• Yeni Şafakda bugün çıkan Salih Mirzabeyoğlu Roportajından çıkartılan kısımlarında olduğu, roportajın eksiksiz ve tam hali.
    O bir fikir adamı...
    Bir şair...
    Bir romancı...
    Bir hikâyeci...
    Boksta Türkiye şampiyonluğu olan bir sporcu...
    Ve belki de burada ilk kez duyacağınız şekliyle; hat sanatı ile modern resmi yepyeni bir terkipte buluşturup çığır açan bir ressam...
    Siyaset, sanat, felsefe, hukuk, etimoloji, mitoloji, edebiyat, matematik, fizik, iktisat, şiir... gibi çok geniş bir skalada yazılan 60'a yakın eserin müellifi. Ve öğrendiğimiz kadarıyla baskıya hazırlanan 4-5 eseri de yolda…
    Kitapları İngilizce ve Arapça’ya çevrilmiş bir mütefekkir...
    Bu eserler, Latin Amerika’dan Afrika’ya, Mısır’dan Tunus’a, Kuveyt’ten Filistin’e, Türkistan'a kadar geniş bir coğrafyada takip edilmekte...
    Özellikle “Başyücelik Devleti” isimli eseri, önemli birçok devlet lideri tarafından bizzat tetkik edilmiş...
    Bu kişi kim mi?
    İsmi; Salih Mirzabeyoğlu...
    Kendisi, tam 16 yıldır esir...
    Şu ân da Bolu F Tipi Cezaevi'nde…
    Kimi medya organlarınca “illegal bir örgüt” şeklinde lanse edilen İBDA-C'nin liderliğini yaptığı iddiasıyla kendisine idam cezası verildi.
    Daha sonra bu ceza, AB müktesabatı çerçevesinde “ağırlaştırılmış müebbet hapse” çevrildi...
    Peki suçu neydi?..
    Suçunun ne olduğunu kendisini yargılayan hâkim de, iddianameyi hazırlayan savcı da tam olarak ifade edememiştir.
    “Her ne kadar bir eylemi ve eylem talimatı tespit edilememiş olmakla beraber...” denilerek örgüt liderliği münasip görüldü ve neticede kendisine olağanüstü dönemin mahkemeleri olan DGM'lerce idam cezası verildi.
    Necip Fazıl Kısakürek’in; “Fikir haysiyetinin müstesna genci” olarak vasıflandırdığı Salih Mirzabeyoğlu ile Bolu F tipi Cezaevi’nde, yeniden yargılamaya ilişkin meselelerin tartışıldığı şu günlerde, bir röportaj yaptık.
    Heyecanlıydım tâ ki ilk cümlesine kadar...
    Birçok gazetecinin istediği şey, bana nasip olmuştu.
    Bolu F Tipi Cezaevi tabelasıyla karşılaştığım ân yüzümü bir sıcaklık kaplamıştı.
    Avukat Ali Rıza Yaman’la birlikte defalarca arandıktan sonra, yüksek güvenlikli cezaevinin soğuk koridorlarında Salih Mirzabeyoğlu’na doğru gidiyorduk.
    İlk cümlesini merak ediyordum.
    Ve kendi ilk cümlemi.
    Bütün bildiklerimi sanki unutmuştum.
    Aldığım notların hiçbir önemi yoktu.
    İrâdeme nüfûz eden tek hissim; heyecandı.
    Görüşme odasına girdik...
    Yüzünde kalbe inşirah veren bir tebessümle bizi bekliyordu...
    Nezâket timsâli bir adamla karşı karşıyaydım...
    Selâmlaştık ve karşılıklı oturduk.
    Nereden ve nasıl başlayacağımı hiç bilmiyordum...
    Mütebessim çehresi heyecanımı üzerimden atmama yardımcı olmuştu.
    Karşılıklı hâl-hatır faslından sonra, avukatı Ali Rıza Yaman Bey’in de tavsiyesiyle resim sanatına olan ilgisinden başlamak istedim.
    “Salih Bey, kamuoyunda sizinle alâkalı ciddi bir operasyona şahit oluyoruz. Sizi yasadışı bir örgütün lideri gibi gösterme çabaları var.
    Bununla birlikte en azından birkaç senedir uğradığınız haksızlık, hukuksuzluk ve hatta işkence üzerinden değişik kesimlerden size bir ilgi de var. Muhakkkak ki şahsiyetinizin temeli, fikir adamı olmak. Ve aslında bu vasfınız her kesim tarafından biliniyor. Fakat bu fikir tarafınıza her nedense özellikle yaklaşmaktan kaçınılıyor.
    Halbuki birçok alanda kitaplar yazdığınız gibi modern resmin tıkandığı bir zamanda geleneksel hat sanatıyla, resmi birleştirip yeni bir terkip meydana getirmişsiniz. Örneğin, Cim harfiyle çene, Kaf ile kulak, Ayn ile göz çizerek bir portre çalışmanız var. Gerçekten muhteşem. Nasıl başladınız ve bunun sizdeki karşılığı ne? Ve niçin bu yönleriniz topluma hiç gösterilmiyor?”
