• İnsanlar tuhaftır;fena bir şey yapmakta olduklarını hissedecek olurlarsa,mutlaka an evvel vicdanlarını susturacak bir sebep bulurlar.

    Halit Ziya Uşaklıgil
  • Aman yarabbi! Sevmek bu muydu?
    İnsanı sanki bir mengene içinde sıkıp da
    Birisinin ayakları altına ezik, bitik,
    Can çekişerek atmak isteyen bu öldürücü sey,
    Sevmek bu muydu?

    HALİT ZİYA UŞAKLIGİL
  • Victor Hugo’nun Sefiller isimli muazzam eserinin kişisel olarak fikrimde ve duygularımda yaşattığı sarsıntılardan yer yer bahsedip mevzuyu hem kişiselliğe indirgeyip hem de geniş çerçeveden bakıp aciz idrakimle, yetersiz kelimelerimle birkaç yorum yapmaya çalışacağım.
    Bir parça çokbilmişlik yaparak durumu izah etmeme izin verin.
    Edebiyat tarihinde ‘Romantizm’ adı verilen bir akım vardır. Bu akım 19 yy. da ortaya çıkmış, Victor Hugo’nun kurallarını belirlediği,öncülerinin arasında Goethe’nin bulunduğu, ‘Sefiller’ ve ‘Genç Werther’in Acıları’ gibi eserlerle şahlanan bir akımdır. Duyguların, içgüdülerin, hayallerin oldukça fazla yer edindiği, karakterlerin ruh analizlerinin zayıf olduğu fakat olayların çok fazla olduğu ve ayrıca bu olayların çok hızlı aktığı bir yazım tarzı. Sürükleyiciliği de buradan gelmekte. Ayrıca romantik yazarlar her zaman okuyucuya yol gösterir. İyi karakterler her zaman iyi, kötü karakterler her zaman kötü karakterlerdir. Ana karakteri her daim haklı çıkaracak bir yol bulur yazar ve okuyucuya da bunu kabul ettirir. Bunlar romantizm akımının en önemli özellikleridir. Bir de realizm var. Romantizm’e tepki olarak ortaya çıkan bu akımın öncüleri Balzac, Dostoyevski, Tolstoy, Halit Ziya Uşaklıgil,Flaubert…
    Önceliğin burada ‘romantizm’ akımında olması ve bu eserler sonucunda edebiyat çevresinin ‘bu kadar da uydurulmaz’ misali bir tepkiyle gerçekliği yani ‘realizm’ akımını oluşturmaları manidardır.
    Hatta Gustave Flaubert’in modern realist akımın şah eseri olarak sıfatlandırılan ‘Madam Bovary’de yaşamın sıradanlığından can sıkıntısıyla boğuşan, okuduklarından etkilenen ve bunun sonucunda giriştiği ahlak dışı ilişkilerle yaşamını bir roman gibi yaşayamaya gayret eden bir karakterin anlatılması da yine aynı ölçüde manidardır.
    Liseden beri istemsiz bir şekilde realist akımla etkileşim içerisindeydim, okumalarım buna yönelikti.Üç ay öncesine kadar ‘Genç Werther’in Acıları’nı okumuş ve tüm önyargılarımdan kurtulmaya çalışmıştım. O eserden de çok etkilendiğimi belirtmeliyim.
    Duygusal anlar yaşadığım, yer yer şaşkınlıktan donakaldığım, tüylerimi diken diken eden bu süreçte, uzun süredir bu denli şiddetli duygulanımlar içerisine girmediğimi fark ettim. Her ne kadar bu durum pek hoşuma gitmese de kendimi bu duygulanımlara bıraktım. Bu tarz durumlarda genellikle zihnim bana köşeden dil
    çıkartarak, ‘bu anlatılanın gerçeklikle hiçbir şekilde alakası yok, bu özellikle seni duygulandırmak için oluşturulmuş akıldışı bir senaryodan ibaret.’ Diyerek tadımı kaçırırdı.
