• Yaşamaya mecbur edildiğim hayattan doğmuş zavallı umutlarım benim!
    ...
    Hayat canımı yakıyor!
    ...
    İçimden bağırmak,manzaradan ve düşüncelerimden kurtulmak geliyor!
    ...
    Ruhum hayatımdan yoruldu!
    ...
    Hayatım dayak yemekle geçiyor sanki!
    ...
    Birden,yapayalnız kalıyorum dünyada.
    Manevi bir çatının tepesinden seyrediyorum
    bütün bunları.
    Dünyada yalnızım.
    Görmek,uzakta olmaktır.
    Açıkça görmek, durmaktır.
    Tahlil etmek,yabancılaşmaktır.
    İnsanlar bana değmeden geçiyor yanımdan. Etrafımda
    havadan başka şey yok.
    Kendimi o kadar tecrit edilmiş hissediyorum ki, üzerimdeki giysiyle
    aramdaki boşluğu bile algılıyorum!
    ...
    Kocaman bir odada kaybolmuş,küçücük, savunmasız, yapayalnız kalmış hissediyorum kendimi.
    Hüzün çöküyor
    içime,
    alabildiğine derin bir hüzün!
    ...
    Öyle üşüyorum ki;
    Yalnızlıktan çok yoruldum,çok bitkinim!
    ...
    Ben,bir tek Hiçlik’i
    sevdim.
    Düşünü bile kuramayacaklarımı arzuladım sadece!
    ...
    İçimin derinlerinde yığınla dostum var
    benim.
    Her biri kendine has, gerçek, sınırları gayet iyi çizilmiş ve hep yarım kalmış bir
    varlığa sahip!
    ...
    Hiçbir hüzün var olmamış şeylerin hüznü kadar işlemez insanın içine!
    ...
    Düşünerek yankı ve uçurum yarattım kendime. Derinleşerek kendimi çoğalttım!
    ...
    İçimin derinliklerinde, gelip geçmiş tüm devirlerin özlemlerini yaşadım kendimle,
    Tüm
    zamanların bunalımları benimle birlikte okyanusun seslerle dolu kıyısında yürüdü!
    ...
    Biz,olmadığımız şeyiz,hayat kısa ve hazin. Gecenin içinde dalgaların sesi,gecenin
    kendi sesidir; ve kim bilir kaç insan ruhunun derinlerinde duymuştur onun, derinlerde
    çoğalan boğuk köpük sesleriyle yankılandığını, karanlıkta paramparça olan umut gibi!
    ...
    Yaşamak zorunda olmanın
    dehşeti yataktan benimle birlikte kalktı.
    Her şey gözüme boş göründü bir an
    ve içimden buz
    gibi bir ses,
    "hiçbir derdin çaresi yoktur,"dedi!
    ...
    Üzerime çöken inanılmaz bir bunalım,
    en küçük hareketlerime bile titremeler katıyordu.
    Delirmekten korktum;

    Bedenim gizli bir
    çığlıktı artık.
    Kalbim konuşurcasına çarpıyordu!
    ...
  • Hayat çok kısa, acilen mutlu olmamız lazım 🎈
  • Gelecek nesillerimiz bizim en büyük hazinemizdir.
  • Hayat iki parantez kadar kısa...
  • DİKKAT!! SAYIN LİDAR'IN ŞAHSİ ATLASI !!


    Yazarları tanıma adına atılmış minnoş bir adım. Yazarımızın ŞAHSİ ATLASIM diye tabir ettiği kitapta kendisini etkileyen ve seçtiği yazarı her yönüyle kıyaslayıp anlatabileceği şekilde seçilmiş yazarlar var. Bahsi geçen yazarların tüm kitaplarını okumuş olmaya özen göstermiş.


    Kitapta anlatılan yazarlar;
    1. Ahmet Hamdi Tanpınar
    2. Julio Cortazar
    3. Franz Kafka
    4. Knut Hamsun
    5. Yakup Kadri Karaosmanoğlu
    6. Fyodor Mihailoviç Dostoyevski
    7. Thomas Bernhard
    8. Hermann Hesse
    9. Oğuz Atay
    10. Stefan Zweig
    11. Yukio Mişima
    12. Albert Camus
    13. Necip Fazıl Kısakürek
    14. Elias Canetti
    15. Ivan Gonçarov (Oblomov)
    16. Antoine de Saint-Exupéry
    17. Orhan Pamuk
    18. Jerzy Kosinski
    19. Walter Benjamin
    20. Harper Lee