    Ve 16 yıl tecride mahkûm edilmiş, adaletsizce cezalandırılmış bir insanın merak ettiğim ilk cümlesi dökülüyor dudaklarından:
    “Hukuk; normatif bir ilimdir... Bir formasyon ilmidir... 'Olması gereken'e dairdir. Öte yandan 'olan'ı da tanzim eder. Bu yönüyle; ideolocyayla âdeta denk bir yerdedir. Her şey demektir. Zaten İmam-ı Azam Hz.'i herşeyin temeli olarak; fıkhı görür. İmam-ı Gazali Hz.'i ise; siyaseti önceler. Esasında ve neticede; ikisi de aynıdır. İkisi de; hayatı bir bütün hâlde hâl ve fasletmeye ilişkindir. Biz, sırlarla dolu bir dünyada yaşıyoruz. Eserlerimizde birçok bahsettiğimiz “sır idrâki” meselesi... Sır idrâki; 'şiir idrâki'dir... Şiir idrâki tekâmül için şarttır ve bu yönüyle ahlâkî bir zorunluluk belirtir. Tekâmül sonsuz ve herkesin kendi istidadınca... Ve her şey kendi hâddizâtı içinde... İdrâk için, mânâların bilinmesi şartı vardır... Muhîddin-î Arabî Hz.'nin söylediği meşhûr söz... “Sûret olmadan da mânâlar ebedîyyen tecellîye gelmez.” Sûret denildiğinde hemen müşahhas nesneler anlaşılır... Her şeyin bir sureti vardır. Misâlen dil, ses suretine binmiş mânâlardır. Yani mânâlar da birer sûrettir. Sûreti küçümsememek lazım gelir. Bedeni nefsanî yönden ele aldığımızda ne kadar süfli olduğunu düşünürüz. Halbuki o ruhun üflendiği mekândır... Bunu böyle belirttiğimizde 'fizik'in ne kadar ehemmiyetli olduğu anlaşılır. En basitinden şu; fizik olmasa, ruhu tanıyamayacaktık.
    İBDA; Batı Tefekkürü ile İslâm Tasavvufu kanatları arasında yükselirken, birinciyi ikincinin önünde hesaba çeker, dönüştürür, sıçrama tahtası ve arınma teknesi olarak görür. Hat sanatı ile resim sanatı arasındaki ilişkiye bakışımız da bunun gibidir. Bu, İslâm’a Muhatap Anlayış'a nisbet etmiş bir insanın iç âlem düzeninin resim plânındaki bir anlayışıdır. Bahsettiğiniz ve benzeri çalışmalar, ressam ve sanatçılık iddiamız olmaksızın amatör bir ruhla, fikir adamı kimliğimiz ile yapılmıştır.
    Resim, yani sûret, nesnelerin dış görünümleri, bugün kullanılandan çok daha reel faydaları haizdir. Resim; özünde bir fikri taşır. Yani o da bir fikrin sûrete binmiş hâlidir. Bir yanda sanat bir yanda sanat üzerine düşünenin varlığı…
    Bir dönem merhum Cevat Ülger ile birlikte olmuştuk. O mimari ile ilgili anlatırdı. Taşın musikisinden bahsederdi. Şimdi ben mimar ve ressam değilim ama, eser kadar onu yapan insana da ilgi duyduğumdan, anlatılandan zevk duyarım. Picasso'nun bir sözü vardır... “Ressamın şahsiyeti, eserinden daha mühimdir...” Anlatabiliyor muyum? Resime bakarsın, sana belki birşey ifade etmez. Ama o ressamın hayatını illâ ki merak edersin.
    Resim ve mimarî gibi hususlara ilgimi de buna bağlayabiliriz. “Suret olmadan manalar tecelliye gelmez!” esası üzerine bizim resmimiz. Ve bu genel fikir örgümüz içerisinde sadece hevesimi temsil eder resmim…”
    Telegram'a Şâhit oldum!
    Röportajın tam burasında Mirzabeyoğlu’nun kelimeleri toparlarken birden zorlandığına şâhit oldum. Meselenin Telegram'la alâkalı olduğunu bizzât kendisi belirtti.
    Devamla...
    “Süryanice’de vardır. Bir kelimede her harfin ayrı bir anlamı vardır. Bu dili konuşanlar o söyleniş biçiminden, ses tonundan, hangi kelimedeki anlamın kastedildiğini anlar. Kuşların ötüşünün de böyle bir anlamı vardır. Bu ses klişesi değil de sanki Süryanice gibi o sesle taşınan duyguyu aktarmaktadır. Zaten bizim gibi konuşsalardı, Hiyeroglif’leri çözercesine kuş dili de geçen 5000 sene içinde herhalde çözülürdü.”
    “Âdeme Mahkûm Etmek Komünistlerin İşidir!”