    Fakat kesinlikle lafımı esirgemeden belirtmeliyim;
    -Monsenyör Bienvenu’nun Jean Valjean’la karşılaşmadan önceki yaşamı ve insanlara karşı benimsediği davranış biçimi, duygu ve düşünceleri*,Jean Valjean’la karşılaştıktan sonra, o ilk akşam onu ‘Kardeşim’ diyerek karşılaması*, hırsızlıktan yakalanıp tekrardan eve getirildiğinde verdiği tepki,
    -Jean Valjean’nın yaşadığı ruhsal dönüşüm sonucu insanlara karşı gösterdiği koşulsuz sevgi,
    -Arabanın altında ölmek üzere olan, kendisini sevmeyen bir insan için Jean Valjean’ın yaptıkları,
    -Fantine’nin kızı Cossette için yaptıkları,ön iki dişini satması, kötü yola düşmesi,fakirlikle azap çekmesi,
    -Jean Valjean’nın Javert’e karşı Fantine’ni savunması,
    Tüm bunları okuduğum da gerek metroda gerek Özsa’da gerek evde odamda, tüylerimin diken diken olmadığı tek bir paragraf, gözlerimin yaşarmadığı tek bir sayfa olmadı. İlim öğrenmek için Monsenyör Bienvenu’nun evinde hizmetçi olmak isterdim. İrfan öğrenmek için Jean Valjean’nın, o cahil, kaba saba ve bilgisiz adamın, kürek mahkumunun ellerine sarılmak isterdim. Merhamet,şefkat ve emek ne demek, bunları öğrenmek için Fantine’nin ayaklarını öpmek isterdim.
    Ve yine;
    -Jean Valjean’a yemeği ve yatacak yeri çok gören o han sahipleri
    -Fantine’nin kızı Cossette’yi emanet ettiği Thenardierler’in küçük kıza gösterdikleri insanlık dışı muamele, kadının kendi çocuklarından bu küçük Tarla Kuşu’nu ayrı düşürmesi, kocanın Fantine’ e karşı açgözlü tutumu, küçük bir kız çocuğuna layık görülen berbat bir yaşam,
    -Fantine’in küçük kızının durumunu öğrenebilmek için yazdığı mektupları koz olarak kullanıp, onun fabrikadan kovulmasına neden olan dedikoducu kadınlar,
    -Fantine’ni sokakta tartaklayan,sırtına kar koyup ona eziyet eden Bamatabois,
    -Javert’in Fantine’e karşı tutumu
    Ve yine tüm bunları okurken içimde duyduğum nefret,kin… Gerçekten bir cellat olup bizzat kendi ellerimle bu insanların kellesini uçurabilecek noktada yaşadığım duygulanımlar…
    ***
    Monsanyör Bienvenu’nun Tanrıtanımaz devrimci ve konvansiyoncu ile girişmiş olduğu ve yazarında bu diyalogla ilgili Bienvenu’nun iç dünyasını betimlediği bir bölüm var kitapta ve bu bölümle ilgili birkaç söz söylemek istiyorum.
    Bienvenu’nun, koncansiyoncu karşısında elinin kolunun bağlandığı sahnelerdi bunlar. Çünkü o kadar mantıklı ve akılcı bir yaklaşımla gerçekleri ard arda sıralıyordu ki, Bienvenu en sonunda tüm bu söylediklerinde haklı olduğunu ve fakat kendi kabuğuna çekilip, tüm bu yaşamın çelişkilerinden, siyasetten, politikadan uzak durup insanlara merhametle, sevgiyle yardım edilebileceğinden bahsediyordu. Bu çelişkilerin ve karmaşık sorunların, ıstırap ve güçlüklerle yoğurduğu her akıllı bireyin Tanrı’yı reddedişe yönelebildiğinden dert yanıp, merak duygusunun bazen durdurulması gerektiğini belirtiyordu.
    Bu aslında günümüz dindarlarının da sıkça yaptıkları bir söylem; fazla merak zararlıdır. Bu noktada şu küçük ayrıntının da belirtilmesiyle birlikte bu önermeyi doğru kabul edebilirim.
    ‘Merak’ bence de olumsuzdur, yerine mutlaka ‘ilgi’ konulmalıdır.
    Merak,hoyrattır,serttir, bir an önce keşfedip, bitirmek ister. Merak, dogma doğurur ve ideoloji üretir,
    İlgi, narindir, şeffaftır, usulca derine inip, seyretmek ister. İlgi, anlam(mana) doğurur ve fikir üretir.
    Daha netleşmesi için şu iki cümledeki anlam çatışması bence pek cuk oturmasa da işimizi görür;
    -Falanca kızı merak ediyorum.
    -Falanca kıza ilgi duyuyorum.
    ***
    Ayrıca Tanrı’nın reddedilişiyle ilgili kitapla da bağlantılı söylemek istediğim şeyler var.
