• “Yedi yıldızlı hayaller kurmayı bir türlü öğrenemedin gitti. Varsa yoksa tek yıldızlı hayaller, ki bunlara hayal bile denmez, sıradan durumlar... Bak, hayal kuracaksan bari adam gibi hayal kur: İsviçre’de beş yıldızlı bir otelin, nefis yemekler yapan göl manzaralı restoranında, ağızda buruk bir tat bırakan şarabı yudumlarken yağan karı izlemek, senin o dağ ya da tepe evinden daha keyifli olmaz mıydı?”
  • Sanırım devam kitapları arasında en çok sıkıldığım bu oldu. İlk başlarda gerçekten çok heyecanlı gidiyordu. Ama sonlara doğru böyle olaylar karıştı aslında her şey planlanmış çıktı vs. Böyle sanki yazılmak için yazılmış sonunda da aman bitsin denmiş ve bitirilmiş. Gerçekten tamamlayamadan kurguyu bittikten sonra böyle bir havada kalma durumu oldu. İlk kez yazarın bir kitabında hayal kırıklığına uğradım. Açıkçası üzüldüm bu duruma. Belki de tamamen benlik bir durumdu kafam yerinde değildi okurken en azından öyle düşünmek istiyorum.
  • Yani Allâh hakkında bilinmesi farz olan hususları bilmek şarttır. Vehhâbiler ve onların inancına kayanlar ise Allâh'ı bilmemektedir.
    Kişi Allâh'ı bilmeden, Allâh'a ibadet etmeye/tapmaya kalkışamaz, çünkü o zaman bilmediğine ibadet etmiş olur, mesela Allâh'ı bilmeyen kişi cahilliğinden dolayı hakkında, "Şekillidir" veya "Organlıdır" diye hayal ettiği şeye tapmış olur, ki bu durumda Allâh'ı bilmediği için, gerçekte Allâh'tan başkasına tapmış olur. Allâh'tan başkasına tapan kişi ise müşriktir (şirk işleyendir), müşrik ise müslüman değildir. Kişi; Allâh'ın yaratılmışlara hiç bir yönden benzemediğini, mekansız ve yönsüz olarak var olduğunu kabul etmediği müddetçe müslüman olamaz. Çünkü kişi; Allâh'ın bir şeye benzediğine, mekanlı ve yönlü olduğuna inanmakla, kesinlikle Allâh'ı bilmemiş sayılır. Allâh'ı bilen bir kimse, Allâh'ın hiç bir şeye benzemediğine, mekansız ve yönsüz olarak var olduğuna inanan kimsedir.
    Yüce Allâh Kurân-ı kerîmde [En-Nisâ' suresi, 124.âyette] şöyle buyurmuştur:
    وَمَن يَعْمَلْ مِنَ الصَّالِحَاتَ مِن ذَكَرٍ أَوْ أُنثَى وَهُوَ مُؤْمِنٌ فَأُوْلَـئِكَ يَدْخُلُونَ الْجَنَّةَ وَلاَ يُظْلَمُونَ نَقِيراً
    Manası: Erkek olsun kadın olsun, kim mü'min olduğu halde iyi işlerden bir kısmını işlerse, işte onlar cennete girdirilecekler ve onlara hiç bir şekilde zulüm edilmeyecektir.
    Peygamber Efendimiz (salât ve selâm üzerine olsun) mealen şöyle buyurmuştur: "Amellerin en faziletlisi (iyisi) Allâh'a ve Rasûlüne imandır." (Buhâri)
    Sahabe-i celil olan Cundub ibn Abdillâh şöyle demiştir: "Biz ergenlik çağına yaklaşmış halde iken imanı Peygamberden Kur'andan önce öğrendik. Kur'anı (imandan sonra) öğrendimizde de imanımız onunla artmıştır (güçlenmiştir)."
    İmam Ebu Hanife (radıyallâhu anhu) şöyle demiştir: "Bil ki Dindeki (inançtaki) fıkıh (bilinmesi gerekenler), hükümlerdeki fıkıhtan daha üstündür."
    İmam Şafiî (radıyallâhu anhu) şöyle demiştir: "Biz bunu (Allâh hakkında bilinmesi gereken akait/inanç hususlarını) ötekinden (fıkıh ilmi hakkındaki hususlardan) önce sağlam bir şekilde öğrenmişizdir."
    Ehl-i Sünnet inancının temsil edilişi konusunda iki büyük imamdan birisi olan imam Ebu'l-Hasen el-Eşarî şöyle demiştir: "Kula farz olan ilk şey; Allâh'ı, Râsûlünü ve Dîninin (farz-ı ayn olan) hususlarını bilmesidir."
    Şafiîlerden olan imam Gazâlî şöyle demiştir: "İbadet ancak Yaratan ma'bûd'u bildikten sonra geçerli olur."
    Hanefîlerden olup imâm Ebu Hanifenin (radıyallâhu anhu) risalelerini açıklayan Kemâluddin el-Beyâdî şöyle demiştir: "Yüce Allâh'a ibadet etmekte, ibadet etmeden önce Allâh'ı bilmeyi (sağlayan gerekli bilgileri) tahsil etmek şarttır, çünkü mâ'bud'unu bilmeyen kimse ibadetinden faydalanamaz." (İşâratu'l-Merâmi min İbârâti'l-İmam, s.289)
  • hadi kapa gözünü bir hayal kur ! 🐳
  • O gün Kür Şad dirilmiş, buyruk veren Atsız’dı,‬
    ‪O inançlı çeriler bozkurt, fakat adsızdı.‬
    ‪O yiğitçe çağrıya gönüllü katıldılar,‬
    ‪Öylesine bir hınçla ileri atıldılar.

