• ”Sizin şehir mızıkacılarınızın masalına göre davranamayacağım; bir şey anlatmak istemiyorum; şarkı söylemek istemiyorum; vaaz etmek istemiyorum; ama şurası doğru: masalların zamanı geçti, şehir ve devlet masallarının ve tüm o bilimsel masalların; felsefi olanlar da dahil; artık hayaletler âlemi yok, evrenin masallık bir yanı kalmadı; en güzel masal olan Avrupa ölü; işte hakikat ve gerçeklik. Gerçeklik de hakikat gibi masal değildir ve hakikat asla masal olmamıştır.

    Daha elli yıl öncesinde Avrupa baştan aşağı masal, bütün dünya bir masal dünyasıydı. Günümüzde o masal dünyasında yaşayan çok kişi var ama onlar ölü bir dünyada yaşıyorlar, söz konusu olan da ölüler zaten. Ölü olmayan, yaşamaktadır ve masallarda yaşamaz; o masal değildir.

    Ben kendim de masal değilim, masal dünyasından da gelmiyorum; uzun bir savaşta yaşamak zorunda kaldım ve yüz binlercesinin öldüğünü ve onların üzerine basıp geçen başkalarını da gördüm; hakikatte her şey değişti; eski bir dünyadan yenisi, eski bir doğadan yeni bir doğa oluşurken her şeyin başkaldırdığı ve her şeyin değiştiği, binlerce yıllık bir masalın tek gerçeklik ve tek hakikat halini aldığı elli yılda, soğuğun ne kadar arttığını hissediyorum.

    Masalsız yaşamak daha zor, bu yüzden yirminci yüzyılda yaşamak da bu kadar zor; zaten artık sadece varolmayı sürdürüyoruz; yaşamıyoruz, artık kimse yaşamıyor; ama yirminci yüzyılda varol- mak güzel; kendini ileri götürmek; ileri nereye? Biliyorum ki ben masallardan çıkmadım, masallara da girmeyeceğim, bu bile bir ilerlemedir ve bu öncesi ile bugün arasındaki bir farktır.

    Bütün tarihin en korkunç mıntıkasında bulunuyoruz. Korkmuşuz, hem de yeni insanların böylesine devasa bir malzemesi olarak - yeni doğa anlayışının ve doğayı yenilemenin; topyekûn hepimiz son yarım yüzyılda tek bir satıcıdan başka bir şey olmadık; işte bugünkü bu sancı biziz; bu sancı artık bizim haletiruhiyemizdir.

    Yepyeni sistemlerimiz var, yepyeni bir dünya görüşümüz ve dünya dolaylarına dair gerçekten de en harika ve yepyeni bir görüşümüz var ve yepyeni bir ahlakımız var ve yepyeni bilimlerimiz ve sanatlarımız var. Başımız dönüyor, üşüyoruz. İnsan olduğumuza göre dengemizi kaybedeceğimizi sandık ama dengemizi kaybetmedik; soğuktan donmak zorunda kalmamak için de her şeyi yaptık.

    Her şey değişti çünkü biz değiştirdik, dış coğrafya da iç coğrafya kadar değişti.

    Artık yüksek taleplerde bulunuyoruz ama yüksek taleplerde yeterince bulunamayız; hiçbir devir bizimki kadar yüksek taleplerde bulunmamıştır; varolmayı megalomanca sürdürüyoruz; ama düşüp gitmemizin, soğuktan donmamızın imkânı olmadığını bildiğimizdendir ki yaptığımızı yapmaya cüret ediyoruz.

    Hayat bilimden, bilimlerin biliminden ibaret olmuş. Şimdi de aniden doğada fani olduk. Elementlere aşina olduk. Realiteyi biz sınadık. Realite bizi sınadı. Artık doğa kanunlarını, doğanın sonsuz yücelikteki kanunlarını tanıyoruz ve onları gerçeklikte ve hakikatte inceleyebiliyoruz. Artık tahminlere muhtaç değiliz. Doğaya baktığımızda artık hayalet görmüyoruz. Dünya tarihi kitabının en pervasız bölümünü yazdık; hem de her birimiz kendi adına korku içinde ve ölüm korkusuyla; kimse kendi iradesiyle de kendi zevkiyle de yazmadı onu, aksine doğanın kanununca yazdı; bizse bu bölümü kör babalarımızın ve budala öğretmenlerimizin ardından yazdık; kendi ardımızdan yazdık; onca sonsuz uzunlukta, yavan bölümden sonra en kısa ve en önemlisini yazdık.

    Dünyamızın aniden teşekkül ettiği, berraklıktan korktuk, bilim dünyamız da öyle; bu berraklıkta üşüyoruz; ama biz bu berraklığa sahip olmak istedik, onu çağırdık, yani şu an hüküm süren soğuktan yakınamayız. Bu berraklık ve bu soğuk bundan böyle hüküm sürecek. Doğa bilimi bizim için, hayal edeceğimizden de yüksek bir berraklık ve çok daha öfkeli bir soğuk olacak.

    Her şey berrak, gitgide yükselen ve gitgide alçalan bir berraklıkla dolu olacak ve her şey, gitgide dehşetli bir hal alan bir soğukla soğuyacak. Gelecekte sürekli berrak ve sürekli soğuk bir gün izlenimimiz olacak.” 26 Ocak 1965
  • 'DİDEROT ETKİSİ'

    "Fransa’nın 18. Yüzyıl yazarlarından olan aydınlanma filozofu Denis Diderot, büyük bir borç bataklığına düşer.