    “Şahsiyetimizden ayrı düşünülemeyecek fikrimizin ısrarla sükûtla karşılanması sorunuza gelirsek... Cevabı Üstadım'dan vereyim... Üstadım’ın şahsımın maruz kaldığı hâli de özetleyen meşhûr sözüdür; “âdeme mahkûm etmek komünistlerin işidir”... Sizi görmezler, duymazlar... Hakkınızda konuşmazlar... Sanki siz hiç yaşamıyorsunuz gibi davranırlar. Oysa ki çok iyi okurlar, yazılarınızı büyük bir ilgiyle takip ederler. İsminizi ağzına almadan yazılarınıza cevap bile verirler. Bununla ilgili olarak Büyük Doğu’nun bir kapağı vardı... Kapak yazısı şöyleydi: “Üzerimize bir milyon ton sükût külü döküyorlar!” Biz de bugün aynı hâldeyiz. Fakat eskiden beri bu metodu tatbik edenler Müslüman geçinenler olmuştur.
    Romanlarınız hakkında, hikâyeleriniz hakkında edebiyat mahfillerinden niçin olumlu-olumsuz görüşler yazılmaz? Bir dönem çok meşhur olan mitinglerde yüzbinlerce kişiye bugün çok tanınmış kimi siyasilerce okunan Aydınlık Savaşçıları isimli eseriniz neden artık unutulmuş?
    “Üstadım'ın bizim hakkımızda yazdıkları, söyledikleri malûm... “Müjdelerin Müjdesi” dedi, “bundan sonra onlar benim arkamdan gelmeyecekler, ben onların arkasından gideceğim” dedi, vs... Daha sonra bir takdim yazısı yazdı. Bizim zuhurumuzu “Dünya Çapında Bir Hâdise” şeklinde ândı... Bu TAKDİM yazısı bir devrimdir. Fakat bunun niçinini, nasılını, sonucunu benim değil, başkalarının kritik etmesi ve anlatması gerekirdi. (Burada konuşma dağılıyor... Çünkü Telegramcılar Salih Mirzabeyoğlu'nun konuşmasını engellemek istercesine devreye giriyor.) Fikir adamı olmanın zevkini ömrümde sadece Üstadım'ın yanındayken tattım. Ondan sonrası da artık pek ilgilendirmiyor açıkçası... Bak şimdi hatıralarım canlandı… (İç çekiyor, birdenbire durgunlaşıyor, derinlikli bakıyor…) Hatıra kabilinden anlatayım... Üstad benden üçüncü kişiden bahseder gibi bahsederdi: “Elime bir genç geçti, pîr geçti”... O, perşembenin gelişini çarşambadan anlayandı... Biraz önce söylediğin husus; “fikir haysiyetinin müstesna genci”... (Gözlerinin içi parlıyor. İç huzurunu o an fark edebiliyorsunuz)”
    “Bu Sözler için Geceler Boyu Ağladığımı Bilirim”
    “Üstadım'ın bu sözlerini hak eden bir fikir adamı olabilmenin verdiği sorumluluk duygusundan dolayı geceler boyu ağladığımı bilirim. Hakediyor muyum? Bunu bir ömür boyu haketme şuur ve çabası... Anlatabiliyor muyum?”
    Konuyu Telegram mevzuuna getiriyorum.
    “2014 yılındayız ve devlet adamlarına yapılan bir sürü başvuruyu ciddiye alıp araştırması bile yapılmadı Telegram konusunun. 'Devlet, Telegram yok desin' şeklinde beyanatlarınız oldu. Ama bu bile denilemedi. Telegram devam ediyor mu ve sizde ne gibi etkileri oluyor?”
    Devam ediyor. Bu mesele, sadece basite, âlete indirgenecek bir mevzu değil. Fizik yanında metafiziğe bakan bir yönü de var. Her neyse; Türkiye’de varlığı hem teori hem pratik anlamda benimle gündeme birlikte gündeme taşındı. Ben, bana verilen zehri, bana uygulanan işkenceyi şifâya tahvil ettim... “Telegram Feylesofisi” olarak özetlediğim şekilde fikrimi tahkim ettim. Ruhçuluğun hakikatini ortaya koydum. Bu gücü bana verdiği için, Allah’a şükür makamında olduğumu söylemek isterim.…
    Öbür yönden, geniş ayrıntıları ve uzmanları ile konuşulacak olan bir konu. Telegram'da, Ölüm Odası'nda vd. kitaplarımda konuyla alakalı izâhlar mevcut. Oraya müracaat edilebilir.
    “Yaşama Sevincimi Hiç Kaybetmedim!”
    Bolu F Tipi Cezaevi'ne giderken beni tedirgin eden konulardan biri de; yaşama sevinci hususuydu. Tam16 yıl toplumdan, özgürlüğünden, yaşamın bütün güzelliklerinden uzaklaştırılmış, hem de haksızca, hukuksuzca, alenice bir zulme maruz bırakılmış bir insanla görüşmeye gidiyordum. Acaba geç kaldık diyebilir miydik? Kim bilir, 16 yılda konuşma, anlatma isteği dahil bütün ümidini yitirmiş biriyle karşılaşacaktım. Gözlerinde yaşama sevincini görebilecek miydim? Konuşmanın bu noktasında bunu sordum.
