• Haksızlığa uğrayan adam bir daha haksızlığa uğramamak için kapar kendini; ta ki bir daha istese de bir şey hissedemeyene dek.. Haksızlığa uğrayınca bir kere en zoru inanmaktır yine kendine, hakkı yenen adam öfkeli değildir sırf utanır, utanır bütün bunlara izin verdiğine..

    (Tuncek Kurtiz - Haksızlık)
  • Ağustos Böceği İle Karınca
    La Fontaine'nin ünlü hikayesi Ağustos Böceği İle Karınca meğerse doğru değilmiş.
    La Fontaine yüzünden yıllardır, insanlar Ağustos Böceğine büyük haksızlık yapmış. La Fontaine'nin haksız olduğu da bilimsel yönden ispatlanmıştır. Hikayeye göre Karınca tüm yaz çalışıp yiyecek biriktirirken, Ağustos Böceği saz çalıp şarkı söylemiş, kışın da karıncaya muhtaç olmuştur.
    Peki Ağustos Böceği neden yiyecek biriktirmez?
    Ağustos Böceği’nin hayatını bilenler bu hikayenin böyle olamadığını da bilirler. Yapılan araştırmalara göre Ağustos böceği Ağustos ayından sonra hayatta kalmıyor.Yani kış için yiyecek biriktirmesinin bir anlamı yok.
    Dişi Ağustos Böceği, uzantılı yumurtlama borusuyla yumurtalarını Ağaçların genç sürgün yarıklarının içine bırakır. Bunlardan altı hafta sonra “NİMF” adı verilen ve erginlere benzemeyen yavrular çıkar. Danaburnuna benzeyen bu yavrular, kazıcı ön ayaklarıyla toprağı kazarak altına gizlenirler.
    Toprak altında yaşayan Ağustos böcekleri ağaç kökleri ve öz suyu emerek beslenirler.17 sene toprak altında kalan Ağustos Böceği yeryüzüne çıktıktan sonra 4 haftalık ömre sahiptir. Bu dört haftayı eş arayarak geçiren Ağustos Böceği eşleştikten sonra ölür, kışın yaşamayacağı için yiyecek biriktirme endişesi olmaz. Bu da La Fontaine'nin haksız olduğunun ispatıdır.
    Ağustos böceği’nin özellikleri
    Başlarında iri iki petek gözden başka alınlarında üç tane de küçük nokta göz vardır. Antenleri kısa ve sert kıl gibidir. Ön kanatları, arka kanatlardan daha uzun yapılıdır. Çoğu arka bacaklarının yardımıyla sıçrayarak hızla havalanırlar. Gündüzleri yaprak aralarında gizlenirler. Hortumlarını ağaç filizlerine batırıp özlerini içerler. Özellikle söğüt sürgünlerinin özsuyunu emerler.
    Erkek Ağustos böceklerinin karınlarının altı sağlı sollu gergin bir zarla örtülüdür. Bunlar bir çift ses çıkarma organıdır. Kas yardımıyla bu zarları titreterek ses çıkarırlar. Dişilerinde ses çıkarma organı yoktur.
  • İsim gücüm başkalarina haksizlik etmek .
    Bu yüzden
    TUTUNAMAYANLARın arasında hakkım olan yeri alamıyorum.
  • Allah'tan (C.C) korkmayıp haksızlık edenlerin bedduadan korkması...
  • "Beni eller gibi görme, sen benimsin, ben seninim." diye başlıyor bi türkü. Her defasında bana Mesnevi'deki bi hikayeyi hatırlatıyor. Mevlana hazretleri, hasbelkader şöyle başlardı, "beni eller gibi görme, sen bensin, ben senim." 😌şöyle Mesnevi'deki hikaye: iki arkadaştan biri birinin kapısını çalıyor. İçerden "kim o" diye sorulunca, "benim" diye cevap veriyor kapıdaki kişi. Kapı açılmıyor. Bu sahne üç defa tekrarlanıyor, her seferinde kapıdaki kişi "ben" diye cevap verince açılmıyor kapı. En nihayetinde bir gün "kim o" sorusuna "senim" diye cevap verince açıyor kapıyı dostu:) Biliyor musunuz, yeryüzündeki bütün kavgalar "senlik-benlik" kavgasıdır. Şahsi anlamda size haksızlık yapmış insanlara bakın, problemleri "benlik"tir. Senlik-benliğin olduğu yerde yakınlık değil, yabancılık söz konusudur. Dostluk değil, düşmanlık mevzubahistir. İnsan dostuna haksızlık yapar mı, insan kendinden olana merhametsizlik yapar mı?

