• İmtihan bu ya, balığın gönlü çöle vurulur... :))

    Bu da balığın imtihanı... Aslında bu sözde derin bir mecaz var :)) Çöl balığı ne yapar? Kurutur!..

    Ama ne yapalım, bir diğer seçenek Dünyâ'ya gelip sevdâyı bilmeden gitmek!..
    Ne kadar artardı anlayışımız? Mevlâ'yı sevmek deyince ne anlardık, ne kadar anlardık?..
    Sevmenin kendisi Lutuf! Sevdiğince sevilmese de, kavuşmak mevzûbahis olmasa da...

    Bakın Fuzûlî nasıl anlatmış bu hâli:

    AŞİYAN-I MÜRG-İ DİL ZÜLFİ PERİŞANUNDUR

    Aşiyân-ı mürg-i dil zülf-i perişanındadır
    Kande olsan ey peri gönlüm senin yanındadır...

    Aşk derdiyle hoşem el çek ilacımdan tabib!
    Kılma derman kim helâkim zerhr-i dermanındadır...

    Çekme dâmen nâz edip üftadelerden vehm kıl,
    Göklere açılmasın eller ki damânındadır...

    Mest-i hâb-ı nâz ol cem et dil-i sad-paremi,
    Kim anın her paresi bir zevk-i müjganındadır...

    Bes ki hicranındadır hâsiyyet-i kat'ı hayat.
    Ol hayat ehline hayrânem ki hicranındadır...

    Ey Fuzûlî şem-veş mutlak açılmaz yanmadın!
    Tâblar kim sünbülünden rişte-i cânındadır...

    Fuzûlî

    Yukardaki sözle ilgili yorumumda bunları yazdığımda bir arkadaşta şöyle sormuştu:
    "Derdin kendisi devadır, o aşkın sahibi derdi devasız sevmiştir" mi diyoruz kısaca?..
    Bende şöyle cevap vermiştim bu soruya:
    Öyle iddialı konuşmalar yapamam, sınandığım imtihanların ağırlığını arttırmaktan korkarım. Sorunuz bana iki ayrı şeyi hatırlattı:

    1. si: Necip Fâzıl'ın bir sözü:
    "Benim istediğimi Allah İstemiyorsa konu kapanmıştır!

    2. si: Merkez Efendi diye bir mübârek varmış :)) Menkîbe onunla ilgili :))
    Muslihuddîn Mûsâ Efendi, Koca Mustafa Paşa’daki bir tekkede şeyhlik yapan Sünbül Sinân Hazretleri’nin şöhretini işitir. Fakat bazı kimselerin onun hakkında yaptıkları dedikodular sebebiyle, bir türlü gidip sohbetine katılamamıştır. Bir gün rüyasından Sünbül Efendi’nin, kendi evine geldiğini görür. Sünbül Efendi’yi içeri koymamak için hanımı ile kapının arkasına pek çok eşya dayarlar fakat Sünbül Efendi kapıyı zorlayınca, kapı arkasına kadar açılır. Bu sırada uyanan Muslihuddîn Mûsâ Efendi, yaptığı hatayı anlar ve sabahleyin Sünbül Sinân Hazretleri’nin huzuruna gitmeye karar verir. Sabahleyin Sünbül Sinân Hazretleri’nin camisine gidip vaaz ettiği kürsînin arkasına o görmeden oturur. Sünbül Sinân, vaaz u nasihat esnasında Tâhâ Suresi’nin bazı âyet-i kerimelerini tefsire başlar. Tefsirden sonra; “Ey cemâat! Bu tefsirimi siz anladınız. Hatta Muslihuddîn Mûsâ Efendi de anladı.” buyurur. Sonra aynı âyet-i kerimeleri daha yüksek mânâlar vererek tefsir ettikten sonra tekrar; “Ey cemâat! Bu tefsirimi siz anlamadınız, Muslihuddîn Mûsâ Efendi de anlamadı.” buyurur. Vaaz biter, namaz kılınır, herkes camiden çıkar. Sadece Sünbül Efendi kalınca, Mûsâ Efendi huzuruna varıp elini öptükten sonra af diler. Sünbül Efendi de: “Ey Muslihuddîn Mûsâ Efendi! Biz seni genç ve kuvvetli bir kimse sanırdık. Akşam bizi kapıdan içeri sokmamak için gösterdiğiniz gayrete ne dersiniz?” buyurunca, Muslihuddîn Mûsâ Efendi iyice şaşırır. Pek çok özürler dileyerek ağlamaya başlar, affının kabulü ve talebeliğe alınması için istekte bulunur. Sünbül Efendi, onu kabul ettiğini, dergâhta hizmete başlamasını söyledikten sonra; “Artık Allahu Teâlâ’nın zâtı ve sıfatları hakkında mârifet sahibi olmak zamanıdır.” buyurur.