    “16 yıldır hapistesiniz. İnsan sesinden, hayatın güzelliklerinden, özgürlüğünüzden mahrum bırakıldınız. Bir de bunun haksızca olması üzerinizde bir yük olarak acınızı arttırmış olmalı. Anne ve babanızın cenazesine bile katılmanıza izin verilmedi. Ailenizle bir arada görüşme izniniz bile yok.”
    Öncelikle görüş mevzuunu izah edeyim…Ayda 1 açık ve bir kapalı, 1’er saat; ancak dediğiniz gibi hepsi ile bir arada değil tek tek. Görüşmeciler tek tek görüşe alındıkları için mesela 4 kişi ise her biri ancak 15-20 dakika görüşebiliyor. Ziyaretçisi kalabalık olan için bu zaman adam başı 5 dakikaya kadar inebiliyor. Düşünün 8-10 kişilik ailenin halini !.. Cezaevinde geçirdiğim bu süreç hiç değiştirmedi hayata bakışımı. Yaşama idealimi hiç kaybetmedim. Ben hâlâ biraz sonra sanki dışarı çıkacakmış gibi ümit içindeyim. Çünkü davama güveniyorum…Ben 16 sene “çıktım çıkamadım” gibi meseleler içinde şuurlu olarak, bulunmadım. Mesela bana, “uğraş, 16 sene sonra çıkacaksın!” deselerdi, bugün o zaman dolmuş olmasına rağmen söylüyorum, bunu kabul etmezdim. Her zaman söylediğim gibi; “Eğer ben, bensem, olacak olan olur...” Bilmem söylemeye gerek var mı; ben “hayatı fikir, fikri hayat” anlayışının insanıyım. Ve herşeye, en başta da Telegram'a rağmen 16 seneyi verimli geçirdiğimi söyleyebilirim. Her zaman ettiğim duamdır: Allah herşeyin hayırlısını nasip etsin... Allah hayırlı ömür versin...”
    Güncel konulardan konuşmak istemediğini biliyordum. O yüzden tekrar sorup güzel ahengi de bozmak istemedim. Anlayışına sığınarak şu kadarını sorabildim:
    “Son günlerde 28 Şubat davasında Çevik Bir, Çetin Doğan, Erol Özkasnak gibi bazı paşaların da tahliye haberi geldi. Siz de duymuşsunuzdur. Bu sizi yaraladı mı?”
    “Bunu hukuk haysiyeti çerçevesinde ilgilileri söylesin. Bu konuları daha önce birçok kez anlattım ve defaatle yazdım. Avukatlarım belirttiler, belirtiyorlar... O dönemde hem hukuk, hem ahlâk ve hem de İslâm adına en haysiyetli duruşu biz sergiledik. Karşılığında idam cezası verildi. İktidar değişti, ama bizim durumumuzda değişen birşey olmadı. Bu durum da gösteriyor ki; bütün iktidarların ortak düşmanı biziz. Anlıyorsun değil mi? Allah'a şükrederiz ki, bizde (işaret parmağıyla zik-zak işareti yaparak) böyle durumlar yok.”
    Süremiz bitmişti. Kimse ayrılmak istemese de gardiyanların uyarıları ile ayrılmak zorundaydık.
    “Son olarak "sizi sevenlere söylemek istediğiniz birşey var mı?" diyorum.”
    (Tebessüm ederek) Herkese çok selâm. Bize dua etsinler. Teşekkür ederim.
    ***
    Bir fikir adamının, bir şairin, bir sanatkârın, sessiz fakat Davudî çığlıklarına şâhit olmuştum adetâ.
    Herşeye rağmen bizi ayakta tutan, Salih Mirzabeyoğlu'nun moral olarak gayet iyi olmasıydı.
    Çok çok geç olsa da her şey bitmiş değil.
    Avukatı Ali Rıza Yaman'ın belirttiği gibi; “Salih Mirzabeyoğlu hak ettiği şartlara bir ân önce kavuşturulmalı. Devlet, hükümet, sanat ve fikir ricâlinin ilk gündem maddesi bu olmalı!”
    Röportaj: Halil Kurtbeyoğlu
  • 210 syf.
    ·4 günde·8/10
    Kitabı okumaya başladığımda bu kadar dokunaklı bir hikaye ile karşılaşacağımı düşünmemiştim. Dönemini güzel anlatan kitaplara bayılıyorum zaten bu da onlardan biri oldu benim için. Bir ailenin dramını okurken aynı zamanda ülkenin durumunu da arka planda çok iyi görebiliyorsunuz. Bir noktadan sonra bu kadarı da fazla, biraz abartı olmamış mı desem de kendi kendime düşünürken hayatta böyle şeylerin var olduğu belki çok daha fazlasının olduğu gerçeği geldi aklıma.
    'Yaşamak' kelimesini uzun uzun düşünüyorum şimdi...

