1000Kitap Logosu
Beyza Alkoç
Beyza Alkoç
Beyza Alkoç

Beyza Alkoç

Yazar
BEĞEN
TAKİP ET
8.4
18,6bin Kişi
55bin
Okunma
2.924
Beğeni
70,9bin
Gösterim
Tam adı
Beyza Alkoç Aydın
Unvan
Yazar
Doğum
15 Şubat 1996
Yaşamı
15 Şubat 1996 tarihinde dünyaya gelen Beyza Alkoç bir İngilizce Mütercim Tercümanlık öğrencisidir. Küçük yaşlardan beri romanlar, senaryolar ve tiyatro oyunları yazan Beyza Alkoç'un ilk kitabı 2015 yılında yayınlanmıştır.
Oğuz Aktürk
Karantina: Mahşerin Dört Atlısının Hikayesi'ni inceledi.
448 syf.
·
1 günde
·
2/10 puan
Acilen Karantinaya Alınması Gereken Tek Kitap
YouTube kitap kanalımda Beyza Alkoç'u ve Karantina kitabını okumadan ölebilirsiniz dedim: youtu.be/2Ia6xxuNANg Nasıl ki "boş yapma, yıkık, duyar kasma, kral, düştüm, yorma reis" gibi kelimeler Z kuşağı turnusolü ise Beyza Alkoç'un Karantina serisi de bir o kadar Z kuşağı turnusolüdür arkadaşlar. Bu incelemeye özel olarak farklı bir şey yaptık, Google'dan 1000kitap'a yolu düşüp bu kitap yorumunu okuma ihtimali bulunan okurlar için bir yere kadar her yorum yazan arkadaşa, gençlerin rahatlıkla okuyabileceği ve nitelikli bulduğum 2 adet kitap önerdim. Belki genç arkadaşlar bir ihtimal yorumları okur da Karantina kitabından çok daha iyi ve küfürlerle değil kurguyla, olay örgüsüyle, toplumsal bir mesajla öne çıkıp edebiyatın gerekliliklerini sağlayan kitaplarla karşılaşırlar diye siz de 14-18 yaşları için uygun kitapları yorum olarak yazabilirsiniz. Şimdi girelim bakalım... Karantinaya. Kitabın adının devamı Mahşerin Dört Atlısının Hikayesi olduğu için öncelikle bunun ne demek olduğundan bahsedeyim. Hristiyanlık inancında kıyamet alameti olarak ortaya çıkacağına inanılan dört atlıdır bu arkadaşlar. Bunu duyunca aklıma şöyle bir şey geldi... Sanırım bu kitap da Türk Edebiyatı'nın kıyamet alameti olarak ortaya çıkmış gibi görünüyor. Hatta koronavirüsten yaklaşık 2 yıl önce bir salgından ötürü karantinaya gireceğimiz konusunda kehanette bulunduğu için Beyza Alkoç, Ortaçağ'da yaşamış Nostradamus adlı kahinin reenkarne hali bile olabilir. Lana Del Rey'in kendi şarkısında su-su-summertime summertime sadness demesi gibi bu kitabı okuduğum sırada benim de içimden "ka-ka-karantina karantina sadness" diyesim geldi sürekli. Hatta Çağdaş Türk Edebiyatı adıyla sürekli çok satanlarda bulunan ve içleri erkeğin kadın üstündeki tahakkümü, cinsiyetçi küfürler ve şiddet gibi alt metinlerle dolu bu tür kitapları, esas nitelikli Çağdaş Türk Edebiyatı yazarlarımız olan, halen yaşayan ve adlarını bir avuç insanın bildiği Serkan Türk, Pelin Buzluk, Mehmet Yılmaz, Mehmet Eroğlu veya Faruk Duman gibi isimlere tulum giydirip karantinaya almalıyız esas! Dediğim gibi, kitabın her sayfası argo değil bildiğiniz ağır küfürlerle