• 256 syf.
    ·6 günde·Beğendi·Puan vermedi
    Kitap çocuklarımızın beş sevgi dili olduğundan ve bunları keşfedersek, evlatlarımızın onlara olan sevgimizden emin olacaklarından ve bu sevgi dillerini bulmamız için bize verilen ipuçlarını anlatıyor.. 

    Öncelikle bilmemiz gereken her çocuğun sevgi deposu dolu olacak yani baskın sevgi dili hangisi olursa olsun her çocuk bu 5 Sevgi dilinide görecek, hissedecek sonraki aşama baskın sevgi ile onunla daha kaliteli ilişki kurmak.. Bu 5 Sevgi nedir peki?


    Birinci baskın Sevgi dili fiziksel temas.


    ikinci baskın sevgi dili olumlama sözleri.


    Üçüncü baskın Sevgi dili kaliteli zaman.


    Dördüncü baskın Sevgi dili hediyeler.


    Beşinci baskın Sevgi dili hizmet eylemleri.

    (Teker teker açıklamalarını yapmıyorum kitabı alıp okuyun çünkü her sarılma fiziksel temas yada her karşılıklı sohbet kaliteli zaman değil..Yada baskın Sevgi dili hediye olduğunu düşündüğünüz çocuğunuza verdiğiniz belkide rüşvet)


    Önemli nokta şu;baskın sevgi dili olumlama sözleri olan bir çocuğa ne kadar sarılsanız,onunla ne kadar vakit geçirseniz,hediyeler alsanız da sizin onu yeterince sevmediğinizi düşünebilir. Çünkü onun anladığı dil;onun sizin için ne kadar önemli olduğunu duymak,yapılan davranışın takdiri...vs gibi ya da tam tersi baskın Sevgi dili fiziksel temas olan bir çocuğa ne kadar güzel sözler söyleseniz de eğer onu arada sarılıp öpmüyorsanız, onunla güreşmek,gıdıklaşmak gibi şakalar yapmıyorsanız tarafınızdan yeterince sevilmediğini hissedebilir. 

     Kitap bütün anne babaların, eğitimcilerin kesinlikle okuması gereken bir kitap.. Tabii ki her çocuğun baskın sevgi dilini bulmak eğitimciler için çok zor ama eğer manevi bir eğitim veriyorsanız kesinlikle bilmeniz lazım.

    Mesela -Her koşulda dikkat etmek lazım ama-  baskın sevgi dili olumlama sözleri olan bir çocuğu siz sözlerinizle Allah muhafaza dinden bile soğutabilirsiniz… 


    Hani efendimizin dediği gibi;

    “İnsanlara akılları nisbetinde konuşun.” yada 

    “Ey İbn-i Abbâs! İnsanlara akıllarının almayacağı bir söz söyleme. Zîrâ böyle yapman, fitneye düşmelerine sebep olur.” 


    Veee son olarak Mevlana'nın bir sözü ile de tüm  kitabı özetleyebiliriz aslında;


    “Körler çarşısında ayna satma, sağırlar çarşısında gazel atma!”
  • 384 syf.
    ·7/10
    Kalbim Binlere Katıldığında |3+/5|

    Bir engelli kişinin yaşadığı problemler hala kitaplara tam olarak aktarılamıyor. O kadar zor ve anlaşılıp anlatılması güç durumlar ki, kitaplar hala bu konulara değiniyor. Kalbim Binlere Katıldığında, bu kitaplardan biri. Asperger sendromuna sahip Alvie isimli bir kadın karakterin hayatından bir dönemi okuyoruz.