    (Kitap çıktığı anda ülkesinde yasaklanmış daha sonra filmi çekilmiş fakat o da yasaklanmış. Şuanda bir çok dilde çevirisi mevcut. Jaguar yayından çıkan bu kapak tasarımı da sade ve anlamlı olmuş.)
  • İnsanlar "güzel" olarak niteledikleri şeyler, özünde hormonal değişimlerden kaynaklanan doğurganlık işaretlerini yansıtır.
    ...
    Sahip olduğumuz programlar öylesine kökleşmiştir ki, topluluk içinde çok az çeşitliliğe rastlanır. Araştırmacılar(ve bu arada porno sektörü de) erkeklerin en çekici bulduğu oranları ortaya çıkarmaya çabalarken, şaşırtıcı derecede dar bir aralıkla karşılaşmıştır. Buna göre "kusursuz" bel/kalça oranı 0,67 ile 0,8 arasında değişmektedir.Playboy kapak kızlarının bel/kalça oranları ise,ortalama ağırlık azaldığı halde zaman içinde 0,7'lik değerini korumuştur.Oranları bu aralık içinde kalan kadınlar,erkekler tarafından yalnızca çekici değil,aynı zamanda daha sağlıklı ,daha esprili ve daha zeki de bulmaktadırlar.
  • 160 syf.
    İlgimi çeken: En sevdiğim kitabın yazarı Livaneli
    Kapak: 5/10
    Kitap adı: 7/10
    Kalınlık: 2/10
    Akıcılık: 8/10
    Sayfaların kokusu: 5/10
    Diyalog: 7/10
    Hissedilen: Beni bu kadar etkisi altına alabileceğini tahmin etmiyordum. Sivri kenarlarımı görmemi ve Google açmamı sağlayan bir eser. Yazarın betimlemeleri sayesinde adeta sürüklendiğimi hissettim. Irkçılıktan ziyade öğrenilmiş bir nefret ön planda. İnsanların inanış biçiminden dolayı onlara kin beslemek ve bir kişi hata yaptı diye o ırka, dine, ülkeye mensup kişilere aynı nefreti beslemenin doğru olmadığını yazar çok güzel anlatıyor. Sivri yanlarımı gösterdi diyorum çünkü Avrupalı bir mülteciyi evimde ağırlamaktan keyif duyup Ortadoğulu bir mülteci için aynı şeyi yapamayacağımı farkettim. Hepimiz insanız oysa değil mi?
  • 476 syf.
    ·6 günde·Beğendi·6/10
    Yazarın Uçurtma Avcısı ve Bin Muhteşem Güneş kitaplarını çok büyük bir zevkle okudum. Etkilendiğim kitaplar listesindedir bu iki kitap. Ancak Ve Dağlar Yankılandı kitabında aynı hazzı bulamadım. Kitabın başındaki öykü , Peri ve Abdullah'ın hikayesi güzeldi . Bu iki kardeşin hikayesini merakla beklerken araya farklı kişiler, farklı öyküler, girdi. Bunlar Peri ve Abdullah ile bağlantılı kişilerdi ama bu kadar fazla karaktere, ayrıntıya gerek var mıydı bilmiyorum. Peri ve Abdullah ile son bölümde tekrar karşılaşıyoruz . Başı ve sonu arka kapak yazısı ile ilgili olan bu iki kısım güzel , arada farklı kişilerin hikayesinin anlatıldığı bir kitap. Çok fazla betimleme olması ve dilinin sade , okunur olması sizi yormuyor. Yoran konunun kopukluğu bence. Yazarın diğer kitaplarını da okuyunca büyük bir beklenti ile başladım açıkçası ama beklentimi pek karşılayamadı.
    Okumak isteyenler okuyunca yorumlarını merak ediyorum
  • 176 syf.
    Sabahattin Ali’nin vefatının üzerinden 70 yıl geçince, yani 2018 bitince yazarın bütün eserleri teliften düştü. Böylece isteyen her yayınevi, onun kitaplarını basma şansı elde etti. Nitekim uzun süredir YKY’nin bastığı kitaplar aralarında büyüklerinin de olduğu pek çok yayınevince basıldı. Hikayeler yer değişti, tek basıldı, toplu basıldı, adları değişti vesair…