dolu, çocuklara ve gençlere kesinlikle önerilmemesi gerekmesine rağmen 1000kitap istatistiklerinde okuyanların %70'i 14-17 yaş arası çocuklarımız. Bu konu çok ciddi bir konu bence, zira gençlerimiz böyle kitapların içinde yazanları birbirine karşı söyleyip kendilerine örnek olarak alıyor. Kitabın içinde neredeyse her sayfada olan küfürleri incelemeye yazsaydım bu inceleme şikayet alıp kaldırılırdı, gerisini siz düşünün. Yani mesela Yusuf Atılgan'ın Anayurt Oteli kitabını her ne kadar Türk Edebiyatı'nın en iyi eserlerinden biri olarak görsem de içeriğindeki cinsellik ögeleri ve klinik vakalar nedeniyle yine çocukların yaşına uygun bulmam, bulamam. Ayrıca erkeğin kadın üzerindeki tahakkümünün alt metinde sürekli işlenmesi demiştik değil mi... Hah işte. Bu konu çok daha sıkıntılı bir konu. Gerek Sümeyye Koç'un Hercai kitabında gerek Büşra Küçük'ün Kötü Çocuk kitabında gerekse de Beyza Alkoç'un Karantina kitabında alt metinlerde işlenen şey, erkeğin kadına psikolojik ve fiziksel tahakkümünün göze ısrarla sokulması. Siz bu kitapları önceden hiç duymamış olabilirsiniz fakat gençlerimizin büyük çoğunluğu bunları okuyor. Hatta Karantina kitabının içinde pek çok benzeri bulunan bir cümleyle örnek vereyim bu durumu: "Bu iş bitene kadar senin sahibin benim. Ne dersem o!" (s. 36) Wattpad'den ünlenip Çağdaş Türk Edebiyatı adıyla satılan pek çok kitabın içinde işlenen bir konudur bu: "Kadın köle ve erkek de efendi-sahip." Alttan alta gençlere aşılanan mesaj bu işte. Sürekli kadına hakimiyet kurulup o sanki bir köle gibiymiş gibi ve erkek de ona gücünü her şekilde kanıtlamalıymış şeklinde bir ima var. Beyza Alkoç'a sormak isterdim: "Sen de bir kadınsın Beyza ve 18 yaşın altındaki çocuklara okuttuğun bu kitabın içerisinde neredeyse her sayfada ağza alınmayacak küfürler ve kadının bir ezikmiş gibi gösterilmesi var. Genç nesli nasıl zehirlediğinin farkında mısın?" diye. Kitabın içinden bahsetmek istediğim bir diğer konu, kitabın 137. sayfalarında yapılan ve birbirini en çok seven çiftin belirlendiği Romeo ve Juliet yarışması. Yani Shakespeare, Karantina kitabının bu kısmını okusaydı muhtemelen Romeo ve Juliet'i hiç yazmazdı ve şu anda mezarında kemiklerinin sızlamasını istemeyip bir krematoryumda cesedinin yakılmasını isterdi herhalde. Çünkü Beyza Alkoç, Romeo ve Juliet'i o kadar yanlış anlamış ki, onların masum, bilinçsiz, toy aşkı yerine burada erkeğin kadına tahakküm kurduğu, her sayfada görmekten şaşırdığım küfürlerden geçilemeyen ve hiç de masum olmayan bir aşk var. Beyza Alkoç bir röportajında şöyle demiş : "Aslına bakarsanız Karantina basit bir fikirle ortaya çıkmış fakat benim içimde çok büyük bir yere sahip olmuş bir seri. İstediğim şey az önce bahsettiğim gibi okurlara