Daha haber saati bitmeden Sultan Teyze geldi koşarak.
“Müjde, af var!” diye bağırarak girdi koğuşa.
Her yer karıştı birden.
Hacer su bidonunu aldı. Ters çevirip çalmaya başladı. Gülsüm Ana’nm torunu doğduğunu haber aldığımız zamanki gibi. Erkek torunu olduğunu öğrenince helva yapmıştı ya Gülsüm Ana. Ondan bile çok helva yaptı. Gülfıdan’la Nergis göbek attılar karşılıklı. Annem de dansöz kılığına girip güldürdü herkesi.
Selma Abla bana kazak örüyor. Üzerinde kuşlar var. Sahici gibi. Minik İbo’ya da örecek. Ama önce bana örüyor.
Kazağımın kuşunu örerken yanında oturayım mı, diye sordum. Gürültü yapmazsam oturabilirmişim.
“Çerçevesiz gökyüzünü ve tel gölgesiz güneşi sizinle paylaşmak için hemen yazıyorum.”
Bu cümlenin altını kırmızı ■ kalemle çizmişler. “Güneş” ve “paylaşmak” sözcüklerinin yanma da soru işareti koymuşlar. İdaredeki bıyıklı amcalar bu sözleri anlamamışlar mı? Ben bile anladım.
Nevin de mektup bekliyordu. Benim gibi. Ona da gelmemişti. Nevin nişanlısını merak ediyor. Neden görüşe gelmiyor, dedim. Gelemezmiş. O da kafesteymiş bizim gibi.
“Ancak kuşlar getirebilir onun haberlerini,” dedi Nevin.
Nişanlın neden kafeste diye sordum. Halkını sevdiği içinmiş.
“Sen niye buradasın?” diye sordum Nevin’e.
O da halkını sevdiği için buradaymış. Ben büyüyünce halkımı hiç sevmeyeceğim. Halkını sevenler hep kafese giriyor.