    Aslında kitap uzun zamandır kitaplığımdaydı, nedendir bilinmez yine içimde magazinel duygularım kabardı ve yazarların hayatlarını merak ettim..
    Hem kim bilir belki çok seveceğim yeni yazarlarla tanışacaktım :)
    Tahmin ettiğim gibi de oldu; merak ettiğim yeni yazarlar var, kitaplarını en kısa zamanda okumalıyım.
    Yalnız şöyle bir sorunumuz var ki; kitabımız spoiler vermekten pek çekinmiyor. Yazarların tanınmış eserlerinin içinde geçen karakterler ve olaylar hakkında da bilgi veriyor(yazarı diğer yazarlarla kıyaslamak ve yazarın hayatıyla eserinin arasında minik köprüler kurup bunu bize gösterebilmek için)
    Okuduğum kitapların yazarlarını çoğu zaman araştırmam, gerek duymam. Çok etkilendiğim kitaplarda ya da beni düşündüren noktalarda yazarın hayatıyla bağlantılar kurmaya çalıştığım zamanlar araştırırım ancak.
    Sayın Lidar benim yapmaya çalıştığımı yapmış ve bizlere sunmuş.
    Ha bu arada yazarımız her fırsatta ifade ediyor; bu kitap kesinlikle hiçbir edebi kaygısı olmadan sadece sevdiği ve kitabını elinden düşürmediği yazarların bir kısmı hakkında duygu ve düşüncelerini aktarmak için yazıldı.


    Sayın Lidar'ın okuduğum ilk kitabı olma özelliğine sahip bu kitap benim beklentimi karşıladı ve kendisine karşı sempati duymama vesile oldu..
    Ayrıca kitabın diline baktığımda gayet beyefendi saygılı özenle seçilmiş kelimeler dizisiyle karşı karşıyaydım, yani ben öyle hissettim.
    Bi de sosyal medya da arayayım bakalım orada ne yapıyor falan; aman tanğrım dedim o da ne !!?
    Bi takım küfürümstrak sözler gördüm ne yalan söyleyeyim daha samimi geldi :D
    Sanki yazarlar her an böyle şaşaalı sözler söylüyor da :))
    Evet evet hemen takip ettim :)
    Üstelik minik bir araştırma yapınca Sayın Lidar'ın bana hitap edebileceği fikri yerleşti beynime. Kitaplarıyla olmasa bile ara sıra şiirleri, hayata dair tespitleri, her biri mini boy öykü olan sözleriyle anacağım onu..


    Sevdiğim yazarları bir araya toplamaya kalkışırsam eğer, elimde güzel bir örnek var artık ^_^


    ~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~

    Kitap içeriğine merak oluşması açısından dikkatimi çeken yerlerden naçizane aldığım notları soru şeklinde yazdım;


    Kafka'nın babasıyla olan ilişkisi eserlerine nasıl yansıdı ?

    Affedilmeyen yazar olarak tarihe geçen Knut Hamsun'un hayat hikayesi nasıl bitmiştir ?

    Yaban ilk hangi dergide yayınlandı ?

    Dostoyevski'nin eserlerinde intihar ve cinayete tanık olmamazın nedeni ne olabilir ?

    Thomas Bernhard'ın vatan sevgisi(!!) nereden geliyor ?

    Aslen Alman olan Hermann Hesse'yi İsviçre vatandaşlığına iten sebep neydi ?