    Onun bu perişan hali, Rus Çariçesi Katerina’nın kulağına kadar gider.
    Çariçe, bu bataklıktan kurtulması için Diderot’a nazik bir teklif sunar: Diderot’un kütüphanesini satın alır ve kendisine tekrar hediye eder.

    Hediye ettiği kütüphanede çalışması için de Diderot’ya 25 yıllık maaşını peşin öder.
    Tabii ki bu peşin ödeme, Diderot için hiç beklenmedik bir anda bir servete sahip olma anlamına gelir.
    Artık Diderot, bütün borçlarından kurtulmuş ve rahatlamıştır.

    Bir gün bir arkadaşı ona kadife bir sabahlık hediye eder.
    Ve her ne olursa işte bundan sonra olur.

    Filozof sabahlığını giyinir. Çalışma masasına kurulur ve iştahla çalışırken birden bire bu muhteşem sabahlığı ile çalışma masasının birbirine uyuşmadığını düşünür.

    Kasasındaki yüklü miktar nakdin sarhoşluğuyla derhal, çalışma masasını değiştirmek üzere çıkar ve harika bir çalışma masası alır.

    Artık sabahlık ve çalışma masası uyumludur.

    Fakat bir de ne görsün? Yerdeki eski halı, ne sabahlığına ne de çalışma masasına yakışıyor.

    Koşar ve kasasındaki paraya da kendisine de layık yakışacak bir halı alır.

    Yine de içini kemiren bir şeyler vardır.
    Çünkü evin koltukları, dolapları, sandalyeleri, duvar resimleri ve duvar halısı, odanın süslemeleri artık birbiriyle uyumsuz ve hafif kalır.
    Her şey gözüne batmaya başlamıştır artık…

    Gel zaman, git zaman Diderot, evin bütün eşyalarını iğneden ipliğe değiştirir.

    Diderot’un durumu idrak etmesi fazla zaman almaz.

    Başladığı noktaya dönüşünün hırslarından kaynaklandığının farkına varır.

    Sonuçta, yazarın bu konu üzerine kaleme aldığı meşhur eseri
    “Eski Sabahlığım İçin Pişmanlık”
    adlı eser ortaya çıkar.

    Yazar, ardında tarihe geçecek özlü bir söz bırakır.
    _“Eski sabahlığımın efendisi iken yenisinin kölesi oldum.”

    Diderot bu yazısında tüketim çılgınlığına kendisini kaptırışını anlatır.

    Onun, tüketim çılgınlığının insanı sürükleyeceği halleri anlatan ve bugünkü anlamına en yakın içeriği ile kavramdan söz eden yazar olması ve sebep-sonuç ilişkisini ortaya koyması bakımından adına atfen
    “Diderot Etkisi”
    denilmiş.

    Diderot etkisi iki kısımlı bir olgudur.

    Alışveriş alışkanlıklarımızla ilgili iki varsayımı temel alır.

    Bu fikirler:
    Müşteriler tarafından satın alınan eşyalar onların kimliğinin bir parçası olurlar ve birbirlerini tamamlama eğilimindedirler.

    Bu kimlikten sapan yeni bir eşyanın alınışı, yeni bir uyumlu bütün oluşturabilmek için bir tüketim sarmalına girilmesine sebep olabilir.

    Diderot Etkisinin tüketici psikolojisi ve tüketim bağımlılığına dair ortaya çıkardıkları oldukça önemlidir.

    Bugün hiçbirimiz aldığımız herhangi bir eşyayı beli bir tarz veya konseptin parçası olmadığı sürece kolay kolay giymez veya satın almayız.

    İşte buna "Diderot Bütünlüğü"
    denir.

    Bu bütünlük her alışverişin birbirini tetiklediğini ifade eden mekanizmayı anlatır.

    Diderot Efekti, harcamaların gereksizliğinden ziyade; yeni bir alışverişin beraberinde bozulan bütünsellik algısı nedeniyle gereksiz harcamalar doğurduğu gerçeğini de ifade eder.


    Diderot, bu etkiyle bireylerin nasıl bir tüketim uçurumuna sürüklendiğini ifade ederek insanın kendini kontrol ederek yeni bir şeye sahip olmanın anlık ve geçici mutluluğundansa sahip olduklarımızın değerini bilerek daha kalıcı mutluluklara yönelmemizi de salık verir.

    Bu etkiye dair değerlendirmelerini dile getirdiği yazısının sonunda şunları söyler:
    “Örneğimin size bir ders vermesine izin verin.

    Yoksulluğun özgürlükleri vardır; zenginliğin ise engelleri…”
  • 64 syf.
    ·1 günde·10/10
    Stefan Zweig'den harika bir hikaye, harika bir pisikolojik ve ruhsal tanımlamalar betimlemer, harika bir kitap...

    Yazarsam bol bol Spoliler verme riskim var o yüzden şu kadarını dile getirmek istiyorum okuyacak arkadaşlarında heyecanı kaçmasın sonra...!

    Bir İnsanın mesleki kişiliği ve kendi kişiliği arasında geçen bir savaşa tanıklık oluyoruz. Mesleki etik kurallarının çiğnenmesi ve sonuçlarının maddi manevi nelere mâl olacağı açık seçik çok güzel bir şekilde işlenmiştir...