    Atılış hedefi kızılı yok etmekti,
    Parolası: atılıp geri dönmemekti,
    Kür Şad’la çerileri o gün yere indiler,
    Şehitler ve gaziler gönülden sevindiler..

    Ülkü Türk’ü yüceltir, Tanrı’ya yaklaştırır,
    Çağları çiğneterek yeni çağlar aştırır,
    “Turancılık hayal” diyen soysuza gülmek gerek,
    Ülkü gönül temizler ve gönül aklaştırır..

    Turancılık hayal değil, gerçeğin ta kendisi,
    Türkçü Türk! bu toprağın sahibi, efendisi.
    Türk birliği uğruna, gel yiğidim, ölelim,
    Dünya da yaşar gibi uçmağ’da gülelim..
  • Okumak, günlük yaşantımızda çok geniş bir yelpazede kullandığımız bir sözcük. Kitap okumak, insan okumak, tarih okumak, işletme okumak, canına okumak, dua etmek/okumak, olayları / oluşumları okumak (değerlendirmek, analiz etmek), büyük resmi görmek/Okumak gibi.

    Anlam açısından bu kadar zengin bir kavramın bulunduğumuz coğrafyada hak ettiği şekilde anlaşılmadığını düşünüyorum.

    Hangi dünya görüşüne sahip olunursa olunsun; okumak, iyi okumak, nitelikli okumak, doğru okumak çok önemli ve gerekli. Bu bağlamda eleştirel düşünce ile okumak arasında da önemli ilişkiler kurmak mümkün (eleştirel düşüncenin sadece yerden yere vurma tarzındaki eleştiriden ibaret olmadığını sanırım açıklamama gerek yok. İlgilenenler çok kısa bir sürede internetten konuya ilişkin kapsamlı bilgi edinebilir).

    Okumanın motivasyonu, yöntemi, getirisi ne olmalı?

    Okumayı sadece bir zaman geçirme enstrümanı olarak görenler için belki bu soru gereksiz görülebilir ama bir yaşam biçimi olarak benimseyip okuma eylemine nitelik ve kalite katmak isteyenler için önemli olduğunu düşünüyorum.

    Okumayı bu açıdan dua veya ibadet etmeye benzetiyorum (Maksadım burada mistik bir yaklaşım geliştirmek değil; zaten bunu yapacak yeterli donanımım olduğu düşüncesinde de değilim). Şöyle ki;

    -Dua sadece kişinin beklentilerini sözlü olarak ifade edip beklemeye çekilmesi değildir. İbadet de sadece şekilsel ritüelleri yerine getirip erdemi, pozitif davranmayı, insanı ilişkileri, empati yapmayı dışlamak değildir. Aynı şekilde okumak da sadece belli bir zaman diliminde gözümüzün önünden geçen kelime yığınlarının hafızada rastgele biçimde biriktirilmesi değildir.

    - Dua ve ibadetin anlam ve geçerlilik kazanması için asıl motivasyon takdir/beğeni görmek, çıkar sağlamak yerine; söz konusu eylemin bireyi doğru yaşamaya, doğru davranışlarda bulunmaya sevk edebilmesi, kendisine, topluma ve diğer canlılara (hatta cansızlara, yani evrene) zarar verebilecek durumlardan uzak durmayı sağlayabilmesi olmalıdır. Tıpkı okuma eyleminin doğru düşünmeye, var olan güzellikleri hissetmeye, farkındalığı artırmaya, doğru yaşamaya, düşünsel zenginliğe katkı sağlaması gerektiği gibi.
    (Ya da Joe Vitale'in Mucizeleri Beklemek kitabında önerdiği gibi; kayda değer bir şeyler yapma isteğini, sinerjisini uyandırmalıdır da diyebiliriz).
    -Dua ve ibadet samimi, ikirciksiz ve gösterişten uzak olmalıdır. Birey kendisi ve çevresi için istediği iyilik ve güzellikleri toplumun diğer bireyleri, hatta diğer toplumlar için de istemelidir. Aynı şekilde okumanın asıl amacı sadece okurun kendisini avutması, mutlu etmesi ya da okunan sayfa/kitap sayısını niteliksiz biçimde artırması olursa; kitabı kapatıp günlük yaşantıya girildiğinde yeni hayal kırıklıkları kaçınılmaz olacaktır. Böyle bir okurun durumunu, sürekli aynaya bakıp kendini pohpohlayan ancak toplum içine karışma ve sağlıklı ilişkiler kurma yetisinden yoksun olan insanlara, hatta Pamuk Prenses masalındaki kraliçeye benzetmek mümkündür.