    A. Camus ile Sartre'nin intihara bakış açıları nelerdir ? Hangi noktada ayrılığa düşüyorlar ?

    Jerzy Kosinski'nin evinin banyosunda başına poşet geçirip intihar etmesinin nedeni neydi ?
  • Seçme özgürlüğü varken iyinin yanında olmayan insan aptaldır.
  • .
    Güzeli aramak …
    Bir eylem midir, yoksa içten gelen bir şey mi, ya da bir hedef mi olmalıdır. Kişisel bir bakış mı, yoksa toplumsal bir süreç mi ?
    Belki de bunların tümünü, hatta daha fazlasını aynı anda kapsayan bir olgu.
    Ne yazık ki, çoğu önemli şey de olduğu gibi büyük çoğunluğun farkında olmadığı bu sebeple ıskaladığı bir amaç aslında.
    Bu konuyu neden ele aldığımı düşünüyorum da…
    Kişisel olarak, son zamanlarda çevremizde meydana gelen davranışlar bütünü ve her anlamda yaşanan yozlaşmanın bunun en önemli sebebi olduğunu düşünüyorum. Tabiî ki, bu olumsuzlukların yansıması olarak duyduğum rahatsızlık, idealist yaklaşımlardan uzaklaşmaya neden olan, hatta bunu engelleyen, bir sistemin ve bakış açısının hâsıl ve baskın olması, bununla mücadelenin yorucu ve zor olması, insanı insan yapan değerler süzgecinde bunu aklımın almaması.
    Her anlamda güzeli aramak en önemli hedeftir aslında. Bu neye inanırsanız inanın, inancınızın gereği olduğu gibi toplumsal davranışları düzenleyen hukuksal sistemlerinde amacıdır. En önemlisi insan olmamızın doğal bir sonucudur.
    Fakat nedense tüm bunların aksini yapan, bunun için mücadele veren, bunun aksini düşünenlerin sayısı güzeli arayanlardan kat be kat fazla. Yaşama amaçlarının farkında olmayan bir sürü insan kendilerini materyalist bir bakış açısı ile oluşturdukları bir akıntıya kaptırmış gidiyorlar. Bunu yaparken de arkalarından bir sürü insanı sürüklemeye çalışıyor, onlara her türlü rahatsızlığı veriyorlar. Kendi dar dünyalarında oluşturdukları sığ dünya görüşleri ile asla kavrayamayacakları “ Güzeli Aramak ” mücadelesine ket vurup, bunu aşağılar tavırlar içerisinde gittikçe kirleniyorlar.
    Nasıl mı ?
    Örneğin onlar neden mutlu olur veya olmazlar şöyle bir bakalım.
    Onlar arsalarının imar planında çok katlı yapı izni almasından mutlu olurken, orman arazilerinin imara açılmamasından mutlu olmazlar meselâ. Onlar için güneşin doğup batması takvimde rakamların değişmesinin dışında bir anlam ifade etmez meselâ. Oysa bazı insanlar dünyanın en uzak yerlerinden Nemrut Dağı’na gelip güneşin doğuşunu izlerler ve bundan oldukça mutlu olurlar meselâ. Onlar soyu tükenmekte olan pandalara yeni bir birey katılmasını umursamaz ama altılıda oynadıkları atın yarış kazanmasından, horoz dövüştürmekten, boğaların önünde koşmaktan vs. çok mutlu olurlar meselâ. Onlar işçi çalıştırıp emeğini zamanında ödemekten değil de pavyonlarda onlarca işçinin parasını bir gecede saçmaktan mutlu olurlar meselâ. Bir şiir dinletisinde bulunmaktan, bir sergi gezmekten, bir konferansa katılmaktan mutlu olmazlar ama seçim zamanı siyasilerin peşinde her türlü kültürel faaliyetin tam ortasında salonlara girmekten mutlu olurlar meselâ. Acil durumlarda kan vermezler, bundan mutluluk duymaz ama düğünlerde, futbol maçlarında takımlarının aldıkları galibiyetlerden sonra silahlarını göstermek ve mermi saçmaktan, kan dökmekten mutlu olurlar meselâ. Vesaire vesaire vesaire … Bu örnekleri çoğaltmak mümkün aslında. Hatta daha önemli örnekleri atlamış olabilirim. Ama neden bahsettiğimi umarım anlamışsınızdır.
    İşin zor yanı ise bu sorunların aşılmasının zannedildiği gibi sadece eğitimle aşılamayacak boyutta olması. İnsanın içinden gelmeli. Yıllar boyu ailesinden, çevresinden, bilgi kaynaklarından yanlış beslenen dimağların sadece öğretim sürecinde bunu kırması kolay olmayacaktır. Bu tarz düşüncelerin hakim olduğu bir aile ve çevrede yetişen, kitap, dergi, gazete, tv vb. medya unsurları ile desteklenen bu bakış açısı sadece üç-beş kişinin mücadelesi ile değiştirilemez.