    Kitap da negatif olarak göze çarpan ise Irkçı bir aşağlama söz konusu... Kusura bakmayın kitap ne kadar hoşuma gitsede, ne kadar heyecanla ve merakla okusamda bu gözümden kaçmadı.

    Özellikle bir yer vardı ki; "....çünkü buradaki kızlar, bu cıvıl cıvıl, küçücük, narin hayvancıklar bir beyaz, bir ‘beyefendi’ kendilerine sahip olduğunda saygıdan tir tir titrerler... teslim olurlar, her zaman açıktırlar size, alçak sesle, kesik kesik
    gülerek size hizmet etmeye hep hazırdırlar..."
    Evet burada yazılanları ne yazık ki Stefan Zweig gibi hayranlıkla hikayelerini okduğum yazara çokta yakıştıramadım ama belkide ben yanılıyorumdur, belkide Avrupa'nın olan sömürge topraklarında yaşayan insanlara bakış açısını tüm çıplaklığı ile dile getirmek istemişte olabilir... Sanırım ben ikinci düşünceyi benimseyeceğim ve Stefan Zweig'e olan saygım devam edecek... İyi okumalar dilerim...
  • Ada Lovelace, Rosalind Franklin ve Marie Curie gibi bilime yön veren kadınları hepimiz duyduk, ancak *STEM’de merakınızı cezbedecek daha birçok ünlü kadın var.

    Bilim tarihi, zaman zaman sakallı yaşlı erkeklerin bir listesi gibi görünebilir (üzgünüz Darwin), ancak çevremizdeki dünyayla ilgili anlayışımızı değiştiren birçok inanılmaz ve ilham verici kadın oldu ve onları hatırlamak için Ada Lovelace Gününü beklememiz gerekmiyor. İşte bilmeniz gereken ünlü bilim kadınlarından sadece birkaçı.

    1-Caroline Herschel
    Alman Gökbilimci (1750-1848)

    1.2 m’den sadece biraz daha uzun olan bu bilim kadını yaptıklarıyla uzayı anlamamıza çok büyük katkılar sağlamıştır. Almanya’da doğan Caroline ,22 yaşında şarkıcı olarak eğitim görmek için İngiliz şehri olan Bath’dakiabisi William’ın yanına taşındı, ancak kısa sürede astronomi, kardeşlerin hayatlarının odak noktası haline geldi.

    Gece gökyüzünü gözlemlemeyi kolaylaştıran lensler üreten abisinin yanında asistanlık yapan Caroline ve abisi, bunların yanı sıra, yaklaşık 2.500 yeni bulutsu ve yıldız kümesi kaydettiler ve Yeni Genel Kataloğu- bu göksel cisimlerin bu güne dek gelen isimlerinin verildiği ilk kaynak olan NGC notasyonu için temel oluşturdular.

    Kendi başına bir gökbilimci olan, bir kuyrukluyıldızı keşfeden ilk kadındı ve çalışmalarını tanıtmak için 1787’de Kral George III tarafından William’ın asistanı olarak işe alınması, onu bilimsel çalışmalar için maaş ödenen ilk kadın yaptı. Toplamda 14 yeni nebula(bulutsu), sekiz kuyruklu yıldız keşfetti ve Flamsteeds Atlas’a 561 yeni yıldız ekledi.

    Adı kardeşi William Herschelkadar bilinmese de, Caroline’ın katkısı, 1838’de Kraliyet Astronomik Topluluğundan Altın Madalya (bir kadın için bir ilk) ve kuyruklu yıldız olan bir asteroite verilen ismi de dahil olmak üzere birçok kez onurlandırıldı. , Ay’da bir krater ve onun adını taşıyan bir uzay teleskobu ve hatta bir Google Doodle’ı bile var.

    2-Mary Anning
    İngiliz Fosil Avcısı (1799-1847)

    19. Yüzyıldaki yaşam şüphesiz bazıları için zordu, ama özellikle fakir, eğitimsiz bir kadın olmak, daha zordu, bu da Mary Anning’in başarılarını daha da şaşırtıcı kılıyor. Deniz kenarındaki Lyme Regis kasabasında yaşayan genç Mary, babasıyla birlikte cilalayıp turistlere satmak için fosiller topluyordu.

    Babasının ölümünden sonra bu, ailenin tek gelir kaynağı oldu. 1811’de kardeşi Joseph bir kafatası buldu ve birkaç ay sonra, sadece 12 yaşındayken, Mary fosilleşmiş iskeletin geri kalanını keşfetti. Fosilin ilk başta bir timsah olduğuna inanılıyordu, ancak bu alanda bilim ilerledikçe nihayet 200 milyon yıl öncesine dayandığı ve bir dinozorun ilk eksiksiz fosili olan bir ichthyosaurus( iktinozor ) olduğu ortaya çıktı ve bu şekilde sınıflandırıldı.

    Anning, hayatının tamamını Lyme Regis’in (şu anda Jurassic Sahili olarak bilinen) kumsallarını arayıp, uzun boyunlu Plesiosaurus iskeleti ve Pterodactylus gibi fosilleri bulmak için keşif yapmaya harcadı.