    Evet, türkü şöyle devam ediyor, "kalpten kalbe bir yol vardır, gözünen görünmez sırdır, ikimizin kalbi birdir, sen ben(im)sin, ben sen(in)im." Yine Mevlana ile devam edelim, hazret buyuruyor ki, "aynı dili konuşanlar değil, aynı duyguyu paylaşanlar anlaşabilir!" His iki kalbi birbirine bağlayan en güzel yoldur. Bu his bazen aşk, bazen öfke, bazen merhamettir. Ve ila ahir. Derdinizi anlatıyorsunuz anlatoyorsunuz anlamıyorlar değil mi? Anlayamazlar, çünkü sizinle şeyleri hissetmiyorlar :) "hal" Arapça'da fiziksel bir durumdan daha ziyade, "kalbin durumu"na gönderme yapıyor. Yani halinizden en iyi, ayni dili konuştuğunuz insanlar değl, kalbinizle "haldeş" olanlar anlatabilir. Bulabilirseniz, onları bulun. Hayat ancak haldeşlerle daha anlamlı hale geliyor zira. Son olarak, türkü şöyle son buluyor, "senin kalbin benim kalbim, sana malumdur her halim." Elbette malumdur, çünkü senlik-benlik ortadan kalkmış ise haldeşlik kurulmuş demektir ve bu insanlar anlamak ve anlaşılmak için bir dile bile ihtiyaç duymazlar. Konuşmadan anlaşma durağı yani :) Sübhanallah ne güzel bi duraktır. Mevlana hazretleri bu konuda şöyle diyor, " birbirini sevenler konuşarak anlaşırlar. Daha çok sevenler fısıldaşırlar. Çok sevenler, aşıklar ise susarak anlaşırlar." 😌 o nokta işte senliğin-benliğin ortadan kalktığı nokta oluyor. O nokta, haldeş olduğumuz nokta oluyor. Susuyoruz orda. Sustuğumuz noktada buluşuyoruz, işte orada nerde olduğumuzun da bi kıymeti kalmıyor. "Birimiz şarkta, birimiz garpta, birimiz cenupta, birimiz şimalde, birimiz ahirette, birimiz dünyada olsak, biz yine birbirimizle beraberiz." noktası sustuğumuz nokta. Evet, ne diyordum bütün kavgalar "senlik-benlik" kavgasıdır. Kavgaları sonlandırmanın tek çözümü senliği-benliği ortadan kaldırmaktır. Kolay mı? Elbette değil. Efendimiz aleyhissalatu vesselam "büyük cihad, nefisle olan cihaddır" diye neden demiş acaba 😌 çok basit, çünkü nefis sürekli "ben" der. Hepimiz birbirimizdeniz, hepimiz biriz. Birbirimizi eller gibi görmeyelim. "Sen bensin, ben senim" Bu noktayı yakalayabilirsek baharlar gelecek.
  • Alev Alatlı ile dostluğumuz çok eskiye, 1990’lı yıllara dayanır. İlerleyen yılların perçinlediği samimiyetin etkisiyle sohbetlerimizin çoğunu onun mutfağında yaparız. Bu arada Alev Hanım gerçekten çok iyi yemek yapar. Bu vesileyle Funda’nın Mutfak Rehberi isimli kitabını da okurlara tavsiye ederim. Bir taraftan ev ahalisinin ihtiyaçlarına göre yemekler hazırlanırken devam eden sohbetlerde son derece ciddi ve önemli konulara değiniriz. Hayatın en olağan akışını yansıtan bu sohbetlere tanık olanlar ise bu durumdan çok eğlenir. Çorba karıştırırken bazen memleket kurtarır bazen de batırırız. İzleyenlerin hissesine ise şenlikli ama bir o kadar da bilgi yüklü bir seyir ve çok lezzetli bir tabak yemek düşer.

    Beni Alev Alatlı ile mutfak sohbetlerini videolu yapmaya iten sebeplerin başında bu ortamın doğallığı geliyor. Böyle ortamlarda her şey organik, stüdyonun yapaylığı da yok. Hamaset, peşrev filan da mutfağa giremiyor. Bizim yıllarca yaptığımız mutfakta akan sohbetlerden birisinde yapımcılığım tuttu, organikliğini bozmadan sohbeti video kaydına aldık. Yemek yapmadık ama bir dahaki sefere yapmayı planlıyoruz.