    Dediğim gibi eğitimli insanlarda bile bu bakış açısı değişmediği gibi diplomanın gücü ile daha süslü bir söylem ve eylem halini almaktadır. Yıllar boyu hiçbir sanatsal eğilimi olmamış insanlar mevki ve makamları ile pekala sanat eleştirmeni olmakta hiçbir şeyi beğenmedikleri gibi her şeyi eleştirmeyi bir hak gibi görmektedirler.
    Peki bu insanlar bunun farkında değiller mi ? Bu durumdan onlarda rahatsızlık duymuyor mu ? Hayata bu yönüyle bakmıyorlar mı ? Belki de güzeli aramaktan daha önemli olan da bu.
    Bir çoğu bunun farkında olmadığı gibi buna önem de vermiyor. Asıl acı veren de bu. Zihinlerinde bu yönde ve bakış açısında bir değerlendirme yapılması söz konusu bile değil. Hayat önlerine yaptıklarının yanlış olduğunu gösteren sonuçlar sunmadıkça umursamazlar bile. Ne zaman ki 17 Ağustos 1999 Gölcük Depremi, 23 Ekim 2011 Van Depremi gibi büyük felaketler yaşanır o zaman gerek maddi gerekse manevi anlamda yaptıklarının yanlış olduğunu görürler ve kısa bir an için muhasebe yaparlar. Farkında olmadan kaptırdıkları hayatın bu anlamda bir hırs arenası olmadığını geçte olsa görürler. Fakat ne yazık ki, balık hafızası, ya da kuma yazılan sevgi sözcükleri misali hafızalarımızdan silinir, gider bütün bu yüzleşmeler.
    Güzel olanın birbirimize göstereceğimiz sevgi, saygı, hoşgörü ve anlayış olduğunu gösteren bir sürü anı hayatımızda yaşamaktayız oysa. Özlemini duyduğumuz bu güzellikler ile ilgili sayısız örnek masallar misali anlatılmakta. Bu kadar uzak olmadığını düşündüğüm, güzel olan her şey güzeli aramanın ürünü aslında. Arayınca buluyorsunuz, yeter ki buna niyetli olalım.
    Meselâ bir akşamı huzur evinde ya da yetiştirme yurdunda geçirmek, hiç tanımadığınız birine selam vermek, içten bir nasılsın? demek, çevrenizdeki olan bitenlere önyargısız, halden anlar bir tavırla yaklaşımınız vs. gibi de çok kolay aslında. Bunun aksini yapmakta o kadar kolay tabii ki.
    Sizlere başımdan geçen tam anlamıyla derslik bir örnek vermek istiyorum. Bir akşam üzeri eve gitmek üzere halk otobüslerinden birine bindim. Yer bulabilmek için olabildiğince daha önceki duraklardan birinden hem de. Otobüse binince daha henüz yirmili yaşlarının başında bir genç arkadaşın yanına oturdum. Bir sonraki durakla birlikte otobüs dolmaya başladı. Yeni yolcularını yerleştirmeye çalışan, bunu yaparken de aslında o yolcuları değil de daha fazla yolcu almayı amaçlayan muavinin ilk hedefi herhalde daha genç olduğu için bu genç oldu. Bu talebi geri çeviren genç biraz sonra gelişecek olan olayların merkezinde olacağını bilmiyordu bile. Bu duraktan sonra yaşlı bir teyze binince ben davrandım ve ona yer verdim. Böylece o gencin yanına teyze oturmaya başladı. Yavaş yavaş otobüs daha da dolmaya başlıyordu. Bir sonra ki durakta bir bayan daha binince bütün gözler bu gence çevrilmişti. Kapı ağzında bulunan orta yaşlı iki arkadaş bu gencin üzerinden bir memleketi sorgulamaya başlamışlardı bile, “ Bu kadar şehir gezdim, otobüste yaşlılara ve bayanlara yer verme konusunda bu şehirdeki gençler kadar duyarsız olanını görmedim.” diyerek. Bunu duyan yaşlı teyze,” her yer böyle” diyerek memleketini savunma pozisyonunu almıştı bile. Lafların kendisine söylendiğini anlayan genç, “Siz benim hakkımda böyle konuşamazsınız” derken ineceği durağa varmıştı bile. Ve yerinden kalkarak otobüsten inince o genç hakkında ileri geri konuşup, ahlak dersi veren, memleket meselesi haline getiren o insanlar neye uğradıklarını şaşırmış, utançlarından kıpkırmızı olmuşlardı. Genç büyük bir gurur içinde ama kırık kalbi ile otobüsten sakat ayağı ile inip yürümeye devam etti, arkasına bakmadan. Beni bir üzüntü aldı ve bu olumsuz tavırların içerisinde yer aldığım için utandım. Fakat bir nebze de olsa önyargıdan uzak geniş bir bakış açısı ile olumsuz bir bakışa sahip olmadığım için sevindim. Terbiye, ahlak dersi verenlerden biri otobüsün yarı açık kapısından dışarı atladı ve gencin arkasından koşarak yanına vardı ve özür diledi. Ama neye yarar dı ki, kalp kırılmıştı bir kere.

    “ Güzeli aramaya devam, bütün çirkin olaylara rağmen."
    .
    ✒ d e r k e n â r