• Belki bir gün çöllerde kaybedersin eşini,
    Belki bir gün ağlarsın kaçtı diye karına.
    Işıksız kulübende boranın esişini
    Dinleyerek çıkarsın bir ümitsiz yarına.

    Gün olur ki mertliğin uğrar kahpe bir hınca;
    Namert bir el arkandan seni vurur kadınca;
    Bir gün sabrın tükenir... Silahını kapınca
    Haykırarak çıkarsın yurdunun dağlarına...

    Hayatın kamçısıyla sızar derinden kanlar,
    Senin büyük derdinden başkaları ne anlar?
    Vicdanını 'Paris'e, 'Moskova'ya satanlar,
    Küfür diye bakarlar senin dualarına.

    Hey arkadaş!... Bu yolda ben de coşkun bir selim,
    Beraberiz seninle, işte elinde elim.
    Seninle bu hayatın gel beraber gülelim,
    Ölümüne, gamına, tipisine, karına...

    [ Türk Gençliğine |||.
    1931 H.NİHAL ATSIZ ]
  • Kalbin benim olsun diyorum, çünkü mukadder...
    Cismin sana yetmez mi? Çabuk kalbini sök,ver!
    Yoktur öte alemde de kurtulmaya bir yer!
    Mutlak seveceksin beni, bundan kaçamazsın...

    H. Nihal ATSIZ
  • 268 syf.
    İçimizdeki şeytan...

    Yükselen bir soysuz umudun varlığının habercisi...
    Sene 1940. Yani bundan 80 yıl öncesi. o günle bugün arasında değişen binaların daha da yükselmiş olması vs vs. Alım gücünün yine diplerde olduğu zamanlar. İnsanların sefaletinin damarlara kadar inmiş olması. Tek bir farkla: bugün kredi kartı, kredi gibi lanetler mevcut. Yani olmayanı yiyoruz. Hadi insan olanı yer de, olmayanı nasıl yer. Bu içimizde oluşan kurtların bizi yemesine benzemez mi? İntiharlar, saçların kısa sürede beyazlaması, ruhun sönmesi (tükenmesi) ve finalde hissizlik. O dönemde moda kapana kısılmışlık!

    İçimizdeki Şeytanlar tam sıralı liste :)

    Emin Kamil - Peyami Safa
    İsmet Şerif - Necip Fazıl Kısakürek
    Nihat - Hüseyin Nihal Atsız
    Profesör Hikmet - Mükremin Halil (Ordinaryüs Profesör)

    Sabahattin Ali, yazılarına mutlak bir şekilde kendisini ve çevresini yerleştirir. Kürk Mantolu Madonna'daki olay örgüsünün Almanya - Türkiye hattında gerçekleşmesi, Kuyucaklı Yusuf'un yine Sabahattin Ali'nin öğretmen olarak görev yaptığı Aydın'ın Kuyucak ilçesinde başlayıp sürmesi bunlara birer örnektir. İçimizdeki Şeytan'ın olay örgüsünde İstanbul yer alıyor. Yani Ali'nin ömrünün 4/3'ünü işgal eden şehir. Ayrıca romanın ana karakterlerinin Balıkesir'li olması da parantez açılması gereken diğer bir husus. Burada çevresi olarak nitelendirebileceğimiz yukarıda ismi geçen yazarlar farklı isimlerle ancak ortak özelliklerle karşımıza çıkıyor. Amacını basit bir çerçevede düşünmemek gerektiği kanaatindeyim. İnsanların ilgisini aşk gibi güncelliğini asla kaybetmeyen bir olgu üzerinden kazanıp asıl anlatmak istediği olayları yine tanıdık çevresine birer eleştiri anlamında dile getirdiği açık. Sabahattin Ali'nin fikir dünyası üzerine birçok yorum yapılmıştır. Hümanist, sosyalist, milliyetçi ve belki de ölümüne sebep olan komünistlik yaftası. Markopaşa Yazıları'nı okudunuz mu bilmiyorum, ancak okuduysanız şunu rahatlıkla anlayabilirsiniz: kendisini herhangi bir fikrin, düşüncenin merkezine koymadığını ve daima kritik yaparak doğrunun peşinde koştuğunu. Toplumun en alt tabakasından üst tabakasına kadar 80 yıl öncesinde de bugün de şu muhakkak vardır: İnsanları sınıflandırma zorunluluğu. Örneğin Cemil Meriç, fikirlerinin hiçbir izm'le bağdaşmadığını, belirli bir grubun parçası olmadığını ısrarla dile getiren bir düşünür. Ancak Necip Fazıl'a ve yakınındakilerle olan iltisakı, yine yazılarında Batı'ya olan tutumu onu sağcı yapmaya yetmiştir. Hayır, bunları anlatıyorum ama kendimi alamıyorum, onun sağcı olduğunu iç sesim haykırıyor :) Olay bu noktalara gelmiş anlayacağınız. Sabahattin Ali'yi de aşkı, sefaleti perde yapıp ardında bunları açıklamaya zorlayan budur belki de. Sivri bir karakter olduğu aşikar.