çözebilecekleri bir bulmaca vermekti." Ben sana bulmacayı veriyorum kardeşim, katil Onur'un babası. Hepsi bu. Oh beee... Bak, kitabı okumana gerek kalmadı. Kocaman bir spoiler yedin ve zaten bütün kitap bu bulmaca üzerine kuruluydu. Hadi artık okuma böyle kitapları ve sana önereceğim, senin de yaşına uygun olan şu kitapları okumayı dene: 1- Dostoyevski, İnsancıklar 2- Yaşar Kemal, Filler Sultanı ile Kırmızı Sakallı Topal Karınca 3- Stefan Zweig, Gömülü Şamdan 4- Orhan Kemal, Bereketli Topraklar Üzerinde 5- Miguel de Unamuno, Sis Beyza Alkoç, Z kuşağının ilgi ve beğeni müptelası Instagram hesapları için artık o kadar büyük bir tapınma kaynağı olmuş ki, muhtemelen Osho ve Kubrick'in Eyes Wide Shut filmindeki gibi Beyza Alkoç'un da kendisine özel mistik bir tarikati olsa gerek. Aksi takdirde kitapları kendi kimliği ve olgunlaşıp gelişmek için değil sosyal medyada ilgi görüp statü kazanmak için okuyan, Beyza Alkoç'un çobanlığında sürüleşip bu kitabı Twitter Türkiye trendlerine bile sokacak kadar müridi bir araya toplamak gerçekten bir hayli zor görünüyor. Çünkü kabul etmek gerekir ki, bu kitap, bir kitap değil. Bu kitabın bir kitap olmadığı tartışılamaz, tartışılması teklif dahi edilemez. Beyza Alkoç gibi kendini yazar sananların ve Sümeyye Koç gibi "Maddi anlamda epey rahatladım. Hayallerimi gerçekleştirebilecek paraya sahibim." deyip de kitaplarını yazanların kitaplarına para veriyorsanız Oğuz Atay'ın "Ben buradayım sevgili okuyucum, sen neredesin acaba?" demesi ve yaşarken değer görememesi, Robert Musil ve Ahmet Hamdi Tanpınar gibi yazarların da borçlar ve açlık içinde ölmüş olmasını unutma. Bu, aklının bir köşesinde her zaman kalsın. Kitaba 1 puan yerine 2 puan vermemin sebebi, yazarın kendisinin bu kitap için yazdığı önsözden dolayı. Kendisi 10 yıldır yazıyormuş ve samimi olduğunu düşünmek istediğim bir önsöz kaleme almış. Umarım yazarın kendisi bu incelemeye bir şekilde rastgelir ve eğer okursa düşünür "Acaba?" diye. Bizim zamanımızda herkesin kitabını okuyup sonrasında izlediği Twilight filminde Edward, Jacob, Bella üçlüsü olması gibi bu kitapta da Onur, Burak, Zeynep üçlüsünün genç okurların parasını, hayatlarını ve kitap zevklerini bir vampir gibi emmesi bir tek beni rahatsız ediyor olmamalı arkadaşlar... İncelemenin başlarında dediğim gibi belli bir yere kadar yazılan her yorum için 14-18 yaş aralığındaki çocukların ve gençlerin okuyabileceği 2 adet nitelikli kitap önerdim. Çabuk, Beyza Alkoç'un müritleri gelmeden...
Karantina: Mahşerin Dört Atlısının Hikayesi
OKUYACAKLARIMA EKLE
96
1.606
Zeynep
Karantina: Mahşerin Dört Atlısının Hikayesi'ni inceledi.
448 syf.
·
42 günde
·
1/10 puan
Berbat ötesi bir kitap mı arıyorsunuz? Buyrun Karantina'yı okuyun.