    Sohbet mi? Her zamanki gibi hayatın kendisi olan konularla akıp gitti! “Biz ne yapmalıyız?” sorusuna cevap aradık. Madonna’nın şarkısından, haç kolyesinden başladık, Hristiyanlık tarihine uzandık, Hawking’ten Aristo’ya, şair Nef’i’den Francis Bacon arasında çağdaşlık ve bağdaşlık kurup Batı’nın gelişmesiyle bizim duraklamamız üzerine kafa yorduk. Trump Amerika’sını konuşmayı ihmal etmedik.

    Her şey yaşadığımız dünyaya bakmanın, görmenin, gördüğümüzü doğru okumanın yöntemini öğrenmek ve öğretmek için... Alev Alatlı’nın hep dediği gibi; “Dünya bir ayettir, onu doğru okumak lazım...”

    Nasihatname adında bir kitap yazdığınızı biliyorum. Neden ismi Nasihatname?

    Çünkü tarih veya bilim kitabı değil. Din kitabı da değil. Ama bir kombinasyon. Bu kitapla okura, özellikle genç kuşağa 21. yüzyıl için bir avans vermek istiyorum. Bu saat itibariyle 30 yaşında bir gençse, benim yaşımı ona ilave edeyim, 70 de benden olsun, böylece 30 yaşındayken 105 yaşında gibi bir bilgiye sahip olsun istiyorum. Avans derken bunu kastediyorum. Tecrübe, bilgi, ne, nerede, ne oluyor? Bu avansla dünyaya tekrar bakmaya başlasınlar.

    Bunun eksikliğini mi görüyorsunuz?

    Görüyorum. Zaten benim bütün hayatım buna bir çare bulmakla geçti. Başımızı sudan çıkarıp etrafa bakmayı bir türlü öğrenemedik. Bunu görüyorum ve evimizi yıkanın bu olduğunu düşünüyorum. Hep söylediğim gibi dünya bir ayettir, onu doğru okumak lazım...

    “Başımızı çıkarıp etrafa bakmak” derken ne anlatmak istiyorsunuz?

    Mesela en az bildiğimiz konu Hıristiyanlık. Kur’an’dan yola çıkıp bildiğimizi zannediyoruz. Kur’an’ın karşısında boynumuz kıldan ince. Fakat bunun bir pratiği var. Bu pratiğin ne Kur’an’la ne de diğer kutsal metinlerle hiçbir ilgisi yok. Biz bunun işaretlerini bir türlü yakalayamıyoruz.

    Amerika’yı Hıristiyan Zannediyoruz

    Biz Kuran’daki Hıristiyanlık bilgilerini yeterli sayıp, Batı’daki Hıristiyanlık tarihini ve gelişmelerini hiç görmüyoruz mu diyorsunuz? 

    Evet. Biz Amerika’yı Hıristiyan zannediyoruz.

    Değil mi?

    Değil. Kendi kutsal metinlerine göre bile değil. Nasıl bir dönüşüm yaşıyor? Hangi noktada içi boşaltılıyor? İçine ne konuyor? Bunların hiçbirinden haberimiz yok. O yüzden “Medeniyetler çatışması, İslâm’la Hıristiyanlığın kavgası” gibi şeyleri yutuyoruz. Yok ki öyle bir şey.

    Özellikle Avrupa’da Batı ve Doğu çatışması konuşuluyor…

    Çünkü Batı buna bir kılıf bulmak istiyor. Meselenin aslının ne olduğunu anlayabilmemiz için bizim ne denmek istediğini bilmemiz lazım. Bunu yapmıyoruz.

    Nasihatname’de bu konuları mı açıyorsunuz?

    Evet. Mesela Hz. Süleyman Mabedi iyi bir örnektir. Biz Hz. Süleyman’ı yere göğe koyamayız. Öyle değil. Batı’da büyü-tılsım kitabıyla meşhurdur. Akla gelebilecek en bağnaz, bâtıl… Yani dokunulacak gibi değil. Kraldan çok kralcıyız. Mecburen tabii. Bilmediğimiz için, göğüsleyemiyoruz. Göğüsleyemezsek, biz bu dönemeci alamayız, ondan korkuyorum. Sürekli kendimize göre yorum yapıyoruz. Eh, doğru çıkmıyor tabii.