    Sanatçı ve düşünürler yaşamları boyunca acıdan beslenmiş ve fikirlerini çektikleri bu acı ile edinmişlerdir. Çok sevdiğim Lübnan’lı yazar Mihail Nuayme ‘Arkaş’ın Günlüğü’isimli kitapta ’Acı, meyvesi bilgi olan bir ağaçtır.’ der. Benim anlatmak istediğim de budur. Nietzsche’yi anlatan ‘Nierzsche Ağladığında’ isimli kitapta ‘Tanrı’yı öldürmüş.’ bir adamın söylediklerine kulak verelim. Bu cümlelerde mutluluğun ve güzel bir yaşamın sürekli reddedilişi söz konusudur.
    Acı çeken dostuna dinlenmesi için yer göster. Ama dikkat et yatak sert olsun.
    Ruhunda sükûnete kavuşmak ve mutlu olmak isteyen insanlar inanmalı ve iman etmelidir, ama hakikatin peşindeki insanlar iç huzurundan feragat edip yaşamlarını bu sorgulamaya adamak zorundadırlar.

    Rahatlık ve gerçek sorgulama arasında tercihinizi yapmak zorundasınız!

    Eğer bilimi seçerseniz, doğaüstü şeylerin teselli veren zincirlerinden kurtulmak isterseniz, eğer iddia ettiğiniz gibi inançlardan sakınıp, tanrısızlığı benimserseniz, o zaman inananların o küçük rahatlamalarının özlemini duymamalısınız!

    Tanrı'yı öldürürseniz, onun tapınağına sığınmaktan da vazgeçmek, orayı terk etmek zorundasınız!
    Görmüyor musun Josef, problem, senin huzursuzluk duyman değil! Göğsündeki baskının ya da gerilimin ne önemi var? Sana kim rahatlamayı vaat etti? Bu yüzden mi uykuların kaçıyor? Nedir yani? Sana kim deliksiz uyku vaat etti?
    Nietzsche Tanrı’yı öldürmek zorundaydı!
    Dücane Cündioğlu’nun şu sözü ne kadar da manidar.
    "Huzur İslam'da!" olsa bile alma ey talib, sen asıl gecenin hakkını vermeye bak!
    Bu sanatçı ve düşünürlerin tercihidir. Her inanç sisteminin kendi müminleri vardır. Ve bu inanç içerisinde huzurla yaşarlar. Lakin sanatçı ve düşünürler huzursuzluğu tercih ederler.
    Ait olmak ve sahip olmak onların harcı değildir. Yoksunluklarının onları kemale erdirecek vasıtalar olduğunu iyi bilirler. Huzursuzdurlar.
    İzahıma şu şekilde devam edeyim.
    Dünya’yı seyredip yaşanan onlarca acıdan sonra ‘Bu ne biçim Tanrı?’ diyerek isyana sürüklenen birey kısa bir süre sonra evren ile ilgili araştırma yaptığında, saniye de
    300.000 km hızla ilerleyebilirse Samanyolu Galaksisi’ni boydan boya 100.000 yılda gidebileceğini gördüğünde şaşkınlığa düşüp ‘Ne yüce bir yaratıcı?’ tepkisini verebilecektir.
    Her gece gözlerimizdeki tüm kini, ruhumuzdaki kanı temizleyen gökyüzünün ve onun yıldızlarının, ayının konuşmadığını, bir şeyler anlatmadığını kim iddia edebilir ki? Tüm bu sessizlikte ne kadar da çok tamamlanıyoruz, Tanrı nasılda geliyor ayağımıza?
    Yani Tanrı’yı ancak bir yönüyle reddedip, yine bir yönüyle kabul edebiliyoruz. Amacımız sanırım Tanrı’yı her açıdan anlamaya çalışmak olmalıdır.
    Yine Dücane Cündioğlu’nun Hz. İnsan isimli kitabından bir alıntıyla devam ediyim.
    ‘Sen aklın sıra kavradığını zannediyorsun. Oysa kavranan sensin, ama farkında değilsin!’
    Düşünürler ve sanatçılarda bu konuda büyük konuşarak hakikati kavradıklarını ve ‘Tanrı’nın olmadığını’ iddia ederler. Farkında değillerdir, kavradıklarını zannederler de asıl kavranan onlardır bilmezler.