Eğer okuduğum en kötü kitapların listesini yapsaydım, bu kitap kesinlikle o listenin kraliçesi olmaya aday olurdu. Hatta bırakın kraliçeyi, tanrıça olur ve tüm berbat kitaplar ona tapınırdı. Kitap o kadar, o kadar kötüydü ki; Nova Prospekt ekibinin terk edilmiş cinli bir köyde bulduğu, içinde inek gözünden fare kemiklerine kadar her şeyin bulunduğu o kan içindeki büyü kasesine kafamı gömmek istedim. O kadar kötüydü ki, çeşitli canlı dışkılarını toplayıp asmr videosu çekerek yesem, kitabı okurkenkinden daha çok eğlenebilirdim. O kadar kötüydü ki, bu kitaba başlamak yerine hayatımın sonuna kadar ıslak çoraplar giymeyi tercih ederdim. O kadar kötüydü ki kitabın her bir sayfasını yırtıp ayrı ayrı şekillerde yakıp her külü birbirlerinden çok uzak yerlere gömmek istedim ki asla birleşemesin, bir daha görmeyeyim. Peki neden çok beğenilmiş bu kitap benim için bu kadar kötü? Hemen anlatıyorum ama eğer okumadıysan ve illa okumak istiyorsan bu kitabı, incelememi tam burada okumayı bırak çünkü kitabı yarısına kadar tüm saçmalıklarıyla anlatacağım kanka. Öncelikle kitaptan nefret edebilmek için gerçekten bir sürü sebebim var ama bunlardan en önemlisi, her üç sayfada bir karşımıza çıkan mantık hataları. Kitap çok çok özetçe şu şekilde: Okulun ilk gününde okulda salgın hastalık çıkıyor, okul karantinya alınıyor. Elektrikler de o gün kesiliveriyor ve ne hikmetse jeneratörler de bozuluyor. Yeni okulunda ilk gününü geçiren Zeynep, yani kitabın anlatıcı karakteri, o günün akşamı koridorda kan içinde bir kız ceseti buluyor ama onu aynı zamanda okul müdürünün oğlu Onur ve onun arkadaşları Burak'la Mert de buluyor. Onur zaten karantina altında olduklarından, müdür babası daha fazla mahvolmasın diye şimdilik saklamak ve katili bulmak istiyor. Riverdale izlediyseniz aklınıza Betty Cooper ve Jughead Jones gelebilir ama hemen bunu aklınızdan silin çünkü bu kitapta dünyanın en aptal dört insanının çözme çabasını izleyeceksiniz. Bu salak karakterlerin dedektiflik maceralarına henüz değinmeyeceğim. İlk mantık hatası şöyle: Dört ergen koridordaki ceseti alıp hiçkimsenin girmediği bir müzik odası olma aşamasında bir odaya arkaya koyup üzerini örtüyorlar. Sakladıkları yer cidden orası, evet. Bu çok komik çünkü bir okulda kapalı kalsa insanlar, arkadaşlarıyla yalnız kalabilecekler bir yerlere girmek isterlerdi. En azından ben ve arkadaşlarım sakin bir yer bulmak için öyle yerlere kesinlikle girerdi. Çünkü yüzlerce öğrenciden bahsediliyor okuldaki ve hadi ama, kanka, o gürültüden ve salak salak davranan salak tiplerden kaçıp sakin yerler arayacak insanlar elbet olacaktır. Yiyişmek isteyen sevgililerden tut yalnız kalmak isteyen arkadaşlara kadar çoğu kişi öyle yerleri tercih eder. İkinci olarak, bahsedilen salgın hiçkimsenin umrunda değil! Kimse öğrencilere salgın hastalık tehlikesi nedeniyle nasıl önlemler alabileceklerini söylemiyor ve maske gibi gerekli şeyleri vermiyor. Kimse de bunu garipsemiyor, herkes kendi halinde takılmaya