    Alvie, probleminden ötürü çocukluğundan beridir birçok sorunla karşılaşmış, çocukluğunun son dönemlerinde annesini trajik bir biçimde kaybetmiş bir kız evladıdır. Kendisi gibi çocukların kaldığı bir evde kalmak istemediği için, mahkemeye gider ve on yedi yaşında kendisine reşitlik verilmesini ister. Böylelikle kendi evine çıkabilecek, çalışabilecek ve kalmak istemediği o evde ikamet etmesine gerek kalmayacaktır.
    Hikayemiz Alvie’nin bir süredir kendi evinde yaşamasıyla açılıyor. Bernhard isimli bir doktorun sabit aralıklarla gerçekleştirdiği değerlendirmeleri ile birlikte tek başına yaşamakta ve bir hayvanat bahçesinde çalışmakta. Kitabın asıl konusu, Stanley isimli cam kemik hastalığına sahip bir oğlan ile yaşadığı ilişki serüveni. Cam kemik hastalığı; adından da anlaşılabileceği üzere, kemiklerin tıpkı bir cam kadar hassas olup kırılgan olmalarıdır.

    Hayatın iyi davranmadığı iki gencin hikayesini okuyoruz. Biri zihinsel bir problem yaşar iken, diğer karakterimiz fiziksel bir problem yaşıyor. Alvie, insanlarla ilişkisini daha beşinci dakikasından bozacak bir şey yapmamak için soğuk terler dökerken, Stanley ise sokakta dolaşırken bir yere çarpıp kemiğini kırmamak için soğuk terler döküyor.

    Birbirine benzeyen ama bir o kadar da benzemeyen iki karakterin ilişkisi görmek enteresan geldi. Hikayenin, birinci ağızdan anlatılması da bu enteresanlığı arttıran hususlardan biri. Sendromlu birinin zihninden o hikayeye şahit olmak farklı bir deneyim sunuyor. Alvie gerçekten Asperger sendromlu biri gibi mi davranıyor yoksa farklılıklar var mı bilmiyorum. Tek bildiğim, kitabın kendi yarattığı evrendeki kuralların dışına çıkmıyor.

    Kitap boyunca, ana karakterimiz sinir olmanızının mümkün olduğu kararlar alıyor ve uyguluyor. Ancak kararları alırken ne düşündüğünü, nasıl bir motivasyon ile yaptığına bizzat tanıklık ettiğimiz için daha farklı bir biçimde ele alabiliyoruz karakterin yaptıklarını.

    Olay örgüsü çok orijinal değil. İki karakterin ilişkisinin anlatıldığı her kitapta aşağı yukarı olan olaylar gerçekleşiyor. En büyük farkı, Alvie’nin sendromundan ötürü gelen ‘ilişki hakkında hiçbir şey bilmeme durumu’nun getirdiği bazen komik bazen dramatik sahneler. Onların haricinde, karakterlerin diyaloglarından biraz sonra ne yaşanacağını az çok tahmin edebiliyorsunuz. Ben, bu tarzda pek fazla kitap okumadığım için sıkıntı olmadı.

    Normalde de alacağım bir kitap değildi, beş liraya görünce bir şans vermek istemiştim. Beş liranın hakkını verdi. Ancak kendi fiyatının hakkını verir mi emin değilim.

    Eğer toplum tarafından dışlanan kişilerin hikayelerini ve ilişkilerini okumaktan hoşlanıyorsanız tavsiye edebilirim. On beş yaş üstü için tabi. Karakterimiz, ilişkiler hakkında hiçbir şey bilmediği gibi cinsellik hakkında da hiçbir şey bilmiyor. Bu da, on beş yaş altı kişiler için pek uygun olmayan sahnelerin ortaya çıkmasına neden oluyor. Bu kitaba yakışmamış veya olmamış bir şey değil.

    İnsanı rahatsız ettirecek kadar olduğunu düşünmüyorum. Burada bir karakterin bir kavramı keşfetmeye çalışması söz konusu ve bu keşfinde bize olağan dışı gelen davranışlarda bulunacak olması normal.

    Ki kitapta Alvie yalnızca bir kavramı keşfetmiyor. Bir genç kızın; sorumluluk, iletişim, duygular gibi farklı farklı kavramları öğreniyor oluşuna şahit oluyoruz.