    Dünya’nın İncil’e göre başladığına inanılan bir zamanda, eski taşların derinliklerine gömülü olan 200 milyon yıllık hayvanların var olması, yaratılış öyküsüne aykırıydı ve Tanrı’nın yaratıklarının kusurlu doğasını öne sürdüğü için sorunlu olduğu da kanıtlandı. Anning’in alışılmadık ve sıklıkla tuhaf keşifleri, bilimsel düşünceyi İncil hikayelerinden uzaklaştırmaya yardımcı oldu ve paleontoloji alanını açtı. Henüz bebekken şimşek çarpan birine göre hiç de fena değil.

    3-Lise Meitner
    Avusturya-İsveçli Fizikçi (1878-1968)

    1930’larda, Lise Meitner, sadece bilim alanında çalışmasına izin verilen az sayıdaki kadından biri olduğu için değil, aynı zamanda Almanya’daki en önde gelen nükleer bilim insanı olduğu için özeldi. Fakat aynı zamanda Yahudi kökenliydi ve Naziler 1938’de iktidara geldiğinde ülkeden kaçmak zorunda kaldı.

    O yılın ilerleyen zamanlarında Stockholm’de, Almanya’daki çalışma ortağının, uranyumun radyoaktif bozunması konusundaki çalışmalarında elde ettiği son sonuçları ve ne yapmadığı anlatıldı yani; uranyumun nükleer füzyona uğradığı, ikiye bölündüğü ve bazı muazzam nükleer enerji deposunu serbest bıraktığını.

    Yedi yıl sonra, uranyumdaki aynı nükleer füzyon süreci, Little Boy (Küçük Çocuk) adlı bir bombanın içinde tetiklendi ve Japon şehri Hiroşima’ya atıldı. Gerisi, tarih diyebiliriz.

    Marie Curie nükleer fizik alanındaki çalışmaları için iki Nobel ödülü kazandı ve adını ondan alan (Curium) kimyasal bir elemente sahipti, ancak kelimenin tam anlamıyla yer sallayan Lise Meitner’ın keşifleri çok daha az biliniyor. Kazanması gerektiği düşünülmesine rağmen asla bir Nobel kazanamadı, ancak kendi elementi meitnerium’a sahip. Albert Einstein bir keresinde onun için, “Almanya’nın Marie Curie’si” demiştir.

    4-Barbara McClintock
    Amerikalı Genetikçi (1902-1992)

    İnsan genomunu haritalandırdığımız ve yaşamın yapı taşlarını düzenlemek için CRISPR gibi araçlar geliştirdiğimiz bir çağda yaşıyoruz, ancak bunların tamamı Barbara McClintock tarafından genetiğe olan özveri ve yaşam boyu çalışma sayesinde mümkün oldu. Tüm kariyerini mısır analizi yaparak geçirdi ve 1930’larda bireysel kromozomların tanımlanmasına, incelemesine ve analizine izin veren bir boyama tekniği geliştirdi.

    Mısıralışılmadık bir çalışma seçimi gibi görünebilir, ancak bir genetikçi için, her bitki kendi genetik yapısına sahip, farklı renkte çekirdekler oluşturabildiğinden, bunlar altın değerinde bilgilerdir. Araştırmasıyla, genomlar arasında hareket eden DNA dizisi olan -sıçrayan genlerin- varlığını kanıtlayabildi.

    Çalışmaları hemen fark edilmedi ve o zamanlar sıçrayan genler, bilim çevrelerinin çoğu tarafından hurda DNA olarak kabul edildi, ancak McClintock baskı yaptı ve aslında hücrelerdeki genlerden hangisinin aralarındaki farkları yaratmada hayati öneme sahip olduğunu belirleyebileceklerini söyledi.

    Hücre türleri olmasaydı, sadece bir amorf madde damlası olurduk. 1983 yılına kadar, Nobel Fizyoloji ya da Tıpta Nobel Ödülü’ne layık görülmediğinde, bilim dünyası, sadece bu sıçrayan genlerin ne kadar önemli olduğunu değil, aynı zamanda insan genomunun yüzde 40’ı kadarını oluşturduklarını da kabul etti. McClintock ayrıca, genlerin dış etkenlere yanıt olarak aktivitelerini değiştirdiği epigenetik fikrini resmi olarak üzerine çalışılmadan 40 yıl önce öneren ilk kişiydi.

    5-Dorothy Hodgkin
    İngiliz Kimyager (1910-1994)

    Margaret Thatcher’ın bilimsel konular hakkında, özellikle de sosyalizmin vokal destekçisi olanlar arasından tavsiye aldığı Demir Leydi’nin eski öğretmeni olan DorothyCrowfootHodgkin gerçekten ilham verici bir kadındı.X-ışını kristalografisi alanındaki ilerlemeleriyle tanınan Hodgkin, kolesterol, penisilin ve B12 vitamininin atomik yapısını belirleyebildi.

    Buluşlarıyla1964’te Nobel Kimya Ödülü’nü kazandı ve ödülü kazanan tek İngiliz kadın oldu. Sadece 1969 yılında, onlarca yıl süren X-ışını kristalografi tekniklerini geliştirdikten sonra, en uzun süren mücadelesini vermiş, 35 yıllık çalışmadan sonra insülinin yapısını haritalandıran, diyabet hastalarının tedavisini geliştirecek buluşunu tamamlamıştı. Bütün bu büyük çalışmaları uzun ve aktif yaşamının çoğunda romatoidartrit’tenmuzdarip olmasına karşın yapmıştı.