gidiyor. Salgın üzerine neredeyse hiç konuşulmuyor. Kimsenin hiçbir şekilde umrunda değil, herkes salmış hayatını. Kendilerine "Mahşerin Dört Atlısı" diyen grubumuz (daha doğrusu şimdilik sadece Zeynep'in kendi kendine öyle dediği grup) salgın hastalığı iplemedikleri gibi katili de iplemiyor, ciddiye almıyorlar. Mert ve Burak sürekli işin alayında. Onur'la Zeynep sürekli anlaşmazlık yaşıyor ve Onur sık sık Zeynep'e karşı psikolojik ve fiziksel şiddet uyguluyor. Ayrıca okuldaki her canlı, Onur'dan çekiniyor, ona saygı duyuyor ve yaptığı tüm psikopat hasta hareketleri alttan alıyor. Şaşırdık mı? Hayır, klasik Wattpad kitaplarındaki sorunlu bad boy bu kitapta Onur Zorlu adı altında varlığına devam ediyor. Zeynep'se her fırsatta "Ben Onur'a aşık değilim, ondan hoşlanmıyorum ve hatta ondan çok nefret ediyorum!" diyor kendi kendine ama buna rağmen her fırsatta Onur'un ne kadar güzel ve kusursuz olduğundan bahsedip onu yücetlmeyi bırakmıyor. Zaten kitap boyunca Zeynep'in sürekli kendisiyle çelişip durmasını okuyoruz bir yandan. Şimdi dedektifliklerinden bahsetme vakti. Siz bir cinayeti nasıl çözersiniz? Önce kurbanın kim olduğunu, çevresini ve çevresindekilerle ilişkilerini bilmelisiniz, değil mi? Cesetin üstünü ararsınız, telefonu veya cüzdanı gibi şeylerle kim olduğunu bulursunuz veya bunlar üstünden çıkmadıysa, çevrede onu arayan, yokluğunu fark etmiş birilerinin olup olmadığına bakarsınız. O kişilerle konuşursunuz, cinayetten bahsetmeden ağız ararsınız. En basitinden bunlar yapılabilir. Bizim "Mahşerin Dört Atlısı" bunlarla uğraşmıyor. Ceseti sakladıktan ve koridordaki kanları temizledikten sonra kantine gidip oturuyorlar ve oradaki yüzlerce öğrenciye bakıp "Katil hangisi olabilir acaba?" diye düşünüyorlar. Ya da en azından düşünmeye çalışıyorlar çünkü bunu bile doğru düzgün yapamıyorlar. Nedeniyse Zeynep'in koluna erkek sinek bile konsa sinirden deliren psikopat Onur. Onur'un kitaptaki tek vasfı "Bu cinayeti çözmeliyiz." diyip salak salak şeylere kudurmak. Kitabı okurken hep birisinin Onur'a "Onur bi adam gibi dur da çözelim şu cinayeti amına koyayım. Anladık en sorunlu, en bad olan sensin, bi dur yeter." demesini bekledim. Neyse, tam yüz (100) saat sonra karantina bitiyor ve bizim Atlılar karantinadan kurtuluyorlar. Ama katile dair hiçbir fikirleri yok tabii. Karantina altındaki, salgın hastalık olma tehlikesi bulunan bir okulda edebiyat öğretmenleri ne hikmetse "Aşk Yarışması" yaptığında yarışmaya katılıp aşk felsefesi yapıp kazanıyorlar bile ama katile zerre kadar yaklaşamıyorlar. Karantina kalkınca hemen evlerine gidiyorlar. Gece Burak "Lan cesedi okulda bıraktık lan." diye mesaj atınca diğerleri de "Oha harbiden lan." falan oluyoryor kafalar bi milyon anlayacağınız. Hemen ertesi gün okul tatilken okula ceseti almaya gidiyorlar. Oradan alıp cinayeti çözene kadar başka bir yere saklayacaklarmış. Evet. EN AZ YÜZ (100) SAAT beklemiş olan CESET. O kadar saat içinde şişmiş, suyu idrarı akmış, sineklenip