    Bundan sonra Muslihuddîn Mûsâ Efendi her gün Sünbül Sinân’ın dergâhına gelip, ondan ders almaya ve hizmete başlar.
    Bir gün Sünbül Efendi, sohbet esnasında Muslihuddîn Mûsâ Efendi’ye;
    “Hâşâ, âlemi sen yaratsaydın, nasıl yaratırdın?” diye sordu.
    Mûsâ Efendi; “ Hâşa, bu mümkün değil! Ama mümkün olsaydı, her şeyi merkezinde bırakırdım. Âlem öyle bir tatlı nizam içinde ki, buna bir şey ilâve etmek veya bir şeyi eksiltmek düşünülemez.” dedi.

    Sünbül Efendi bu cevap üzerine; “Aferin Mûsâ Efendi! Demek her şeyi merkezinde bırakırdın. Öyleyse bundan sonra ismin Merkez Muslihuddîn olsun.” dedi. Böylece Mûsâ Efendi, Merkez Efendi ismiyle meşhur olur.

    Sözün özü: Her şey nasıl olması gerekiyorsa öyle oluyordur!
    Başa gelenleri 'Kazâ' biz seçemiyoruz. Sâdece başımıza gelenler karşısındaki tavrımızı her an iyiden-güzelden yana yaptığımız seçimlerle taçlandırabilir, Rabbimizin Karşısında mahçup olmayacak şekilde güzel bir halde durmaya çabalayabiliriz... :)) Kuluz, âciziz. Elimizden ne gelirse artık, iyilik güzellik adına... :))
  • Alan Lightman - Bay Tanrı

    Her birey gibi zaman zaman benim de aklıma gelen "Tanrı nedir? Neye benzer? Var mıdır? Din nedir? Neden birden fazla kutsal kitap var?" gibi soruların yine yoğun olarak zihnimi meşgul ettiği bir süreçten geçerken karşıma çıktı bu kitap. Buna başlamadan önce Tanrı Yanılgısı (Richard Dawkins) kitabını bitirmiştim. Kendimi aksini kabul etmeyeceğim kesin yargılarla sınırlandırmadım asla. Bütün soru ve cevaplara açık olarak okudum iki kitabı da. Ama incelemem (kendimce) Bay Tanrı olduğu için lafı daha fazla uzatmayacağım.

    Bay Tanrı. Kitabın ismi bile şahsi fikrime göre birçok kişi tarafından okunmamasının sebebi olabilir. Saçma veya komik gelebilir ama böyle insanlar karşımıza çıkmıyor mu? "Bay Tanrı diye bir kitap ok..." "Haşa tövbe de." diyerek daha sözünüzü tamamlamanıza izin vermezler. Çünkü onu sorgulamak, sorular sormak, düşünmek kabul edilemez. "Çarpılırsın." Burada küçümsemek veya meydan okumak peşinde değilim. Sadece bu çılgınca önyargıdan dolayı neleri kaçırdığımızı gördükçe üzülüyorum.
    Daha çocukluktan itibaren din, yaradan, kutsal kitap bize ezber ve korkuyla öğretilmeye çalışılmadı mı? Olaylar veya durumlar karşısında bunlar kullanılarak korkutulmadık mı? Hiçbir şeyi kendimizin bulması için yönlendirilmedik. Hazır olarak bize sunulup ezberlememiz söylendi sadece.