    Güzel bir sürpriz oldu benim için, Kalbim Binlere Katıldığında. Okurken sıkılmadığım, beklediğimden daha iyi çıkan, bittiğinde aşırı etkilenmediğim ama her şeyin sonunda; ortalama bir kitap olarak kitaplığımda yerini aldı. Karakterlerin farklılığı, bu farklılığı yansıtışı güzeldi. Olay örgüsünün biraz klişe ilerlemesine şaşırmadım. Çift hikâyeleri zaten pek orijinal olamıyor. (Belki de olmak istemiyor.)

    Kimseyi toplumdan dışlamayacağımız güzel günler dileğiyle. Kendinize iyi bakın.
  • Bırakıp gitmek kolaydır ama emin olun kalıp mücadele etmenin yolu da sonu da güzel...
  • 80 syf.
    ·2 günde·Puan vermedi·
    Siz bilgeler, yüksek ve derin bilgili
    Sizler ki derin düşünür ve bilir misiniz
    Nasıl, nerede ve ne zaman, çiftleştiğini her şeyin
    Niçin sevişildiğini, öpüşüldüğünü?
    Siz ulu bilgeler, yüzüme söyleyin!
    Kafa patlatın bakalım, bana ne olduğuna
    Nerede, nasıl ve ne zaman,
    Niçin başıma geldiğine bunların, hadi kafa patlatın!


    Kitaba bu cümlelerle başlayan Schopenhauer, Aşkın metafiziğini açıklarken “aşk” denen şeyin yalnızca türün korunması için gerekli olduğunu savunuyor, ve bunun bir tür “tutku” olduğundan, kişilerin yalnızca ileride dünyaya getirecekleri “birey” i düşünerek aşık olduklarından, karşılarındaki kişiyi ona göre seçtiklerinden, arzuladıklarından bahsediyor. Kişinin karşısındakine ne durumlarda aşık olduğu ve onu arzuladığından söz ediyor. Örneğin; kısa boylu, ve çelimsiz bir erkek -ileride dünyaya getirecek oldukları bireyi düşünerek- kendinde olmayan şeyi karşısındaki kadında tamamlamaya çalışacak, iri yapılı kadınlara daha fazla ilgi duyacaktır. Bu türün bozulmaması ve yeni bireyin en güzel bir şekilde dünyaya gelmesi için bir seçimdir.


    Kitap beş bölüme ayrılmış olup, ilk dört bölümde kişinin cinsel isteğinin, arzusunun, aşkının ve seçiminin , dünyaya getirecekleri yeni bireyi düşünerek şekillendiğini, kişinin bireysellikten ziyade doğanın kanunlarına uygun bir şekilde seçimlerde bulunduğunu anlatıyor.

    Her ne kadar, bu doğrultuda olmayan cinsel istekler, yönelimler ve arzular varsa da bunlar, çok az ve istenilen hazza ulaşıldıktan sonra bir anda yok olacak, kaybolacak tarzda bir aşık olmadır. Çünkü bireysel iradenin yanında türün iradesi hayli kudretlidir.

    Güzellikten yoksun gençlik çekicidir fakat gençlikten yoksun güzellik çekici değildir. Schopenhauer burada üremenin aşktaki önemine vurgu yaparak, aslında aşkta bütün temellerin üreme üzerine atıldığına işaret ediyor.

    Beşinci bölümün adı ise “oğlancılık”. Burada basitçe belli bir yaşı geçen erkeğin, türde bozukluk, hastalık olmaması ama bu erkeklerin cinselliğini de bir şekilde devam ettirmesi gerektiği için sizin de anladığınız gibi kadınlar yerine genç oğlanlarla birlikte olmalarından bahsediyor, Ama anladığım kadarıyla bu bütün dünyada çok eskilerden beri yaygın olan bir durumun, hatta en bildiğimiz; Sokrates, Aristoteles gibi filozoflarca da normal görünen bir ilişkinin, Schopenhauer’ daki yorumu. Genelde yaşlı insanların buna başvurduğunu söyleyerek olaya “daha kötünün engellenmesi için kötüyü seçme” olarak değerlendiriyor.

    En iyisi mi siz okuyun, herkesin anlayışı farklı olabilir. :) Kendimce böyle..