    Doğru çıkmadığı gibi ona karşı doğru strateji de geliştiremiyoruz. Batı’da görmediğimiz şeylerden biri Hıristiyanlık. Bir diğeri nedir?

    Batı’da her şey Hıristiyanlıktan çıkar. Ona alınan tavırdan, değiştirmekten, içini boşaltmaktan, yerine bir şey ikame etmekten vs. O yüzden çok derin bir konu. Hıristiyanlıktan hâlâ hınçlarını alamamış ekipler var. Onların dönüşümü var. Onların buna göre aldıkları pozisyonlar var. Nasıl anlatayım; “Âdem yasak meyveyi yedi diye atıldı. O yüzden ben ömrüm boyunca günahkâr sayılacağım” diye düşünen insanlar var. İçine yedirememiş adam. Hemen olmuyor bu iş; asırlar alıyor. Böyle bir duygunun dallanıp budaklanması var. Değişik yerlerden fışkırması var. Ve bunun ucu Stephan Hawking’e kadar gidiyor.

    Protestanlıktan başlıyor…

    Tabii. Hiçbir şeyin farkında değiliz. 2015 itibarıyla 43 bin Hıristiyanlık tarikatından bahsediliyor. 2020’ye kadar 50 bine çıkacak diye hesap ediyorlar. Bunu söyleyen papaz okulu. Televizyon yıldızı Oprah Winfrey’in kendi kilisesi var. Düşünün. Biz bunları kestiremiyoruz. Bu olayların Türkiye’ye yansımasını hiç kestiremiyoruz. Örnek; Cizvitler başlı başına bir konudur. Cizvit okullarının farkında değiliz.

    Bir ara yabancı fonların Türkiye’de üniversite kurup kurmamasına izin verilme meselesi YÖK’te konuşuluyordu. Liberal bir ekonomi açısından bakarsanız “tabii” dersiniz. Fakat bakıyorsunuz, ‘‘Cizvitlerin fonu Laureate Okulları’’dır. 91 tane. Bilgi Üniversitesi onlardan biridir. Bu fon kaşına gözüne gelmiyor. Para kazanmaya geliyor. Onlara ödenecek para Türkiye’den ne götürüyor? Ve neden? Böyle bir fonun çok fazla liberal takılması mümkün değil. Yani neye Cizvit yapsın ki böyle bir işi? Bir ayar veriyor bir taraftan.

    Topluma veriyor…

    Peki, hakikaten bunu istiyor musunuz? İş öyle bir noktaya geliyor ki işin bizatihi içinde olan öğretim üyesi farkında değil.

    Bacon ve Nef’î Aynı Düşünce Çizgisindeydi

    Boğaziçi Üniversitesi’nde sosyoloji okuyan bir öğrencinin makalelerine bir göz attım. Bir tanesinin içinde bile Erol Güngör, Mümtaz Turhan yok. Yapılan ödevler, yazılan makaleler yabancı bilim adamlarının sosyoloji bakışlarından oluşuyor. Boğaziçi’nde neden Türk sosyologların makaleleri okutulmaz?

    Osmanlı tarihi Türkiye’de neden İngilizce okutulur? Tarih dediğiniz şey belgeye dayanır. Osmanlı tarihinin belgesi İngilizce değil. Peki, neden İngilizce veriyorsunuz? “Bizde yok” varsayımı ile yapılıyor. Bana sorarsanız Boğaziçi Üniversitesi, İngilizce öğretmekten aciz. Bir dil konuşuluyor. Fakat eline sahici çeviri bir metin verin, Türkçeye çeviremiyor.

    Gerçekten zor bir durumdayız. Ne Batı’yı ne de Doğu’yu biliyoruz. İkisinin ortasında tam bir küşayiş yaşıyoruz. Nef’î’nin “Çarh ile söyleşemem âyînesi sâf değil” diye yazarken, baktım Francis Bacon ile Nef’î aynı yıllarda yaşamışlar. İkisi de iki yıl arayla ölmüşler. Londra neresi, Erzurum neresi? Londra’dan Erzurum-Pasinler’e aynı düşünce çizgisi. Nef’î bir dehadır. Bu kadar mı kopukluk olur.