    Bugünümüze bakalım biraz. Ünlü, aydın, entellektüel olarak adlandırdığımız ve takip ettiğimiz insanları irdeleyelim. Büyük ironilerin kol gezdiği bir hadisedir. Aslında esefle kınadığımız insanların ne yaptığına, ne yazdığına o kadar ilgili oluşumuzda yatat bu ironi. Şimdi soruyorum aydın nedir?

    Cevap: Aydın insan, bilimin yol göstericiliğini savunan, sorgulayan, insanların özgür ve bağımsız kimlik kazanmaları için çaba harcayan, düşünce derinliği olan, tutarlı davranan, alçak gönüllü ve insanlara saygılı kişidir. Bir anlamda "düşünce namusu ve dürüstlüğü" aydın insan olma niteliğinin ilk belirleyici unsurudur.

    Cevaba bakınca görüyorum ki, ülkemizde aydın diye tanımlayabileceğimiz belki birkaç kişi vardır. Şimdi isimlerini saysam muhakkak ki yukarıdaki tanıma uymayan özelliklerini bulabiliriz. Bu romanda en derin eleştiri, aydın (!) insanların çevresine empoze etmek istediği fikirleri aktarırken uyguladıkları yöntem. Fikirleri için gerekirse insanların kanı akabilir, zalimlik hüküm sürebilir, doğru ile yanlış yer değiştirebilir. Kimisi sağın neferi kimisi solun. Bu iki derin ayrımın ortasında kapana kısılmış insancıklar. Doğumuyla beraber anne babasının etkisiyle sahip olunan kimlik, daha sonra çevresiyle şekillenen kimliğin devamı ve finalde eğer düşünme yetisine, sorgulama becerisine sahipse kendi kimliği. Ölmez, kalmazsa tabii.

    Freud'a göre insanın ilk travması, artık yeme ihtiyacını kendi giderme zorunluluğuyla başlar. Sonraları bu travma kendi tuvalet ihtiyacını gidermesiyle devam eder. Bu dönemleri Fallik, Gizillik (Latent) , Ergenlik dönemleri takip eder. Neyse konumuz bu değil. Travmaların en derini kimliktir elbette. Bu saydığımız dönemler insanı belirler ancak asıl ana konu kimliğimizdir. Amin Malouf'un 'Ölümcül Kimlikler' kitabı bakış açınıza direkt etki edecek, farklı bir pencereden var olanı görmeye yardımcı olacaktır. Onu da okumanızı tavsiye ederim.

    Konudan konuya saptım ancak şunu belirtmek isterim: Birtakım insanların fikirleri için hammadde olmaktan vazgeçmeliyiz. Kendi fikir dünyamızı inşa edip, onun peşinde koşmalıyız. Mücadeleyi değerli kılan budur. Peyami Safa'nın sözü geldi şimdi aklıma: ''Aslolan aşk mücadelesi değil, mücadele aşkıdır'' diyordu Yalnızız kitabında. Mücadelemizi değerli kılan ona bizim ulaşmamız. Başkasının fikirleriyle yaşamak taklitten ötesine gidemeyecek, taklit ettiğimiz insanın aslını yaşatmaktan, yani sizi hammadde yapmaktan öteye götürmeyecektir. Başkasının fikri ancak bize ışık tutmalıdır, tamamen yüz çevirmemeliyiz elbette. Örnekleriyle de gördük ki topluluklar için sadece bir kelleden ibaretiz. Zamanı geldiğinde onu koltuğumuza almak, zamanı geldiğinde de yere atmak kaydıyla.

    Hüseyin Nihal Atsız'ın ''İçimizdeki Şeytanlar'' adlı yazısını bilmeyenler için okumak isteyene linkini bırakayım. Eğer tüm yukarıda anlatılanlardan bağımsız kitabı okumak isterseniz, bu yazıyı unutun ve iki gencin nasıl bir kapana kısılmışlık içerisinde bir mücadele verdiğine şahit olun. Sabahattin Ali'yi ölümsüz kılan romanlarıdır. Keyifli, güzel bir gün diliyorum.

    http://www.nihal-atsiz.com/...r-h-nihal-atsiz.html
  • "Bir düşün başların üstünde kağanlık tuğunu,
    Ruh duyar orda ölürken bile Türk olduğunu"

    /H.Nihal Atsız
  • Bu dünyada karar olmaz,
    Gelir geçer bahar demi.
    Yaman olsa kahpe felek,
    Omuz silkip gülemem mi?

    Günler bana tuzak olsa,
    Geri dönmek yasak olsa,
    Yollar nice uzak olsa,
    Bir gün geri gelemem mi?

    Dünya beni saysın hiçe,
    Varsın olsun dağlar yüce.
    Felekte var bin bir gece,
    Bir tekini çalamam mı?

    Ölüm değil bize tasa,
    Biz kartalız, hayat ökse.
    Yavuz düşman kılıç çalsa
    Yumruğumla çelemem mi?

    Kırgız atım yağız olsa,
    Yol gösteren yıldız olsa.
    Bahtiyarlık bir kız olsa,
    Silâh çekip alamam mı?

    Bahtiyarlık benim tasam,
    Fakat o bir zehirli sam.
    Bir şey bile yapamasam,
    Ercesine ölemem mi?
    - H. Nihal Atsız
  • Şerefliler taviz vermez, şerefin tavizi yoktur.

    - H. Nihal ATSIZ-