En saf duyguları paylaştığımız, kötülük nedir bilmediğimiz zamanlardı çocukluk yılları. Riyasız, çıkarsız, zararsız dostluklar kurduğumuz... Aynı mahallenin sokaklarında koşturup saatlerce oyunlar oynardık. O fakirmiş bu esmermiş ne ehemmiyeti vardı ki? Önemli olan aynı duyguları paylaşmamız, birlikte eğlenmemiz değil miydi.
Büyüdük çok şey değişti hayatımızda, mal mülk, mevki kazandık fakat en önemli değerimizi, insanlığımızı kaybettik. O çocuk kadar olamadık... O siyah bu beyaz, o Arap bu Türk, o çerkes, bu kürt, şu laz, o sağcı bu solcu, o alevi bu sünni, o müslüman bu ateist diye diye ayrıştırdık insanları. Ve bunu büyük bir zevkle yaptık.
Irkçılığın, eşitsizliğinin öyküsü bu. Özgürlük, eşitsizlik, ayrımcılık bir çocuğun gözünden anlatılıyor. Sarah Finch, "ey insanoğlu neyine güveniyorsun, kendine gel!" diyor adeta. Yaşı küçük olmasına rağmen öyle dersler veriyor ki bize, görmediğimiz, görmezden geldiğimiz ne varsa tokat gibi çarpıyor yüzümüze.
Irk ayrımının fazlaca hissedildiği toplumda avukat Atticus, siyahilere hayvan değeri bile vermeyen toplumun normlarına karşı gelerek bir siyahinin haksız yere ırza geçmek ile suçlandığı davayı alır. Tüm kalabalığa, yuhlamalara rağmen doğru bildiğinden bir an bile vazgeçmiyor avukat. Aslında Atticus yalnızca yapması gerekeni yaptı fakat bize yabancı gelmeye başlayan bu değerler yüzünden onu yücelttik, kahramanlaştırdık... Yazarımız bu olay üzerinden hem bireysel hem de toplumsal olarak kaybetmenin eşiğine geldiğimiz doğrularımızı hatırlatıyor bize. Ve Sarah Finch... Erkeklerin içerisinde büyüyen, zevkleri ve hareketleri zamanla rol model olarak belirlediği abisiyle babasına benzeyen bir çocuk. Çevresinin onu sürekli, toplumun çizdiği kalıplar içerisine sokmaya çalıştığını görüyoruz. Bu ikilemin arasında sıkışan ve bocalayan