    İşte öyle bir kitap da Doğan Novus tarafından basılmış. Adı, Aldırma Gönül. Doğrusu güzel bir isim tercihi. Çünkü söz konusu şiir, Türkiye’nin en popüler şarkılarından birine çevrilmişti.

    Birkaç gün önce iş yerime geldiğimde büyük bir eksiklik hissettim. Çünkü gün içinde fırsat buldukça okuyacağım kitabı evde unutmuştum. Hemen en yakın kitapçıya gittim ve orada 10 lira bedelle satılan Aldırma Gönül’le karşılaştım. Ali’nin külliyatını okumuş bir okuruydum. Şöyle bir içine bakınca tamamen alıntılardan oluşan bir kitap olduğunu gördüm. Kitap okumamaktansa, bunu okumak yeğdir diye düşündüm ve aldım. Gün içinde de bitirdim zaten.

    Kitabı Kevser Aycan Aşkım Saroğlu adlı bir hanımefendi derlemiş. Daha doğrusu kopyalayıp, yapıştırmış. Doğan Kitap editörlerinden birisi olduğunu anlıyoruz. İki sayfalık bir sunuş yazmış. Sonrası…

    Sonrası tamamen kopyala yapıştır. Hiçbir kronoloji yok, not yok, düşünce yok. Kopyala ve yapıştır…

