türk edebiyatının en zengin yazarının dili kullanış biçimi, nesneleri, onlarla ilişkisini, nesnelerin arasındaki ilişkiyi adeta bir dalgıç gibi derinlerde seyrederek anlatması bana daima ilginç görünmüştür. Bu dil, çok katlıdır, uzantıları, kapsadıkları ve öteledikleri bakımından üzerinde dilbilimsel çalışmaları gerekli kılar.

Karasu'nun 'kapalı' metinlerin yazarı olduğu kanısı yaygın olmakla birlikte, böylesi derin bir yazar üzerinde yeterince durulmamış oluşu, bana, edebiyat düşünürleri açısından ne denli çorak bir toprakta bulunduğumuzu da düşündürmektedir. Dilden, dilin gövdesinden, o gövdeden göğeren filizlerden, onlardan uç veren dallardan, kökenden, köklerden, kökün kılcal uçlarından, dil oyunlarından, olayın dilde nasıl olup bittiğinden söz edilmesi gerektiğinde, bence karşımıza ilk çıkan yazar Bilge Karasu olmalıdır.”

--------------------------------------------------------------------

Şöyle Necip Gerboğa Hocam gibi incelemeye set çekeyim de biraz kitabın dışına çıkalım konusundan çok fazla uzaklaşmadan. Konu, inancın sorgulanmasıydı değil mi? Bugün bir video izledim; “Neden Müslümansın sorusu temalı.” (https://www.youtube.com/watch?v=yC07HDurvAw) Cevaplar ne kadarda vahim ne kadarda sorgulamadan uzak ve ne kadarda geleneksel…

Halk böyle inanırsa, inanç üzerinden propaganda haliyle kaçınılmaz olur. Bir zaman sonra artık inandığın şeyin arkasında ne var merak etmezsin bile çünkü bir kere ipleri vermişsin bir başkasının eline. Bu iplerinden kurtulan kaç kişiyiz? Kaçımızın gerçekten kabul edilebilir gerekçekleri var? Kaçımız karşı düşünceleri saygıyla dinliyor veyahut korkmadan açıp okuyoruz?

Sorgulamaların sorgulandığı bu kitabın incelemesini de sorgulamalarla sonlandırmış olalım. Herkese keyifli okumalar dilerim. Öneririm.