• Arılar ve karıncalar gibi diğer türlerdeki büyük topluluklar, istikrarlı ve dirençlidir, çünkü sistemin işlemesi için gereken bilginin büyük bö­lümü bu hayvanların genomlarına kodlanmış hâldedir. Bir dişi bal arı­sı, larvası hangi besinle beslendiğine bağlı olarak, büyüdüğünde kraliçe veya işçi arı olur. DNA’sı her iki rol için de uygun davranışları programlar: duruma göre kraliyet tavırları veya işçi çalışkanlığı. Kovanlar çok
    karmaşık sosyal yapılardır ve pek çok farklı işçi türü barındırır: hasatçı­lar, hemşireler ve temizlikçiler gibi; fakat şu ana dek araştırmacılar “avukat arılar”la hiç karşılaşmadılar. Arıların avukata ihtiyacı yoktur, çünkü hiçbir zaman kovan anayasasını ihlal ederek, örneğin temizlikçi arılarısahip oldukları yaşam, özgürlük ve mutluluğu arama haklarından mahrum bırakma ihtimalleri yoktur. İnsanlarda ise bu tip durumlar sürekli gerçekleşir. Sapiens’in toplumsal düzeni hayali olduğundan, insanlar bu tip kritik bilgileri sadeceDNA’lannı kopyalayarak ve genlerini sonraki nesillere aktararak koruyamazlar. Yasaları, gelenekleri, adetleri korumak için bilinçli bir çaba gerekir, aksi takdirde toplumsal düzen hızla çökebilir. Örneğin kral Hammurabi insanların üstün insanlar, sıradan insanlar ve köleler olarak ayrıldığını ilan etmişti. Bu doğal bir ayrım değildir, insan genomunda yeri yoktur. Eğer Babilliler bu “gerçeği” akıllarında tutamasalardı, toplumları yok olurdu. Benzer şekilde, Hammurabi kendi DNA’sını çocuklarına aktardığında, bu DNA üstün bir insanın sıradan bir kadını öldürdüğünde 30 gümüş şekel ödemesi gerektiği bilgisini aktarmıyordu. Hammurabi’nin bu yüzden oğullarına imparatorluğun kanunlarım dikkatlice öğretmesi gerekiyordu, oğulları da aynı dikkatle torunlarına öğretecekti.
  • Yani sanatların tanrıçaları Hafıza'nın kızlarıydı: Yazının geniş ölçüde yaygınlaşmasından önceki bir çağda gayet uygun bir metafor.
    Jenny March
    Sayfa 48 - İletişim
  • Kitabın başlarında çok gömeceğim için üzülüyordum ama çok gömmeyeceğim. O da kitabın sonu için. Ortaları da iyiydi ama az çok tahmin etmiştim. Neyse.

    Bu kitap Sarai ve Victor ile alakalı değildi. (Şükürler olsun) Fredrik ile alakalıydı. Fredrikte Victor’un sağ kolu gibi bir şey. O da çetenin içinde. Sorguları yapıyor genelde.

    Neyse, siz ikinci kitapta buna ihanet eden Seraphine adında bir kadını öğreniyorsunuz. Serephina, Fredrik’in eski karısı. Ama bu kadın kayıp. 6 yıldır. Fredrikte onu arıyor. Bu kitapta bunu anlatmış işte. Fredrik, Serephina’ya ulaşabilmek için bir kız bulmuş. Kız, Serephina’nın yerini bilen tek kişi. Ama bir sorun var:

    Kız, anılarını hatırlamıyor. Yani hafıza kaybı yaşıyor.

    Fredrik onu hatırlatmaya falan çalışıyor, bu süreçte birbirlerine bir takım insanın sinirlerini bozan duygular besliyorlar.

    Yazarı tebrik ediyorum. Bir insan nasıl olaylar ve olaylara bağlı yaşanan duyguları bu kadar alakasız ve gerizekalıca verebilir.