    İyi ya da kötü şeklinde nitelendirilebilecek insanların var olduğu bir gerçektir. Kitaplar da sonuçta farklı yaşanmışlıkları olan insanların ürünüdür. Ama kitapları iyi kötü kitap şeklinde nitelemek yerine; beklentilere uygun şekilde seçmek veya içeriğine katılınmadığında bile her bir kitabı farkındalığı artırma, düşünsel zenginliği artırma adına bir fırsat olarak görmek daha doğrudur.

    Öte yandan şunu da belirtmeliyim ki; beklentiniz her ne olursa olsun, size göre bir kitap mutlaka vardır. Sadece onu seçmenizi ve okumanızı bekliyordur.

    Her bir kitap okuma etkinliği, belki de hiç bir araya gelemeyeceğimiz insanlarla, fikirlerle, hikayelerle bir araya gelme fırsatıdır. Hatta iyi yanı, bu birlikteliğin zaman, mekan ve süre seçiminin tamamen okurun inisiyatifinde olmasıdır.

    Paylaşmak, tek başına sahip olmaktan daha mutluluk vericidir. Kişisel gelişim veya psikolojik destek içerikli kitapların çoğunda, mutsuzluğu gidermenin en önemli yollarından bir tanesinin vermek, başkalarını mutlu etmek, paylaşmak olduğu yazıyor. Kitaplara da bir paylaşım enstrümanı olarak bakmak mümkün. Yazar yaşanmışlıklarını, tecrübesini, bilgisini, yeteneğini paylaşıyor; okur da kitaba verdiği parayı. Sonrasında ise okur kendi iç dünyasındaki düşünce ve duygularında yaşadığı etkileşimi diğer insanlarla paylaşarak bu zinciri sürdürüyor.

    Yok eğer sadece kendi mutluluğumuz, kendi zevkimiz için okuyorsak; -birilerinin (şu an sözün sahibini hatırlamıyorum) ifade ettiği gibi- okuduğumuz kitapların sayısı ne kadar yalnız olduğumuzun bir göstergesi hâline geliyor.

    Yazının giriş kısmında yer verdiğim olayları doğru okumak/analiz etmek, sorgulayarak doğruyu bulmaya odaklanmış bir eleştirel düşünce yaklaşımı geliştirmek konusuna gelince. Kur'anın ilk ayetinin "oku" şeklinde başlaması ile İslam coğrafyasının evrensel değerler, düşünsel zenginlik ve gelişmişlik düzeyi konusundaki mevcut durumunun çok büyük bir çelişki oluşturduğu düşüncesindeyim. Bunun da tarihi seyir içinde olayların, fikirlerlerin ve hayatın kendisinin yeterince doğru biçimde muhatapları tarafından "okunamamasından" kaynaklandığını değerlendiriyorum. Protestanlığın (ister onaylayın, ister karşı çıkın) Hristiyan dünyasına kazandırdığı pragmatist ivme, bulunduğumuz coğrafyada maalesef gerçekleştirilememiş. Bu noktada ışığın doğudan yükseldiğini kabul ettiğimi; ancak an/dönem/çağ itibariyle özdeki mevcut potansiyelin kapasiteye dönüştürülemediğini düşündüğümü üzülerek ifade etmek istiyorum.

    SONUÇ OLARAK; kitap okumanın erdemli bir insan olarak yaşamak, güzele ve doğruya ulaşmak yolunda bir mücadele ve paylaşım biçimi olduğuna inanıyor ve bu süreçte her bir okura başarılar ve esenlikler diliyorum.
  • Serinin şimdiye kadar ki en güzel kitabıydı. Eşini ve beş yaşındaki oğlunu iki yıl önce trafik kazasında kaybetmiş bunun sonucunda da hayata küsmüş ölmeyi bekleyen Gabe ile ölen eşi tüm kasabayı dolandırdığı için herkesin nefret ettiği güçlü ve hayat dolu yaramaz Rachel'ın hikayesi.
    Yazar hüznü, sevdiklerini kaybeden bir insanın yasını ve yavaş yavaş o acıdan uzaklaşmayı, neticede tekrar hayata başlamayı çok güzel yazmıştı. Dolu dolu bir hikayeydi. Karakterler de çok naif, dengeli ve tatlıydılar. Ayrıca yan karakterler de kitaba çok hoş bir hava vermiş.