kurtlanmış ve ağır kokusu koridorları doldurmuş olması gereken cesedi. Sanki dokundukları an vıcık vıcık parçalanmayacakmış ve kokusu sanki hiç sorun olmayacakmış, hiçbir yere sinmeyecekmiş gibi davrandıkları ceseti. Öyle bir ceseti kucaklayıp katlarca aşağı indirip arabaya koyup başka bir yere saklamaktan bahsediyorlar. Onur Bey'in adli tabiplik OKUYAN arkadaşı varmış, ona götürebilirlermiş. Onlara yardım edermiş. Onur bir de bunların üstüne "En büyük kanıt ceset, bizde olması çok önemli." demesi ama ceseti bir kez bile incelememesi... Bir de harap ettikleri ceseti arkadaşına götürecekmiş. Adli tabip olmamış, sadece okulunu okuyan arkadaşına. Neyse ki gittiklerinde ceseti orada bulamıyorlar da, saçma sapan sahnelere maruz kalmıyoruz ama sayfaları çevirince o saçma sapan sahnelerin kitabın ilerleyen sayfalarından çok daha güzel olabileceğini düşünmeye engel olamıyorum ben. Daha anlatabileceğim çok fazla mantıksız, aptal olaylar var ama bu kitapla ilgili daha fazla vakit kaybetmek istemiyorum. Ama umarım anlattıklarımın bu kadarı bile Karantina'nın ne kadar çöp bir kitap olduğunu size gösterebilmiştir. Bu kitabı sevenlerin doğru düzgün hiç kitap okumadıklarını veya okusalar bile bu tarz cinayet kitaplarını neredeyse hiç okumadıklarını söyleyebilirim. Çünkü cinayet üzerine bir şeyler izleyip okumuş insanların bu kitabı sevebileceğine inanmıyorum. Okumamanızı tavsiye ederim şiddetle. Vaktinize yazık ya cidden.
Karantina: Mahşerin Dört Atlısının Hikayesi
OKUYACAKLARIMA EKLE
2
65
Oğuz Aktürk
3391 Kilometre'yi inceledi.
472 syf.
·
1 günde
·
2/10 puan
Gördüğünüzde 3390. Kilometreden Geri Dönmeniz Gereken Kitap
YouTube kitap kanalımda Beyza Alkoç'u ve 3391 Kilometre kitabını okumadan ölebilirsiniz dedim: youtu.be/2Ia6xxuNANg Bu kitap yorumuna yazar Beyza Alkoç'un Karantina serisine yazdığım kitap incelemesi için kendi Instagram hikayesinde paylaştığı düşüncelerini göstererek başlamak istiyorum: i.ibb.co/R36vN3b/IMG-2450.jp... Karantina #79563128 incelemesinde bahsettiğim gibi kitabın neredeyse her sayfasında ağza alınmayacak küfürlerin olması, erkeğin kadın üzerinde sürekli bir sahiplik ve himaye iddia etmesi ile Alkoç'un çoğunluğu çocuklardan oluşan takipçi kitlesinin edebiyat zannedilen bir iğneyle uyutulmasını yazdıktan sonra kendisinin bana cevabı, edebi açıdan söylediklerime bir antitez bulabilmek yerine doğrudan "şizofrenik" olduğumu söylemek oldu. İncelememde yazdığım şeylere hiçbir cevabı olamadığı için ilkokullu çocukların birbiriyle olan kavgası gibi argümanlarımla alakası olmayan bir yorum yapmayı tercih etti. 3391 Kilometre kitabı incelemesine özel olarak farklı bir şey yaptık, Google'dan 1000kitap'a yolu düşüp bu kitap yorumunu okuma ihtimali bulunan okurlar için her yorum yazan arkadaşa bu sefer, ölmeden önce okunması gereken değil okumadan önce ölünmesi gereken 1 adet kitap önerdim. Böylece hangi kitapları okumamamız gerektiğini anlayarak bu tür kitaplarla vakit kaybetmeyeceğiz. Hatta