    Tanrı’nın nazlı kullarıdır onlar. Zamanın da yaşadıkları ağır buhranlar(bir çok felaket yaşamanın yanı sıra emin olabilirsiniz hepsi bir kara sevda kurbanıdır) onları kırgın, dargın, küskün bir hale bürümüştür.
    Onlar bir sevenin sevdiğine ‘Sen beni sevmiyorsun’ diyerek naz yapması gibi ‘Sen yoksun’ derler Tanrı’ya.Aslında bunu derken ‘Beni daha çok sevmeni istiyorum’, ’Varlığını daha net görmek istiyorum.’ demeye çalışırlar.
    Lakin bu kavradıklarını zannedip kavrananlar için de Yunus Emre’nin ‘Bir ben vardır bende benden içeri’ olarak tanıdığımız şiirinde geçen şu mısralar sanırım benim düşüncemin özeti niteliğindedir.
    Dinin terk edenin küfürdür işi
    Bu ne küfürdür imandan içeri
    Bizim gibi, gözü ışıktan başka bir şey göremeyen acizler için, kimin imanda, kimin küfürde olduğunu görmek sanırım oldukça zor. Kendimiz de bu bilinmeze dahiliz.
    Hayat bir süreçtir; bu süreçte zaman zaman inançtan kopma ve zaman zaman yine inanca bağlanma söz konusu olabilir. Zaten zihni ve kalbi aktif çalışır vaziyette tutan bu gerilim değil midir?
    Tüm bu süreçler yaşanırken önemli olan bilinci kaybetmemek ve her daim öğrenmeye dair duyulan açlığı yitirmemektir diye düşünüyorum.
    Victor Hugo Monsenyör Bienvenu’nun dinsiz arkadaşı ve benzerleri için nasıl bir tutum içerisinde olduğunu aşağıdaki cümlelerle anlatmış ve bizim söylediklerimizi de belirginleştirmiştir.
    ‘Monsenyör Bienvenu esrarlı meseleleri dışarıdan tespitle yetinen, bunları kurcalamayan, karıştırmayan, kendi düşüncesini de bunlarla bulandırmayan ve ruhunda karanlığa karşı ciddi saygı besleyen bir adamdı sadece.’
  • Hayalleri olan, henüz Mülkiye öğrencisi Ahmet Cemil'in matbaadaki eski-yeni tartışması ile başlıyor her şey. Okumaya başlamadan önce ağır bir roman diyenler olmuştu. Doğru mu derseniz kısmen doğru. Eğer 1930 öncesi basımlardan bir tanesini bulursanız, kelime hazinenizi cidden geliştirecek bir kitap olacak evet belki sizi zorlayacak -okuma sürem sizi kandırmasın hızımın biraz yavaşladığı bir dönemdi.- fakat çok şey de kazandıracak. Ben gerçekten sevdim. Ayrıca size bu kadar fayda sağlamasının yanında çok güzel bir olay örgüsü ile de başbaşa bırakıyor sizi. Halit Ziya ziyafeti ayağınıza kadar getirdi.
  • İnsanlar tuhaftır; fena bir şey yapmakta olduklarını hissedecek olurlarsa, mutlaka en evvel vicdanlarını susturacak bir sebep bulurlar.
    Halit Ziya Uşaklıgil
  • Zaten hayatın ehemmiyetli vakaları hep beklenmeyen dakikalarda çıkmaz mı?
  • Mai ve Siyahın Türk klasiklerinde tartışılmaz bir yeri olduğunu biliyordum. Ancak kitabı almadan önce bazı endişelerim vardı. Hikaye ilgimi çekecek mi? Akıcı mı durgun mu? Açıkçasını söylemek gerekirse kitabın ortalarında sıkılmışlığım var. Hikayenin monotonlaştığını hissettiğim oldu. Ancak kitabın ilk ve son yüz sayfası var ki mükemmel betimlemeler, mükemmel söz sanatları, mükemmel üslup... Her cümleyi okuduğum da birileriyle paylaşmak istedim. Böyle bir eseri kendime saklayıp bencillik etmeyi çok ayıp buldum. Buraya alıntı yazmaya da çalıştım ama farkına vardım ki Halit Ziya'nın kelimeleri, cümleleri, paragrafları adeta bir örümcek ağı hassasiyetiyle bir bütün eser olarak kurulmuş. İçerisinden bir cümleyi kesip paylaşmaya gönlüm el vermedi. Sözün kısası klasikler sıkıcıdır demeyin asla; okuyun, tadını alacaksınız.