    Ya adam sizi kaçırmış, kaçmaman için ayağına pıranga takmış, yetmezmiş gibi size dişlerini ve tırnaklarını söktüğü insanların işkencelerini canlı canlı seyrettiriyor. Sen ne yapıyorsun? BU ADAMI SEVİYORSUN, ONA GÜVENİYORSUN.

    Allahım yazarken bile ellerim titriyor sinirden.

    İşte buraları okurken kafamda sadece kitabı gömebilmek için uygun kelimeleri arıyordum. Bir insanın masum olması için illa kötü birini, katil birini mi sevmesi gerek? Masumluk bu mudur sadece?

    Masumluk sarı saçlı olmak, beyaz elbise giymek, kırılgan olmak, sürekli ağlamak mıdır?

    Artık o kadar bıktım ki. Bir insanı masum yapacağım diye gerizekalı yapıyorsunuz.

    Ya Fredrik’e ne demeli? Bu bir kurgu ama, birine bağlanmaktansa onla yat, bunla yat, asla bağlanma algısı… bıktım, bıktım, bıktım ve BIKTIM aynı şeyleri okumaktan.

    Buralar o kadar kötüydü ki, kitaba 2 verecektim. Ama sonra ortalarda (her ne kadar böyle bir şey olacağını tahmin etsem de) yine de heyecanla okuduğum bir bölüm geldi. O ki elimden bırakamadım bile diyebilirim.

    Özellikle sonu. Sonunda Fredrik’in öyle bir şey yapmasını gerçekten ama gerçekten beklemiyordum. Ve sırf ortası ve sonu için 6 verdim bu kitaba.

    Ve her ne kadar diğer kitapların da umutsuz vaka olduğunu hissetsem de… yine de okuyacağım. Başladığım işi bitireyim en azından.

    Şuan Alaska’nın Peşinde’yi okuyorum.

    İlaç gibi yemin ederim.