    İyi okumalar..
  • 105 syf.
    ·3 günde·Beğendi·Puan vermedi
    Bu incelemede bütünlük yoktur.

    Sadık Hidayet bu hicivde hiç acımamış gerçekten.

    Hacı Agalar aramızda. "Ya melek gibi adamdır, namazında niyazındadır," dediğiniz amca var ya, belki de bildiğiniz amca değildir, hiç emin olmayın.

    Hacı Aga'yı tanıyalım, zaten tanıyoruz gerçi.
    Hacı unvanını hacca gittiği için almamıştır. Babası hacca gitmiştir ve babasından duyduğu hikayeleri sanki kendi başından geçmiş gibi anlattığı için halk da ona inanmıştır. Geçmişini uydurmuş, bu kişilerle münasebetim, şu kişilerle ahbaplığım var, diyerek çevresini geniş göstermiştir. "Bir şeyin doğru olması için doğruymuş gibi davran." şeklinde bir söz vardır.
    Dönemin gidişatına göre renk değiştirir, yeri gelir muhafazakardır, yeri gelir "ben en eski hürriyetçilerdenim" der. Güç kimdeyse onun yanındadır. (Eserde sık sık Hacı Aga'nın Hitler hayranlığı dile getirildi. Hitler'in ve Almanların Müslüman olduğunu ileri sürdü ve radyoda haberleri dinlerken Alman ordusu için dua etti.)
    "Dünyada iki türlü insan vardır: Çarpan, çarpılan. Çarpılanlardan olmak istemiyorsan, başkalarını çarpmaya bak. Fazla okumak lazım değil. İnsanı delirtir ve hayatın gerisinde bırakır. Ama matematik dersinde dikkatli ol. Dört işlemi bilmen yeter. Para hesabını becerebilirsen kazıklanmazsın, anladın mı?" der Hacı Aga. Gazete okuyabiliyorsan yeterli, gerisine gerek yok. Önemli olan ticaret tabii.
    Hacı Aga iki şeye tapar: para ve kadın. Borç istendiğinde korkar, her türlü ticari işe ortak olur. Dostlarından cinsel gücü artırıcı bitkisel ilaç tavsiyesi alır.

    Hacı Aga dini gösteriş için kullanır ve fakir görünmeyi sever, dört duvar arasında ise salyalı salyalı para sayar. Halkın içindenmiş gibi bir imaj çizer ama halkı eşek gibi sürer. Ne tavsiye ediyor Hacı Aga? Onları ez ki düşünmeye vakit bulup da ayaklanmasınlar. "Halk başı önde, öbür dünyadan korkar olmazsa, bu dünyada da itaatkâr kalmaz. O zaman yaşantımızı sürdüremeyiz. Dünyevi ve uhrevi korku ve ceza söz konusu olmazsa, senin benim için çalışacaklarını aklın kesiyor mu? (...) Amele günde on saat ölesiye çalışıp akşam bir somun ekmeğe muhtaçken, halı depom tavana kadar dolu olursa, onun ilahi takdirin böyle gerektirdiğine inanması lazımdır."
    Fakir görün ki sana acısınlar, ne mütevazı hayat sürüyor desinler. "Görünüşte halka karşı şefkatli olmak, halk için üzülmek gerek. Çünkü bugün moda oldu. Ama perde arkasında canlarına okumalıyız." Evet, öyle tabi. Halkı tanımayıp da halktanmış gibi davrananlar çok. Onlara "acımak" güya iyi kalpli insan numarası yapmak "moda" oldu. Samimiyetsizler.

    "Vatan sizler için taştan topraktan ibaret. Önce insanları kurtarmak lazım."

    Milli Mücadele'de toprağı savunduk, sonrasında insanı. Fakat yıllardır Türkiye'de insan canı çok ucuz, insanımıza değer verilmiyor. Sadece sayıyız, oyuz.