    Nerden nereye atladım yine dayanamayıp. Bay Tanrı. Sanki kitabı çok yüceltiyormuşum gibi hissettim fakat amacım bu değil. Olabildiğince kısa tutmaya çalışacağım artık. Daha ilk sayfalarda beni içine almayı başaran bir kitap oldu. Ana karakterimiz Tanrı. Alan Lightman onun gözünden evren, zaman, galaksiler, dünya, karalar, canlıların oluşumunu bize roman veya çoğunluğun dediği gibi 'fabl' tadında anlatıyor.Yer yer bilimsel terimler olsa da kesinlikle bu anlaşılmayı güçleştirmiyor. Düşünmemizi sağlıyor sadece.

    #34720475
    #34720500

    Tanrının eniştesi ve teyzesi de evrenin, zamanın ve diğer şeylerin 'yaratılmasında' büyük role sahip. Karakterler üzerine bakarak okumaktansa olaylar üzerine okumak bence daha yararlı olacaktır. Bu tamamen benim fikrim. Karakter üzerinden okunursa daha ilk andan itibaren Tanrının eniştesi mi olur sorusu gelecektir.
    Velhasıl bence zihninde bazı cevapsız sorular olan herkes bu kitabı okumalı. En azından farklı bir açıdan hem de eğlenceli olarak bakmış olacaktır. Dili öyle ağır, terimlerle dolu değil. Olaylar akıcı. Zaman zaman bazı yerler de ben iki üç kez okumak zorunda kaldım sadece. Dilinden ziyade anlatımından dolayı. Düşünmek için zaman zaman durmak bence faydalı olacaktır.
    Son olarak Tanrı Yanılgısı kitabından bir alıntı:
    "Tanrının varlığını bile cesurca sorgula; çünkü eğer bir Tanrı varsa, akla saygıyı gözü kapalı korkudan daha çok takdir edecektir.”
  • "Bedeli ödenmeyen sevgi zehirlenir.İşte Hristiyanların Hz.İsa'ya olan sevgisi böyle bir sevgidir.Hristiyanlar Hz.İsa'yı seviyorlar. Bunu kim inkar edebilir?Hem de o kadar çok seviyorlar ki, haşa onu 'Allah'ın oğlu' derecesine (!) yükseltiyorlar.
    Onun Allah'tan vahiy alması,hatta mucizevi bir doğumla dünyaya gelmesi ve kendisine kurulan tuzağa karşı Allah'ın özel yardımını alması,onları tatmin etmiyor,onları kesmiyor."
    Mustafa İslamoğlu
    Sayfa 99 - Düşün Yayıncılık
  • Verilen sözde durmamak yahut vaadini yerine getirmemek ya âcizlikten kaynaklanır ya da cehaletten. Hâlbuki semavat âlemindeki milyarlarca galaksileri, milyarlarca gezegenleri, kentilyonlarca yıldızları o müthiş büyüklükleri ile birlikte, müthiş bir sür’atle düşürmeden boşlukta durduran, birbirine çarptırmadan hep birlikte gezdiren ve döndüren, onları lamba misillü yandıran, bu müthiş hareket ve tasarruf esnasında hiçbir gürültü çıkartmayarak sınırsız ve sonsuz kudretini gösteren hem tüm mahlukatın mizan, intizam, sanat ve hikmet diliyle nihayetsiz ve muhit ilmine şehadet ettiği O Zât-ı Mü’min’in hâşâ sözünde durmaması, vaadinden dönmesi muhaldir, mümkün değildir ve asla izzetine yakışmaz.
  • Ey insan, hiç mümkün müdür ki: Sana bu sîmayı veren, o sîmada böyle bir sikke-i rahmeti ve bir hâtem-i ehadiyeti vaz'eden zât, seni başı boş bıraksın; sana ehemmiyet vermesin; senin harekâtına dikkat etmesin; sana müteveccih olan bütün kâinatı abes yapsın; hilkat şeceresini meyvesi çürük, bozuk ehemmiyetsiz bir ağaç yapsın! Hem hiçbir cihetle şübhe kabul etmeyen ve hiçbir vechile noksaniyeti olmayan, Güneş gibi zahir olan rahmetini ve ziya gibi görünen hikmetini inkâr ettirsin. Hâşâ..