    Bacon’u bilen Nef’î’yi bilmiyor…

    Bugün biz ne Bacon’u biliyoruz ne de Nef’î’yi. Bacon’un ömrü, hatta yazdığı kitaplar, Batı dünyasını Eflatun ve Aristo’nun felsefesinden kurtarmak üzere planlanmıştır. Eski Yunan’ın felsefesi ve düşünce yönteminden... Eski Yunan’ın düşünce mantalitesinden kurtulamazsanız, İngilizlerin o deneysel bilimine yetişemezsiniz. Bacon, Yunan felsefesini bir kenara koyarak “ne Kudüs ne Atina” diyen adamdır. Deneyselci bilimi ortaya koydu. Aynı zamanda politik olarak çok güçlü bir başbakandı. Francis Bacon 1626 yılında ölmüş. Bir bakıyorsunuz, yıl 1941, Atatürk’ü gömmüşler. Hemen ardından Hasan Âli Yücel geliyor. Yahya Kemal Beyatlı ve Yakup Kadri Karaosmanoğlu el ele tutuşup “Biz bu işi yapamadık, çünkü eski Yunan’ı bilmiyoruz” diyor. Hasan Âli Yücel ve arkadaşları eski Yunan’ı Türk eğitim sistemine getirip yerleştirdiler.

    1940, atom bombasının imal edildiği yıldır. Ve sen romantik bir şekilde eski Yunan’ı okutuyorsun. Gel de ağlama.

    Gazâlî’ye Haksızlık Edildi

    Avrupa başka bir bilimsel bakışa geçmişken, Hasan Âli Yücel Türk eğitim sistemine Yunan felsefesi ve bilim bakışını getirdi. Bu Türkiye’ye ne kaybettirdi?

    Çok şey kaybettirdi. Tazimat’tan itibaren öyle. Aristo kadar çok çevrilmiş adam yoktur. Aristo’yu çevirmek aynı zamanda din anlayışını da etkiledi. İslam’ı Yunan mantığı ile temellendirmeye sebep oldu. Gazali’ye, Yunan felsefecilerini eleştirdi diye haksızlık edildiğini düşünüyorum.

    Neden?

    Çünkü Gazâlî -böyle bir ilahiyat bilgim yok ama- fen bilimlerini, tabii ilimleri reddeden bir adam değildi. Tersine gözlemi vardır. Hatta bazen yorum meselesidir. “Allah Allah, bak evrimden bahsediyor” diyeceğiniz kadar da canlıların değişiminden bahseder. Hıristiyanların öfkesi nedir? Yani Hıristiyanlığın içinin boşalması nereden başlar? Nasihatname kitabının bir yerinde bu var. Bir takım hadis-i şerifler var, onları sıralıyorum ve diyorum ki “Bacon’un eline geçseydi bu hadisler, adam daha ne isterdi…” Çünkü İslâm’da bilgiye, bilime, bilgi edinmeye kısıt yok.

    Hatta teşvik vardır…

    Evet, Kur’an’da var. Değişik şekillerde tefsir ediyorsunuz. Kimi diyor ki o bilim, o bilim değil. Kim demiş? Ayete baktığınızda pekâlâ öyle de yorumlandığını görüyorsunuz. Buna mukabil Hristiyanlığın derdi orada kesilmesi. Büyük bir iddia olacak. İnşallah benden daha iyi bilenler bu işe bakar. İddiam şu; İslâmiyet Helenleşiyor.

    İslâmiyet’in Helenleşmesinden sonra Bizans etkisine girmesi durumu da var değil mi?

    Bu kaçınılmaz bir şeydi. Gazâlî’ye haksızlık edildi derken onu kast ediyorum. Gazâlî felsefecilere kızıyor. Haksız da değil, şöyle; “kendi aklının doğrusuna gidenler” diye bir lafı vardır. Hakikaten aklının doğrusuna gidiyor. Aklının doğrusuna gittiği zaman deneyin önemi kalmıyor. “2 hidrojen ve 1 oksijen su yapar” diyemiyorsunuz. Çünkü alıp kendi aklına göre yorumluyor. Özellikle bunu Aristo çok sık yapar. Aristo veya Eflatun tek cümleyle anlatılacak adamlar değil.

    Eflatun’a dönelim. Devlet diye bir kitabı çevrilidir. “Devlet” değil, aslında onun adı “Cumhuriyet”tir. Onu okuduğunuzda gördüğünüz bir şey vardır. Altın olanlar, gümüş olanlar ve bronz olanlar diye halkı üçe bölmüştür. Altın olanlar, malum elit kesim ki babadan oğula geçer. Ortadakiler askerler ve elitin çıkarları doğrultusunda savaşmakla görevli. Ötekileri sayma zaten. Onların işi gücü üretmek. Peki ahlak nedir? Haddini bilip onların içinde kalmak, hır çıkarmamaktır. Artı, dünya ve kâinat görüşü durağandır, kıpırdamaz. Hiçbir şey değişmez. Milleti üçe bölüyorsunuz. Öjeniksin başlangıcıdır bu.