belki de genç arkadaşlar bir ihtimal yorumları okur da bunun gibi kitaplarla vakit kaybetmek yerine çok daha iyi ve nitelikli kitaplarla karşılaşırlar diye siz de değerli vaktimizi kaybetmemek açısından okumadan geçebileceğimiz kitap "önermeyiş"lerinde bulunabilirsiniz. Mesela, vakit kaybetmemeniz için okumamanız gereken bazı kitaplar: 1- Beyza Alkoç, Karantina 2- Büşra Yılmaz, 4N1K 3- Murat Övüç, Yanık Görümce Öncelikle kitabın kapak tanıtımından başlamak istiyorum: i.ibb.co/nrzRWdv/00017518780... Bu tanıtım öyle bir tanıtım ki, kitap resmen mumlarla ve led ışıklarla birlikte Instagram'daki kitap fotoğrafçılarının kutsal ayinlerinin yerini almak için bekliyor. Çünkü sosyal medyadaki etkileşim müptelaları yüzünden özellikle de yeni kuşaktaki çoğu gencin, kitapları kendi kimliklerine katıp olgunlaşmak için değil, sosyal medyada ilgi görüp statü kazanmak, arkadaşlık gruplarına kabul edilmek ve birileri tarafından onaylanmak için okuduğunu fark ettim. İşte bu yüzden de kitabın bize içerik olarak kattıklarına değil, Instagram Edebiyatı üzerinden ilerleyen, kapağa ve görünüşe tapan, şekilciliği kendine biat edinen, edebiyatın işlevlerini boşaltan ama takipçi sayılarının yükselmesini arzulayan sanal bir “çok satan kitaplar” çağı içerisinde yaşıyoruz. Bir kitap düşünün, başlangıç cümleleri "Ayaklarıma baktım. Ayaklarımdaki siyah Vans ayakkabılarıma, kenarlarındaki beyaz çizgilere. İkisinin zıtlığına, zıtlığının güzelliğine." (s. 3) şeklinde. Hani çayın, kahvenin, pastanın veya çöreğin edebiyatını gördüm de neredeyse asgari ücretin çeyreği miktarında 500 liraya satılan ve hiçbir ekstra özelliği olmayan Vans ayakkabıları üzerinden edebiyat yapana da ilk kez rastlıyorum. Büyük resmi görme kursundan henüz çıktığım için buradaki öncelikli amacın Z kuşağının ilgi alanlarına oynamak ve onların duymaktan hoşlanacağı bir şeyler söylemek olduğu aşikar. Bir gün durmadan koşmaya başlayan bir film karakteri olan Forrest Gump'ın yolda görmesi halinde 3390. kilometrede aniden durup geri döneceği bu kitabı, İsmail YK'nın Şappur Şuppur şarkısına benzettim. Çünkü içerisinde o kadar çok "Beni beğeneni ben ben beğenmem. Benim beğendiğim ise beni beğenmez" minvalinde cümleler var ki, bunlardan sadece bir tane örnek vermek istiyorum: "Benden giden kimse olmadı. Çünkü bana gelen kimse olmadı. Ben de kimseden gitmedim. Çünkü ben de kimseye gitmedim." (s. 6) Demek ki ben de yazacağım kitapta "Al dedi çocuklarını dedi çocuklarını istiyorsan dedi kendini dedi al kendini dedi git dedi nerde kalırsan kal dedi bana" şeklinde cümleler yazarsam binlerce kişi tarafından okunabilirim gibi görünüyor. Acaba Beyza Alkoç bu kitabını yazarken İsmail YK ile birlikte mi çalışmıştı? Kafamda deli sorular... Zaten bütün kitabın konusu İzmir ve Ege adında iki aşığın en sonunda birbirine kavuşması üzerine kurulu. Karantina kitabı incelemesinde yaptığım gibi yine bilinçli olarak spoiler verip bu kitabın sayfasına giren heyecanlı Alkoç müritlerini