    6-Yahudi Mary
    MS 1. ve 3. yüzyıllar arasında yaşayan simyacı

    Baz metalleri altına çevirme sanatı olan simya, bugünlerde sert bilim olarak adlandırdığımız şey değil fakat eski bir kimya biçimi (tamamlanmış ya da değil) olarak, bunun için hala kullandığımız yöntem ve araçları temellerini atmıştır. En eskilerden biri, “sanatın” ilk öncüsü olmasa da, Yahudi Meryem idi.

    Kendine ait hiçbir çalışma olmamasına rağmen, Simyaya temel teşkil eden çalışmaları veilk simya metinlerini yazan Panopolis’ten Zosimos tarafından referans alınmıştır.

    Her ne kadar metali altına dönüştürmek zor olsa da, her ikisi de modern kimyada günümüzün eşdeğeri olan tribikos ve kerotakisin simya aygıtlarının yanı sıra hidroklorik asidi keşfetmesiyle itibar kazanmıştır. Ve eğer yemek pişirmek sizin için önemliyse, Mary’ye şerefine adı verilen pişirme şekli Bain-Marie için teşekkür edebilirsiniz.

    7-Elizabeth Garrett Anderson
    İngiliz Doktor (1836-1917)

    İlk İngiliz kadın doktor olan: Elizabeth Garrett Anderson, duruşu ve kararlılığı ile diğer kadınların da yücelmesini sağlayan şaşırtıcı ve güçlü bir kadındı.

    ABD’deki ilk kadın doktor Elizabeth Blackwell gibi başarılı kadınlardan ilham alan Elizabeth Garrett Anderson, itaatkar yaşamına ters düşmeyi seçti. Saygın eğitimine rağmen, herhangi bir tıp fakültesine kabul edilmemesi yüzünden,itirazları sonucu okuldan atılmasına yol açan erkek akranlarıyla birlikte hemşirelik okumak zorunda kaldı.

    Elizabeth eczacılar derneği aracılığıyla doktor olarak kaldıktan hemen sonra, dernek kadın katılımcıları yasakladı. Elizabeth’in karşılaştığı cinsiyetçilik ve sıkıntılar, yalnızca onun gücünü ve amacını körükledi. Paris Üniversitesi’nde okumak için kendi kendine Fransızca öğrenen Elizabeth, nihayet tıp diplomasını aldı.

    Bununla birlikte, bu hala İngiliz Tıbbi Kayıt Sicili izni için yeterli değildi, bu yüzden daha sonra Dekan olarak atandığı Londra Kadın Tıp Okulu olacak Kadınlar için Yeni Hastane’yi kurdu. Sonunda vokal kampanya çabaları karşılığını verdi ve 1876’da tıp mesleğine kadın girişi yasallaştırıldı.

    Tıptan emekli olduktan sonra bile, Dr Anderson hâlâ ataerkilliğe başkaldırıyordu ve İngiltere’deki ilk kadın belediye başkanı oldu. Eşitlik hareketi üzerinde etkiliydi, kızına ve diğer pek çok korkusuz kadına adımlarını takip etmesi ve toplumsal cinsiyet eşitliğine yönelik çaba göstermesi için ilham verdi.

    8-Grace Hopper
    Amerikalı Bilgisayar Programcısı(1906-1992)

    “İnanılmaz Grace” takma adı, GraceHopper’a boşuna verilmedi. Sezgileri kuvvetli bir matematikçi ve bilgisayar programcısı olarak, ilk yıllarını Amerika’daki en prestijli kurumlardan bazılarında okuyarak geçirdi, sonuçta matematik alanında doktora yapan ilk kadınlardan biri oldu.

    II. Dünya Savaşı başladığında, Hopper büyükbabasının ayak izlerini takip ederek Vassar Koleji’ndeki matematik öğretmenliği işini ABD Deniz Kuvvetleri’ne katılmak için bıraktı. İlk fonksiyonel bilgisayar olan Mark I’i programlamayı öğrenmek için Harvard Üniversitesi’ne yönlendirildi. Teknoloji Mark II bilgisayarına ilerlediğinde, Hopper, programlama ekibi bilgisayarın işleyişini bozan bir hatayı çıkardığında “debugging”(hata ayıklama) terimini meşhur etti.

    Grace, her şeyden önce, ikili kod yerine İngilizce kelimelere dayanan kapsamlı bir bilgisayar dili olan COBOL’un geliştirilmesiyle, bilgisayarı genel kullanıma açık hale getirmek için çabaladı.

    İki kez emekli olmaya çalıştı ancak 80’lerinde çalışmaya devam ederek ABD Donanması’nın en eski aktif görevli subayı oldu ve Savunma Üstün Hizmet Madalyası kazandı. Ayrıca, ilk defa Bilgisayar Bilimi Yılın AdamıÖdülü(Computer Science Man-of-the-YearAward), ilk kadın Ulusal Teknoloji Madalyası (NationalMedal of Technology)ve İngiliz Bilgisayar Derneği( British ComputerSociety) tarafından Seçkin İnsan seçilen ilk Amerikalı ve ilk kadın olmak gibi pek çok ilke layık görüldü.

    Onun mirası günümüz bilgisayarcılığında yaygındır vekadın bilişimcileri destekleyen Kadın Bilişimciler Konferansı’nda Grace Hopper Kutlaması yapılmaktadır.

