Tarihsel olarak kendini baskı altında, dışlanmış veya güvensiz hisseden toplumsal gruplar, elde ettikleri kurumsal mevzileri (bu bir parti yönetimi, bir belediye veya bir sendika olabilir) sadece siyasi bir araç olarak görmezler; orayı varoluşsal bir "güvenli liman" ve sığınak olarak kodlarlar. Bu güvenli limanın elden çıkma ihtimali belirdiğinde (örneğin kurultay kaybedildiğinde), rasyonel siyasi mantık (topluma açılmak, seçimi kazanmak) devre dışı kalır. Yerini "ne pahasına olursa olsun burayı korumalıyız" diyen defansif bir refleks alır. Bu kör sadakat ve korumacılık, liyakati tamamen sıfırladığı için partinin dilini, kadrosunu ve söylemini evrensel standartlardan kopararak sığ bir getto siyasetine hapseder.