    Dipnot: Bu seriye asla bulaşmayın.
  • “Hafıza, sırtımızda taşıdığımız seyahat çantasıdır aslında. Sonsuz hayat döngüsünün içinde her gün, her dakika yenileri eklenir de kamburu çıkar insanın onu taşıdıkça. Zamanla bazılarını atmak zorunda kalır ilerleyebilmek için. Hiç vazgeçemedikleri vardır bir de, her gün elinin altında olsun, istediğinde hemen ulaşabilsin ister insan...”
    Oğuzhan Uğur
    Sayfa 75 - Hayykitap Edebiyat
  • Seni bir unutabilseydim! O zaman aşkım bir hafıza işi mi demek olur?
    Soren Kierkegaard
    Sayfa 119 - İş Bankası Kültür Yay.
  • Yin ile Yang,
    Varolşun felsefesinin ve dinamiğinin zıtlıklar üzerinden anlatımıdır kısaca.
    Zıtlıkların birbiriyle etkileşimi ve her şeyinoluşumuna olan katkısı, etkisidir Yin ile Yang.
    İnsanoğlunun “değer yargılarını” en iyi şekilde özetleyen temel felsefelerden biri olduğuna inanmışımdır.
    Bu inancım, Yin ile Yang’in milattan önce 2.800’lere kadar uzanan kadim tarihinden dolayı değil, hepimizin ruhunda, doğasında, hayallerinde, kişiyi kendi yapan özünde ve değer yardılarına olduğunu düşündüğüm “eksik olanı”, “eksik parçayı” en iyi şekilde betimlemesinden gelmektedir.
    Bu “eksik parçamız”, belki bir lütuf, belki bir lanet, bilinmez ya da duruma göre değişebilir fakat bizi, içinde bulunduğumuz habitatımızda farklı kılan, öne çıkaran bir faktör olmuş çoğu zaman.
    Daha, az sayıdaki gruplar halinde mağaralarda yaşarken bile merak edip bizde olmayanın peşine düşmüşüz. Bulduğumuzu düşündüğümüzde, bir başkası ortaya çıkmış. Sonra bir diğeri ve diğerleri…
    Bu döngü hiç bitmemiş. Bitecek gibi de görünmüyor.
    Esasında ilk insandan günümüzearadığımız, belli ki ölümsüzlükmüş. Çünkü kavramışız ki ölümsüz olmak üstünlüklerin en büyüğüymüş.
    Farkına varmasak da bu uğurda her şeyi yapmışız ve yapmaya devam ediyoruz. Hatta inanışa göre (Eski Ahit) bunun peşine düştüğümüz için cennetten kovulmuşuz.
    Varlığın anlamını hep olmayanda, olduğu umut edilende, yoklukta aramışız ve pek çoğumuzun değer yargısı varolandan çok olmayanın kıymetine odaklanmış durumda.
    Mesela?
    700.000 saat. Çok uzunmuş gibi geliyor okurken ya da düşünürken eminim. Siz hesaplamadan söyleyeyim, 700.000 saat yaklaşık 80 yıl eder.
    Bu süre, günümüzde gelişmiş ülkelerde yaşayan insanların ortalama ömrü.
    İlk anımızdan son nefesimize her anı, emeklemeyi, yürümeyi, koşmayı, sevmeyi, ağlamayı, gülmeyi, nefret etmeyi, kazanmayı, kaybetmeyi, kısacası herşeyi, koca bir ömrü sığdırmaya çalışıyoruz bu süreye ki, çok insanın 80 yıl yaşayacak kadar şanslı olmadığı bir dünyada.
    Böyle bakınca, o kadar da uzun değilmiş gibi geliyor insana, bir de her gün 24 saatini harcadığımızı düşününce. İşte tam burada, bu noktada kendimize şu soruyu sormak gerek diye düşünüyorum.
    Bu 700.000 saati, yani yaşamı,pek çoğumuz için değerli kılan nedir diye?
    Hayatın kendisi mi? İçinde bulunduğumuz şu an mı? Hafıza denen muammada biriktirdiğimiz onca anı, tecrübe ya da birikim mi? Yoksa bir gün son bulacak olması mı?
    Sonsuz bir hayatın sahibi olsak mesela, bugün onca değer addettiğimiz kişiler, olgular, varlıklar, aynı görünür müydü bize? Anlamı kalır mıydı onca şeyin?
    Ya da ölümse hayatı değerli kılan, ne yaşayacaksak, yaşıyorsak, bir sınırının, belli bir süresinin, sayının kalmasıysa her şeye anlam katan, sonuca gidene kadar ki sürecin, yaşamın, yaşamanın hiç değeri, anlamı olmaz mıydı?
    Belli ki varolanın kıymetini yoklukta aramak bize genetik bir miras.
    İki yüzlü bir miras.
    Öyle ki, bize kapılar açtığı kadar bir o kadarını da kapatmış.