    9-Valentina Tereshkova
    Rus Kozmonot (1937-)

    Uzay Yarışı söz konusu olduğunda, ABD, Ay’a ilk inen kişiye sahip olmasına rağmen, yenildiği başka yerler de vardı. Sovyetler Birliği’nin şeref salonuna başkanlık eden üç Kozmonot; Uzayda ilk kişi olan YuriGagarin, ilk uzay yürüyüşü yapan kişi olan Alexey Leonov ve ValentinaTereshkova.

    Bir tekstil işçisi iken Tereshkova, paraşütle atlama becerisi, proletarya geçmişi ve görev için yeterli olması nedeniyle 400 aday arasından seçildi ve 16 Haziran 1963’te uzayda ilk kadın olup bir tarih yazdı. Yaklaşık üç gün süren bir görevde 48 kez Dünya’nın yörüngesinde döndü ve sadece 26 yaşındayken uzayı ziyaret eden en genç kadın ve ilk sivil olmayı başardı.

    Dünya’ya döndükten sonra, hükümetin yüksek rütbeli bir üyesi olarak Sovyet kadınlarını Küresel mecralarda temsil etmeye devam etti . Fakat uzaydan kopabilmiş değil ve tek yönlü bir yolculuk olsa bileMars’a uçmak istiyor.

    10-Jane Goodall
    İngiliz Etolog (1934’den günümüze)

    Şempanze meraklısı JaneGoodall gibi olağanüstü bilim insanlarının araştırmaları, bağlılığı ve şefkati sayesinde, son yıllarda yaban hayatı korumaya yönelik tutumlar çarpıcı bir şekilde değişmiştir. Çocukluğundan beri Jane, doğduğu savaştan, İngiltere’den uzakta Afrika’daki vahşi yaşama kavuşmahayalleri kuruyordu.

    Üniversite’yi karşılayamayan Jane, sekreter olarak çalışmaya başladı ve 23 yaşındayken, ünlü antropolog ve paleontologDr Louis S B Leakey ile tanıştığı Kenya’ya yolculuk için yeterli parayı biriktirdi. Jane’in coşkusu ve bilgisi ile şaşıran Leakey, Afrika’da vahşi Afrika hayvanlarıyla birlikte yaşayan genç bir kadın kavramının akıl almaz olduğu bir zamanda Jane ile Gombe’deki vahşi şempanzelerin yaşam araştırmasına başladı.

    Şefkatli doğası Jane’in şempanzelerin güvenini kazanmasını ve şempanzelerin vejeteryan olduğu yönündeki varsayımları yanlışlayan et yemek, alet kullanmak gibi davranışlara tanık olmasını sağladı, 1965 yılında, bir okul derecesine sahip olmamasına rağmen doktora yapan ilk kişi olma olasılığını reddetti ve bu nedenle birçok bilim adamı onun başarısını göz ardı etti.

    Fakat sonunda başarısı, NationalGeographic’den fon sağlayarak Gombe Nehri Araştırma Merkezini kurmasını sağladı. Olağanüstü kariyeri boyunca, JaneGoodall devrim niteliğindeki eseri Gombe Şempanzeleri: Davranış Modelleri ’gibi birçok kitap yayınladı ve JaneGoodall Yaban Hayatı Araştırma, Eğitim ve Koruma Enstitüsü gibi öncü araştırma kuruluşlarını kurdu.

    Küresel vahşi yaşamı tehdit eden ormansızlaşmaya tanık olan, Dr. Goodall deneyimli elini korumaya yöneltti ve şimdi dünya çapında seyahat ederek gelecek nesle, tehlike altında olan vahşi yaşamı aktif olarak korumak için ilham veriyor.

    *Science (Fen), Technology (Teknoloji ), Engineering (Mühendislik) ve Mathematics (Matematik)