    Öjeniks derken?

    İnsan ırkının ıslahıdır. Sparta’dan başlar, Atina’da kabul edilir. Aristo kabul eder. Yani bir ihtiyarlar heyeti kuruyorsunuz, geliyor çocuğa bakıyor, “Bu işe yarar, bu yaramaz; bu hastadır, bu değildir” diyerek öldürüyorlar çocuğu.

    O dönemde!

    Bakın ne kadar şaşırdınız değil mi? Öjeniks meselesinin aslı Yunan’dır. Oradan Darwin’e geldi. Çünkü Darwin’in başlangıcı bitkilerin ıslahıydı. İlk öjeniks cemiyeti 1926’da Amerika’da kurulmuştur. Hitler ağzı süt kokan bebekti.

    Biz bu sürecin Nazilerle başladığını biliyoruz…

    Amerika’da başladı. 7-8 vilayette kabul edildi. 67 bin adam ya kısırlaştırılmış ya da öldürülmüştür.

    Gerekçe olarak ne gösteriliyor?

    Sakat veya özürlü olması. Öjeniks geliyor. Kör tuttuğunu belliyor gibi Türkiye. Bu çok kötü. Kafalarımız öyle. “Bir insanın şu tarafta parlak fikri varsa şayet, diğer tarafta yok” diye bir şey yok. Bütünü görmeye çalışmak lazım. Bunu bir türlü öğrenemedik.

    Irkların ıslahına, ideolojik olarak insanın ıslahı olarak da bakabilir miyiz? Bugün için bir karşılığı var mı?

    Daha derin bir şeyden bahsediyorum. Bu adamın sadece derisinin siyah olması değil, renk meselesi değil. Beyazları öldürdüler. 67 bin öldürülen insan siyah değildi. Beyaz adamdı, ama hastalıklıydı. Tıpkı ineklere bakar gibi. Bu işe yaramaz, bundan damızlık olmaz; kesip yiyelim. Olay budur. Bu o kadar derin bir konu. Şimdi de devam ediyor. Öyle bir devam ediyor ki… Zekâ testlerinin ne olduğunu zannediyorsunuz?

    Anne karnında müdahalelerin, çocuğun özürlü olması hâlinde kürtaj yapılması gibi…

    Onu bile anne sağlığını düşünerek affedebiliyorum. Ama zekâ ve yetenek testlerini; hayır. Zekâ ve yetenek testlerinden geçenlerin hepsi beyazdır. PISA değerlendirmeleri de bu çerçevede incelenebilir.

    PISA’yı da mı bu çerçevede görüyorsunuz?

    Biri diğerini tetikliyor. Zekâ testini kabul ettiğiniz zaman, “Bir de şuna bakalım” dediğiniz anda oradan bir şey çıkıyor ve başka şeyleri ölçmeye başlıyorsunuz. Ölçüm, işin bir tarafı. Bir noktaya geliyor, bu sefer ölçmeye itiraz başlıyor. İnsanların içine fenalık geliyor. Çünkü onlar da bilimsel olaylardan nefret etmiş. Bu reaksiyon nedir? Dediğim gibi başımızı suyun üzerine çıkarmamız şart.

    Siz Neyseniz Eğitim Sistemi Odur

    Eğitim sisteminin bunda etkisi yok mu?

    Katılıyorum ama hiçbir eğitim sistemi boşlukta tekemmül etmez. Neyseniz eğitim sistemi de odur. Âllame-i cihan olsaydı Hasan Âli Yücel bu durumu çözemezdi. Çünkü bu bir bütün. Bir şeye ihtiyaç duymalısınız. Tamamen bunun farkında olsa bir bakan, çırpınsa çırpınsa nasıl olacak?

    Bu bakış da çok olumsuz bir tablo ortaya koymuyor mu?

    Bence de çok mutsuz bir tablo çıkarıyor. Fakat bakanlıktan yola çıktığımızda böyle oluyor. Bakanlık ne yaparsa yapsın “ben işime bakarım” derseniz bu durum toparlanır. Bu, ortaya koymak ve ikna etmek meselesidir. Gelinen noktada bilen insanların kendi ışıklarını, deniz fenerlerini yakması lazım. Beklemekle olmaz. Herkes kendi deniz fenerini yakacak… Birinin cesaret etmesi lazım.