üzüyorum. Ayrıca kitabın tamamının Whatsapp konuşmaları üzerinden gitmesi, Beyza Alkoç'un İsmail YK sponsorluğunun yanısıra bir de Mark Zuckerberg sponsorluğu da mı var acaba diye sorgulatıyor... Gördüğünüz gibi normal dünyada asla bir araya gelemeyecek üç adet ismi yan yana düşündürebilme başarısıyla Beyza Alkoç, "paralel evren edebiyatçısı" şeklinde bir lakabı da hak ediyor. Dünyanın farklı yerlerinde de olsa aynı gökyüzüne baktıklarını fark eden gençlerin astronomları ve astrologları şok ettiği bu kitapta, İzmir ile Ege'nin aşkını okuyup ikisinin Eyfel Kulesi önünde fotoğraf çektirme hayallerini takip ederken Eyfel Kulesi mimarı olan Stephen Sauvestre'nin Eyfel kulesini tasarlamayıp o demirlerin demir atölyesinde hiç üretilmemesini, Ege Bölgesi'ndeki levhalar ilk kez oluşurken dağların kıyıya dik olarak uzanmayıp İzmir'in üzerinden paralel olarak geçmesini ve hatta bulunduğum konumdan 3391 kilometrelik bir daire çizerek bu kitabın bu daire içerisine hiçbir zaman sokulmamasını düşündüm. Yani tam olarak şöyle: i.ibb.co/BzyF0Tg/3391-km.jpg Ayrıca kitabın içerisinde öyle başkası adına utanılacak bölümler vardı ki, onlardan sadece birisini göstermek istiyorum: "Ege'nin takipçi sayısı daha geçen hafta 474'tü. Şimdi ise 477 olmuştu. Bunu hatırlıyorum çünkü ona uğurlu sayılarımın 4 ve 7 olduğunu söylemem üzerine bana takipçi sayısının 474 olduğunu söylemişti. Şimdi ise takipçi sayısı 477 olmuştu. Kimdi bu üç kişi?" (s. 356) Derde bakar mısınız? Eskiden toplumcu gerçekçi ya da birey psikolojisine eğilen yazarlarımız yaşadıkları dönemde bile hak ettikleri değeri bulamamışken, kitabının tamamını Whatsapp konuşmaları üzerinden kurgulayan ve takipçi sayılarını dert edinen insanları anlatan bu kitap binlerce kişi tarafından okunuyor. "Tabii ki de para vermedim yayınevi" şeklinde e-kitaptan okuduğum bu kitabı, diğer insanların neden okuduğuna bir türlü anlam veremiyorum. Gelelim kitaba neden 1 değil 2 puan verdiğime... Kitabın bir bölümünde Friends dizisinin geçmesini hoş bir ayrıntı olarak gördüm. Çünkü yeni kuşaktansa çoğunlukla eski kuşağın sevdiği bir dizidir. Ayrıca yazarın küfür dolu Karantina serisinden sonra yeni kitabı olan 3391 Kilometre'de küfrü çok az yerde kullanmış olmasını olumlu bir gelişim olarak görmek istedim. 94. sayfada "Merhaba, ben Acı" ile başlayan ve acının kişileştirildiği bölümü yine sevdim. Aslında yazar kendisini bu konularda geliştirse bir potansiyeli olabilir. Fakat kitabın tamamı Whatsapp konuşmaları üzerinden iki insanın birleşme hikayesi olunca ister istemez oldukça gereksiz ve edebi anlamda boş bir kitap olduğunu da kendisi bize söylüyor. Benim arkadaşlarımla yaptığım Whatsapp konuşmalarım eminim ki çok daha edebidir... İncelemenin başlarında dediğim gibi yazdığınız her yorum için vakit kaybetmemeniz açısından okumamanız gereken 1 adet kitap önermeyişinde bulundum. Çabuk, Beyza Alkoç'un müritleri gelmeden...
3391 Kilometre
8.7/10
· 7,6bin okunma
OKUYACAKLARIMA EKLE
27
773