“Bozkır müthiş bir yerdir,’ dedi adam, yükselip alçalan otlakları, sağa sola serpilmiş granit kayaları göstererek. ‘Bozkırdan usanmaz insan. Koynunda sakladığı sırları çoğu zaman hayal bile edemezsiniz. O kadar engin, ıssız ve gizemlidir ki.”
“Bozkırdan kopup gelen soğuk bir rüzgâr iliklerimize kadar işliyordu şimdi. Orada bir yerde, yüreği, onu reddeden insan ırkına karşı kötülükle dolu bir şeytan tohumu, o ıssız düzlüklerin kuytu deliklerinde yabani hayvanlar gibi pusuya yatmış, bekliyordu. Çorak araziye, soğuk rüzgârlara ve kararan havaya bakarak, bu yaratığın, ait olduğu yeri bulduğunu düşünmeden edemiyordu insan.”
“Ona her şey güzel görünüyordu elbette, ama ben her yerde, artık sonuna yaklaştığımız yılın izlerini, hüznün renklerini de görüyordum. Faytonumuzun tekerlekleri bazen sararmış yaprakların üzerinden çıtırdayarak geçiyor, bazen de çürümeye yüz tutmuş bir bitki örtüsüne denk gelip sessizleşiyordu. Doğa sanki Baskerville’lerin yeni vârisinin dönüşünü bu hüzünlü hediyelerle kutluyor gibiydi.”
“Gür kaşlarında, duyarlı burun deliklerinde ve iri, kahverengi gözlerinde bir mağrurluk, bir yiğitlik ve bir güç vardı. O uğursuz bozkırda bizi çetin ve zorlu bir macera bekliyor olsa bile, yanınızda böyle bir dayanak olduğu sürece her türlü tehlikeye atılmayı göze alabilirdiniz.”