    Deniz feneri yakmak derken neyi kastediyorsunuz?

    Hiçbir şey yapamıyorsak yazmalıyız. İnsanları aptal yerine koymamalıyız. O kabalıktan vazgeçmek lazım. Basının mutlak suretle kendini toplaması lazım. Ha toplamıyor mu? O zaman kendi deniz fenerinizi yakmanız lazım. Gerekirse oturup kendi gazetenizi çıkarmanız lazım. Hakikat ortaya çıkmalı. Niye bir birimizi kandırıyoruz?

    Bilgide Evrensel, Yöntemde Yerli Olmayı Öğrenmeliyiz

    21. yüzyıl eğitim sisteminde kimler, neler ve ne şekilde okutulmalı?

    Muhasebede bir usul vardır. Bir ambara mal koydunuz diyelim. Bunun bir girişi, bir de çıkışı vardır. En arkadakini mi yoksa en öndekini mi çıkartırsınız? En arkadakini çıkartırsanız fiyat daha düşük olur. Dolayısıyla ürettiğiniz malı daha ucuza mâl etmiş gibi olursunuz. En öndekini çıkarırsanız gereğinden fazla pahalı olur, satamayabilirsiniz. Bu açıdan bakarsak Türk eğitim sistemini son giren-ilk çıkan şekilde ayarlamak lazım.

    Mesela?

    Ben olsam felsefe okutmaya Hawking’den başlatırım ve “Bu adam niye bunları söylüyor ve nasıl söylüyor?” diye geriye giderim. Bu durum İngilizce kursuna gitmeye benzer. 1. Kur’dan başlarsanız katiyen bitiremezsiniz. Felsefe daha kötüdür. Onun için “New Ager”lardan başlatmak lazım. “Bu adamlar bu hâle nasıl geldi?” diye geri okumalar yapmalıyız. En son hikâyeden geriye doğru.

    Hawking dışında başka kimleri okuturdunuz?

    Einstein okuturdum, kuantum fiziği okuturdum. Gelinen noktada “ne oluyor” deyip geri bakmalarını sağlardım. Üniversitede yapmak istediğim bu. Nasıl oluyor da Madonna gibi bir kadın, bir klipte boynunda koca bir haçla İsa ile sevişiyor? Nasıl bir şey bu? Bu soruyu ortaya atardım ve “Bu nasıl olabilir?” diyerek geriye giderdim. İşi güncelden alıp gerilere götürmek lazım.

    Siyasete geldiğimizde, Trump Vatikan’a gidiyor ve Papa’nın elini tutmak istiyor. Fakat Papa izin vermiyor. Bunu nasıl okuyacağız?

    Son Papa’nın Amerikan paralı Katoliklerle el sıkıştığını bilmemiz lazım. Ne konuda el sıkışıyorlar? Mesela eşcinsel evliliklerin kabulü. Önceki Papa Ratzinger’e eşcinsel evliliklerini onaylatamadılar. Şimdiki Papa, “Eşcinseller de kilisede evlensin.” dedi. Trump’tan neden uzak duruyor, diye soruyorsunuz. Her konuya din çerçeveli bakmamak lazım. Trump’a yakın durmamasının dünya kadar sebebi olabilir. Çok farklı açılardan bakabilmemiz lazım. İlle de her gördüğünü bir sonuca bağlamak zorunda değilsin. Bunu öğretmek istiyorum. Benim görmek istediğim eğitim sistemi bunu yapabilmeli.

    Biz her gördüğümüzü “Batı bizi sevmiyor” sonucuna bağlıyoruz. Bu doğru mu?

    Tabii ki değil. Bu çocuksu bir sonuç. “Sen beni sevmiyorsun, topumu alır giderim.” demektir bu. Bizim bir problemimiz var; biz bir şeyin nasıl olduğunu değil, nasıl olması gerektiğini düşünür, kavga ederiz. “Ama olmalıydı, neden olmadı?” deriz. Bırakalım bunları. Şimdi ne yapıyoruz ona bakalım. Bizim hayatımız böyle geçiyor. Türkiye’nin bütün bir sol hareketi bu yüzden rezil oldu.

    Hayalinizdeki eğitim modeline geri dönersek…

    Bizim milyonlarca genci yurt dışına gönderip yıllarca eğitecek durumumuz yok. Ama dünyayı ayaklarına getirmek mümkün.