    "Ne zevk var, ne sanat, ne de mutluluk. Hep hırsızlık, hep üçkâğıtçılık, hep ağıt yakma. Kokuşup parçalanaıyoruz. Sufisiyle, dervişiyle, yaşlısıyla, genciyle, esnafıyla, dilencisiyle hepimiz para ve makamın büyüsüne kapılmışız; hem de en utanç verici ve çirkin şekliyle. (...) Bu vatan denilen kadını ne kadar allayıp pullayıp Alkapon'un kucağına atsalar da, yararı yok artık. Çünkü her taraftan kokuşmuşluk dökülüyor."

    Avrupa şehirlerinin mimarisini ve çevresini, Avrupa insanın yaşam standartlarını gördüğümde "biz de böyle olabilirdik, buna hakkımız var, insanız biz de" demekten kendimi alamıyorum. Ne düzgün bir şehirleşme var, ne sanat, ne de güzellik var. Söyler misiniz, kaçınız sokağa çıktığında bulunduğu muhitten mutlu? Kim "iyi ki buradayım" diyebiliyor? Hanginiz güneş doğduğunda huzurlu hissedebiliyor? Her gün kavgacı şoförlerin, korna seslerinin, küfürlerin, eski model otobüslerin motor gürültülerini çekmek zorunda mıyız? Soluduğumuz hava temiz hava mı?

    "Biz dünya denilen foseptik çukurunda yaşıyor, kurtlar gibi fakirlik, hastalık ve pislik içinde kıvranıyor, en iğrenç şekilde hayatta kalıyoruz. İşin komik yanı, en güzel şekilde yaşadığımızı sanıyoruz!"

    "Bir nesil daha bu milletin kaderi sizlerin elinde olursa, yok olacaktır."

    Fakirler her yerde aşağılanmıştır, zenginler birbirini kollamıştır. "Her yerde zenginler bizden yana" der Hacı Aga.

    "Fakir niçin fakirdir, çalmayı bilmediği için." Bu söz neredendi ya, var mı hatırlayan?

    Bu eser 1945'te, İkinci Dünya Savaşı'nın son zamanlarında yayımlanmıştır. Yayımlandığı tarihte İran'da iktidarda Batı yanlısı Muhammed Rıza Pehlevi vardı. 1979'da İran İslam Devrimi'yle sürgün edildi ve 1980'de Kahire'de kanserden öldü. Günümüzde çocukları ve eşi dağınık halde yaşamaktadır. İki çocuğu bunalıma girip intihar etmiştir. Yazarımız Sadık Hidayet ise 1951'de Fransa'da intihar etmiştir.

    Kitabın sonuna Sadık Hidayet'in şu notu düşülmüş:

    Okuyandan bir dua umarım;
    Çünkü ben kulunuz günahkârım.
  • Fransızca ne güzel bir lisandır!
    Ercüment Bey bana bu lisanı öğretene kadar, güzel olduğunu bilmiyordum doğrusu, ama bu kadarını da tahmin etmiyordum. Daha güzeli yoktur diyemem, çünkü var.
    Latincenin kendisi daha güzeldir.
  • 136 syf.
    ·5 günde·Beğendi·8/10
    Aslında; 'insan nedir?' diye sorup sonra da 'makina dır' diye cevaplayınca ben daha çok bilimsel kanıtlar ortaya konucak sanmıştım ama daha çok felsefi geldi.Bazı paragraflar o kadar güzel ki tekrar tekrar okudum, beraber okuduğumuz biri olsaydı üzerinde konuşup daha faydalı bir hale gelebilirdi.Yayınladığı dönemde epey tepki almış, çok normal, her şeyi kendi yaptığını sanan egolara ters gelmiş biraz.
    Testide ne varsa dışarıya o sızar' diye güzel bir cümlesi var mevlananın, o sözleri hatırlattı Twain reiste benzer şeyler söylemiş. aslında çok ta fedakar çok ta başkalarının iyiliğini düşünen insanlar olmadığımızı kulağımıza küpe yapmış.Ben Barış Özcan ın tavsiyesi ile okudum gayet güzeldi.keyifli okumalar...