    İnsan bir eser incelemesi yapar, alıntının kendindeki karşılığını yazar, Ali’nin hayatından bahseder, o söz yazıldığında neyi düşünmüştü, neredeydi falan… Bir şeyler yazar değil mi? Hiç biri yok. Hiçbir şey yok.

    Ölmüş bir yazarın ticari olarak sömürülmesinin sözlük karşılığıdır bu kitap…

    Bitince aklıma şöyle bir şey geldi: Kitap yazma tarifi!

    Birkaç saat içinde nasıl kitap yazılır? Buyurunuz.

    Öncelikle 1000kitap’tan bir yazar seçiyoruz. Kim olsun? Diyelim ki, Stefan Zweig. Satış değeri olan bir yazar mı? Evet. Hayırlı olsun.

    Zaten pek çok kitabını okumuştunuz ki, okumasanız da fark etmez! Hakkında yazdığınız ya da yazılmış incelemelerden birini alıp, küçük birkaç dokunuş yapınız. Kopyalayıp, yapıştırınız.
    Böylece kitabın girişi tamamdır. Eğer arzu ederseniz üstüne bir çay kaşığı kadar, aman yani, bir iki cümleyle sevgili anneme, arkadaşım falancaya diye ithaf bile yazabilirsiniz!

    Sonra, Stefan Zwieg sayfasına giriyorsunuz ve alıntıları tıklıyorsunuz. 72.734 alıntı varmış. Ama olsun, gözünüz korkmasın. En baştakileri kopyalayın…

    Mesela, “Sen, beni asla, asla tanımayan, bir su birikintisinin yanından geçercesine yanımdan geçip giden, bir taşa basarcasına üstüme basan, hep, ama hep yoluna devam eden ve beni sonsuz bir bekleyiş içerisinde bırakan sen, kimsin ki benim için? - Bilinmeyen Bir Kadının Mektubu"

    İşte yaptım. Ne kadar da kolay! Bir tane daha yapalım hemen;
    “Belki de insan her şeyi içine atmaktan boğuluyor zamanla...- Amok Koşucusu”

    Aaa… Valla çok kolaymış. Böyle 200 kadar alıntıyı yapıştırdığınızda bırakın. Zaten kitapta her sayfada en fazla iki alıntı olacak.

    Tekrara düşerseniz de sorun değil. Zira Aldırma Gönül’de Uzakta şiirindeki “Sen yokken nasıl yaşanır?” dizesi iki yerde geçiyor. Yazarın, daha doğrusu kopyalayanın bile dikkatini çekmemiş.

    Evet, böylece ne yaptık? Küçük bir sunuş ve 200 kadar kopyalama alıntıyla, Word belgemizi hazır hale getirdik.

    Gerisi yayınevinin işi…
    Kapak mapak ayarlarlar işte…
    Afiyet olsun…

    Birkaç ay sonra da bir Dostoyevski kitabı çıkarırız evelallah...

    Not: Kitaba 1 puan verdim. Ama o not Ali'nin değil, onun notu çok yüksek...
  • 200 syf.
    ·Puan vermedi
    Merhabalar bugün sizlere gün içinde başlayıp bitirdiğim Hilal Kılıçarslan’ın romanından bahsedeceğim. Sahra ve Selim’in masum ve bir o kadar da çalkantılı , özlem dolu aşk hayatına tanıklık ediyoruz. Kitapta Mevlana’nın ve Şems-i Tebrizi’nin de güzel cümlelerine yer verilmiş. Arka kapak yazısını da bırakacağım aşağıya. Bir solukta okuyabileceğiniz bir kitap. Yazarımızın kalemi daim olsun emeklerine sağlık