    Bu bir slogan olarak birçok üniversitenin de söylediği şey. Fakat yapılamıyor. Siz bunu nasıl yapacaksınız?

    Yapamazlar çünkü bilgi itibariyle evrensel, yöntem itibariyle yerli olmayı öğrenmek lazım.

    Yerli derken…

    Yerli çocuğun ihtiyacı çok iyi saptanmalı. Ben üniversitelerde böyle bir şey görmüyorum. İyisiyle, kötüsüyle, bozuk Türkçesiyle, köylülüğüyle bu çocuklar bizim çocuklarımız. Bu çocukları nasıl dünyada söz söyler hâle getirebilirsin? Benim derdim bu. Nerde ne konuşacağını bilmesi için o dünyayı tanıması lazım. Başta politik olmak üzere geriye dönerek tanıyabilir. Merkel Hanım karar verdi, uçakları İncirlik’ten alacak ve başka yere götürecek diyelim. İncirlik nedir? NATO nedir? NATO’nun tarihi nedir? Biz bu işe nasıl ve niye girdik? Uluslararası hukuk nedir? Bu soruları cevaplayabilecek bir eğitim vermemiz gerekiyor.

    Amerika’da master seviyesinde bir öğrencinin günde okuması gereken ortalama sayfa sayısı 400’dür. Bugün okumazsanız, ertesi gün o sayı 800’e çıkar.

    Büyük bir rakam değil mi bu?

    Öyle. O hızlı okuma kursları nereden çıktı sanıyorsunuz? Üniversite mezunu olmak 24 saat bir iştir. Bunun hemen olmayacağını biliyorum. O kadar naif değilim.

    Bugünkü gençlerin internetle birlikte okuma alışkanlıklarının değiştiği düşünülürse…

    Hayır, öyle düşünmüyorum. Benim gençliğimde de bu böyleydi. O zaman da futbol vardı. İnternetle bir şey kaybettiğimizi düşünmüyorum. Yapmak istediğim şeylerden biri ilk seneden çocuklara okur-yazarlık kazandırmak. Dünya okur-yazarlığı. Dünyayı okuyabilmek. Peki nereden? Tabii Türkiye’den hareketle. En az üç tane ortak ders konulmalı. Bunlardan biri ekonomiye giriş olmalı. Ben üniversite çağındaki bir çocuğun ödemeler dengesinin ne olduğunu bilmeden mezun olmasının bir skandal olduğunu düşünüyorum.

    “Dünya Bir Ayettir, Onu Doğru Okumak Lazım”, Bilimevi Kadın dergisi, Ocak-Şubat-Mart 2018, sayı 4.

     

    Röportaj: Ayşe Böhürler
  • "En iyi zamanlardı; en kötü zamanlardı. Bilgelik çağıydı; ahmaklık çağıydı. İnanç dönemiydi; şüphecilik dönemiydi. Aydınlığın mevsimiydi; karanlığın mevsimiydi. Umut baharıydı; umutsuzluk kışıydı. Öncemizde her şeyimiz vardı; öncemizde hiçbir şeyimiz yoktu. Hepimiz doğrudan cennete gidiyorduk; hepimiz doğrudan cehenneme gidiyorduk. Kısacası o dönem de bugünkü gibiydi; öyle ki, dönemin en gürültücü yetkililerinden kimileri, hem iyisi hem de kötüsü için 'en' ile başlayan karşılaştırmalarda ısrarcıydılar."

    Bana göre bu alıntı hem romanımızın başı hem de romanın anlatmak istediği herşey...

    Romanımız Fransız ihtilal'i öncesinde başlayıp ihtilal ve sonrasıyla devam ediyor. Kitapta roman kahramanlarımız olan Charles Darney ve Lucia nın yaşadığı aşk hikayesi üzerinden, dönemin sosyo-politik durumu anlatılmaktadır. Kitabın en önemli özelliği ihtilal sonrasında Fransa'nın nasıl bir yer olduğunu anlatması hasebiyledir.

    Fransa'da halkın uğradığı haksızlıklarla ihtilal olmuş fakat haksızlık ihtilal sonrası da devam etmektedir. Aradaki tek fark zulmeden değişmiş, zulüm devam etmiştir. Okuyucuya bir fikri empoze etmeyip, okuyucuyu düşündüren, kıyas yapabileceği bilgileri sunan bütün bunların yanında birde güzel bir aşk hikayesinin işlendiği eşsiz bir kitap :)