    Editör / Yazar: Berfin KAZAZ
    Kaynak: https://www.sciencefocus.com/...y-should-know-about/
    Kaynak: Beyinsizler Uygulaması
  • 208 syf.
    İstanbul Okuma Grubu’nun bu ayki kitabı Yaşar Kemal’in “Filler Sultanı ile Kırmızı Sakallı Topal Karınca” adlı romanıydı. Okuma grubumuzun en yoğun katılımlı toplantılarından biriydi -en son Yeraltından Notlar’da bu kadar yoğun katılım görmüştüm- öyleki moladan önce sayı 40’ı bulmuştu. Tabii toplantı sadece sayısal olarak dolu değildi, katılımcıların hemen hepsi gayet yerinde tespitler yaptılar ve dolu dolu yorumlarla harika bir toplantı oldu. Kitap distopik bir kurguya sahip olduğu için ister istemez "Bin Dokuz Yüz Seksen Dört", "Hayvan Çiftliği" gibi distopyalarla kıyaslandı, eserin alegorik yapısından hareketle romanda neyin neye tekabül edebileceği konusunda çeşitli görüşler öne sürüldü, güncel yorumlar yapıldı ve sonuç olarak görüldü ki büyük yazarların eserleri klasiktir ve onlar ne anlatırlarsa anlatsınlar anlattıkları her devir için bir şeyler söyler. Oğuz Aktürk de toplantı sonrası yazdığı uzun değerlendirme yazısında tespitlere değindiği için ben bu konuya daha fazla girmeyeceğim ve direkt bu kitabın bana çağrıştırdıklarını 1000 Kitap’taki kıymetli kitap dostlarımla paylaşacağım.
    Üniversite son sınıfta “Türk Dünyası Edebiyatları” isminde iki dönemlik bir ders almıştık. Bu derste başta Aytmatov’un tüm eserleri ve Cengiz Dağcı olmak üzere Türk Dünyası coğrafyasında yayımlanıp Türkiye Türkçesine aktarılmış eserlerin hepsinden çok sayıda örnek okumuştuk. Hocamızın büyük bir ustalıkla ve tematik olarak hafta hafta seçtiği bu eserler sayesinde o güne kadar hiç fark etmediğimiz yepyeni bir dünyanın kapıları önümüzde açılmıştı. Bu sayede daha önce Sovyetler Birliği hakimiyetinde ve dışa kapalı bir hayat yaşayan insanların bilhassa Stalin devrinde yaşadıkları zulümlere bizzat şahitlik etmiştik. Bu ilgi bende sonraları da devam etti. Elimden geldiğince bu dünyayı takip etmeye, okumaya ve yazmaya devam ettim. Bu eserleri ilk okuduğumda hemen hepsinde bazı ortak konuların tekrar tekrar kullanıldıklarına şahitlik etmiştim hatta bu konuların bir listesini de çıkarmştım. Bunları niye mi anlatıyorum? “Filler Sultanı İle Kırmızı Sakallı Topal Karınca” kitabını okuyunca da listemdeki pek çok konunun bu kitapta da tekrar edildiğini fark ettim. Evet zulmün mantığı birdir ve eğer totaliter bir sistemden söz ediyorsak uygulamaların hemen hepsi birbirine benzer. O başlıkların neler olduğunu tek tek saymayacağım ama yazı içinde yer yer bazılarına temas edeceğim.
    Totaliter sistemlerin kitleleri hakimiyetleri altına almak için bazı yöntemleri kullandıklarından bahsetmiştik. Bu kitapta da gördüğümüz gibi bu yöntemlerin başında, hakimiyet altına almak istediğiniz topluluğa kim ve ne olduklarını unutturmak gelir. Dillerini, öz kültürlerini özetle köklerini unutan bir topluluk köksüz bir ağaç gibi ortada kalır ve kolaylıkla manipüle edilmeye açık hale gelir. Aytmatov bu durumu “Gün Olur Asra Bedel”de Mankurt efsanesi vastıtasıyla anlatır ve kendisini, soyunu sopunu kim olduğunu unutup mankurtlaşan Jolaman’ın annesi Nayman Ana’yı vurması ile işin gelebileceği trajik boyutu çarpıcı şekilde aktarır bize. Türk dünyası romanlarında mankurtlaşmış insan tipleri ile onların karşısında öz değerlerini savunan kahramanların çatışmalarını sık sık görürüz. Tıpkı Sabitcan ve Yedigey (Gün Olur Asra Bedel) örneğinde olduğu gibi.
    Bu romanlarda karşımıza çıkan bir diğer önemli mesele de eğitimdir. Sıkmamak adına çok detaya girmeyeceğim ancak bu eğitimin en önemli parçalarından biri de kitleleri (çocukları, gençleri) marşlar ve sloganlar aracılığıyla tek tip bir eğitime tabi tutmaktır. Sloganlar hazırdır ve sloganı ezberleyen kişi bunu tekrar eder sadece ve düşünmez. Bu sloganı ya da marşı bir grupla birlikte seslendirmek de coşku vericidir ve topluluk üzerinde hipnotik bir etki meydana getirir. Özetle bu tür sloganlar kitleleri topluca bir ideale, bir hedefe yönlendirmek için birebirdir. Farklılığın zenginlik değil suç sayıldığı bu okullarda aslolan tek tip düşünen sistem insanları yetiştirmektir. (Kitapla direkt bağ kurmuyorum ancak okuyan arkadaşlar karıncalara ezberletilen sloganları hatırlayacaklardır.)
    Bu sistemlerde kullanılan bir diğer yöntem de topluluktaki bireyleri çok ağır iş yükü altında ezmek suretiyle meşgul ederken diğer yandan da onları çok önemli işler yaptıklarına, çarkın çok önemli bir parçası olduklarına inandırmaktır. (Romanda karıncaların saray yapmaları) Gariptir ki halk bu ağır işlerde çalışırken onları bu işleri verenler yan gelip yatarlar genellikle.
    İhbarcılık Türk dünyası romanlarının en önemli meselelerinden biridir. Romanlardaki karakterler herkesin birbirini çeşitli çıkarlar uğruna ihbar ettiği güvenilmez bir dünyanın çarkları içinde kaybolmamak için nafile yere çabalarlar. Küçücük çocukların bile casusa dönüştürüldüğü, Pavlik Morozov ismindeki babasını ihbar eden bir çocuğun kahraman ilan edildiği bu dünyada her çocuk aynı zamanda bir casus adayıdır.
    Totaliter sistemlerin en önemli özelliklerinden biri de kendi kutsallarını üretmesidir. Önce bireyleri içinde yaşadıkları topluma bağlayan her ne varsa unutturulur, ardından da onlara suni Tanrılar verilir. Bu sayede bireylerin uyutulması ve istenilen hedefe yönlendirilmesi kolaylaştırılmış olur.
    Pek tabii ki Türk dünyasındaki topluluklar üzerinde yapılan faaliyetler Sovyetler Birliği dönemi uygulamalarıyla sınırlı değildir. İsmail Gaspıralı’nın yaptığı çalışmalar (ortak dilde gazete, cedit okulları) Rusya’nın dikkatini çekmiş ve 19. Yüzyılın ikinci yarısından itibaren Rus olmayan milletlerin bağımsızlık talepleriyle karşılaşan Rusya bu dönemde çeşitli projeler üretmiştir ki ben kısaca bu politikaların en önemli mimarlarından biri olan Kazan’da Üniversitede Türk lehçeleri ve ilahiyat üzerine çalışan Ortodoks papazı Prof. N. İlminskiy’'den bahsetmek istiyorum.. İlminskiy’nin geliştirdiği proje bağlamında Rusya eğitim kurumları ve basın kullanılarak yazılı dil hüviyeti kazanmış diller, lehçe ve şivelere ayrılarak çok sayıda yazı dili üretilmiş, ardından da iç içe geçmiş etnik gruplar “aracı dil” olarak Rusçaya mecbur edilmiştir. İlminskiy, Türkler için açılan Rus okullarında, Rusçanın yanı sıra her Türk boyunun kullandığı lehçeyi, Rus alfabesinde, ayrı bir dil gibi öğretmiştir. Böylece Türk gençleri bir taraftan Rus okullarında Ruslaşmaya zorlanırken diğer taraftan Gaspıralı İsmail Bey’in Cedit okullarıyla oluşturmaya çalıştığı dil ve kültür birliğinin önüne geçilmiştir. Bu proje sayesinde aralarında çok az farklılıklar olan lehçeler farklı alfabelere bölünmüş ve ayrı bir dil olarak algılanması sağlanmıştır, bu çalışmanın amacı çok yakın diller konuşan akraba Türkleri parçalamak suretiyle birbirinden ayırmaktır. (Kaynak: https://guneyturkistan.wordpress.com/...lastirma-politikasi/)
    Bu politika sayesinde Kırgızca, Kazakça, Özbekçe, Türkmence, Tatarca, Azerice gibi ismini burada sayamayacağım pek çok suni dil oluşturulmuş ve bu politika Sovyetler Birliği döneminde de devam ettirilmiştir. Pek tabii ki bu projenin amacı birbirine yakın lehçeler konuşan toplulukları suni bir ayrıma tabi tutarak ayırmak ve onların birlik olmalarını önleyerek kolay yutulur lokmalara dönüştürmektir. “Filler Sultanı ile Kırmızı Sakallı Topal Karınca” kitabında da karıncalara dillerinin unutturulmaya çalışmasının benzer bir amacı olduğunu görmekteyiz.