    Bilinir ki en mutlu insanların, en başarılı kişilerin, hatta en unutulmaz olanların, tarihe geçenlerin, liderlerin ortak yönü, anın kıymetini, değerini biliyor olmalarıdır. Derler ki Amerikan Başkanını lider yapan doğru zamanda doğru yerde olmasıdır. Bu özellikler sizi dünyanın tepesine taşıyabilir.
    Tabi bu, bize plansız yaşamanın, geçmişi ve geleceği umursamamanın bizi daha mutlu edeceği anlamına gelmez. Bu fazla hayalperestlik olur ya da güncel bir tabirle “Black Mirror” dizisini akla getirir insana.
    Önemli olan önce içinde bulunduğumuz bu anın, bu günün, bu saatin, elimizdekinin, varolanın kıymetini bilmektir. Tüm bunlara anlam katanın yoklukları değil bizzat kendileri olduğunu anlamaktır.
    Meselalarla devam edelim.
    Yaşama anlam katan ölümse, düz bir mantıkla bile önce yaşamak gerekir.
    Hem de, Can Yücel’in dediği gibi “Tam Zamanında Yaşamak”.
    Şöyle katkıda bulunuyor bu konuda bize şair “Tam Zamanında Yaşamak” adlı şiirinde;
    “Tam zamanında öpmelisin mesela güzel gözlünü,
    Tam zamanında söylemelisin sevdiğini, gözlerinin içine baka baka.
    Tam zamanında okşamalısın başını O üzüm gözlü çocuğun,
    Hıçkırıklar tam dizilmişken boğazına, tam ağlamak üzereyken.
    Tam zamanında açmalısın kapını, Hayatına girmek isteyenlere.
    Ve Tam zamanında çıkarmalısın, Sevginden şımarmaya başlayanları.
    Tam zamanında yaşlandığını hissetmeli
    Ve Tam zamanında ölmelisin, Iskalamak istemiyorsan hayatı.”
    Ben küçükken, dedemin evinin duvarında, bir çerçeve içinde bir yazı asılı dururdu.
    Konusu:“Evlatlar babaları hakkında ne düşünür”;
    Şöyle yazılıydı:
    6 YAŞINDA :Babamherşeyi biliyor.
    10 YAŞINDA :Babam çok şey biliyor.
    15 YAŞINDA :Ben de babam kadar biliyorum.
    20 YAŞINDA :Babamın da pek fazla birşey bildiği söylenemez.
    30 YAŞINDA :Bir kere de babamın fikrini sorsam fena olmayacak.
    40 YAŞINDA :Ne de olsa babam bazı şeyleri biliyor.
    50 YAŞINDA :Babamherşeyi biliyor.
    60 YAŞINDA :Keşke babam hayatta olsaydı da kendisine danışabilseydim…
    Sormak gerek mesela; sevdiklerimizin kıymetini onlar yokken mi anlayacağız hep? Onları özlemek, onlarla vakit geçirmekten daha mı ehven?
    Niye mesela kaçan hep kovalanır? Yanında olmasından çok kaçması mıdır onu cazip kılan?
    Sigara mesela, neden hep bir yerlere yetişmeye çalışırken nefes nefese kalındığında bırakmaya karar veririz?
    Ayağımızı gaz pedalından çekmemiz için neden bir kaza haberi olmamız ya da kaza yapmış bir arabanın yanından geçmemiz gerekir?
    Yokluk mudur varlığa anlam katan?
    Şer midirhayırı hayır yapan?
    Yeniden doğmak için, illa ölmek ve küllerinden doğmak mı gerek,anka kuşu misali?
    Kendi cennetine kavuşmak için, Dante gibi, önce cehenneminden mi geçmeli insan…
    Genetik mirasımız bu kadar mı etkili değer yargılarımız üzerinde?
    Cevabı sizdedir.
    Ölümden, yokluktan, olumsuzluklardan çok bahsettik.
    Can Yücel’le bitirelim:
    “At üzerinden hayatın yorgunluğunu,
    Vakit zannettiğinden daha az
    Haydi kalk bakalım,
    Şimdi YAŞAMAK ZAMANI…”

    Yiğit Özar
  • Okuma delisi birçok şeyleri anladığını vehmeder. Başkalarının sözleriyle yetinmek, her konuda başkasının anlayışına, başkasının fikirlerine başvurmak, alışkanlıkların en kötüsü. “Kitapta okudum, gazete yazıyor’ gibi sözler iradenin ve kişiliğin yokluğunu gösterir. Aşırı ve düzensiz okuma hafızayı, düşünce mekanizmasını bozar. Hasta gündelik hayattan kopar, çevresinde olup bitenleri göremez, anlayamaz. Marazi okumanın belirtilerinden biri hafıza zayıflamasıdır. Hasta gerçek hadiseleri unutur, okuduklarını hatırlar. Realiteden uzaklaşır, kitaptaki olaylara bağlanır. Düşünceleri birbirine karışır. Kendi başına muhakeme edemez olur.