    “Filler Sultanı ile Kırmızı Sakallı Topal Karınca” kitabında geçen insanlara dair yorumların olduğu bir bölüm bana Aytmatov’un “Beyaz Gemi” romanını da hatırlattı, bu bölümleri de karşılaştırmak istiyorum.

    “İnsanlar kendilerini bir alıp satma deliliğine kaptırmışlar ki, delilik derim sana. Evrende ne bulurlarsa alıp satıyorlar.(…) Allah bizi, dünyamızı insanların şerrinden esirgesin. (…) Şimdi bırakalım insanları Allah onların belasını vermiş zaten. Onlar böyle giderlerse dünyamıza, evrene onlardan hiçbir hayır gelmez. Onlardan kötülükten başka bir şey bekleyemeyiz. (Filler Sultanı ile Kırmızı Sakallı Topal Karınca, s.81)”

    Aytmatov “Beyaz Gemi” romanında Boynuzlu Maral Ana efsanesini anlatır. Bu efsanede iki kimsesiz çocuğu evlat edinen Maral Ana’ya Topal Çopur Nine’nin yaptığı bir uyarı vardır ki yukarıdaki satırlara çok benzer:

    “İyice düşündün mü Maral Ana? İnsan yavruları bunlar, insan! Büyüdükleri zaman senin yavrularını öldürürler!
    -Hayır, büyüyünce benim maral yavrularımı öldürmezler. Ben onların anaları olacağım, onlar da benim çocuklarım. İnsan öz kardeşlerini öldürür mü?
    Çopur Topal Nine acı acı başını salladı:
    Öyle deme Maral Ana, insanları tanımazsın, orman hayvanları şöyle dursun, birbirlerini öldürmekten bile çekinmez onlar. Sözlerimin doğruluğunu anlayasın diye bu çocukları sana verirdim, verirdim ama insanlar bu çocukları da öldürürler. Ne diye çekeceksin böyle büyük bir acıyı?”
    Nitekim romanda Çopur Topal Nine haklı çıkar ve Maral Ana’nın soyundan gelen insanlar gün gelir soyundan geldikleri marallara da ihanet ederler.

    Romanda bir gönderme de Tevfik Fikret’in Han-ı Yağma şiirinde geçen “Yiyin efendiler yiyin, bu han-ı iştiha sizin / Doyunca, tıksırınca, çatlayıncaya kadar yiyin” dizelerine yapılmıştır. İlgili bölüm şudur:
    “Bini çalışır aç kalır, on bini, yüz bini çalışır aç kalır, birisi yalnız birisi döke saça yer, tıksırıncaya kadar yer yer doymaz. “

    “Filler Sultanı ile Kırmızı Sakallı Topal Karınca” romanının bende çağrıştırdıkları bunlar oldu. Kitaptan uzaklaşmış gibi görünsem de temelde totaliter sistemlerin hepsinin mantığının aynı işlediğini anlatmak istedim. Umarım okuyan herkes için ufuk açıcı bir inceleme olmuştur.