MEAL HAKKINDA DAHA FAZLA BİLGİ ALMAK İSTEYENLERE
Takdim
Hakīkatler ve hikmetler menbaı olan Kur’ân-ı Azîmü’ş-şân ni‘metini, bizlere ihsân eden ve bizi Kur’ân hizmeti ile şerefyâb eden Mütekellim-i Ezelî, Rabbimiz, Hâlıkımız, Cenâb-ı Vâhibü’l Atâyâ Hazretlerine, nâzil oluşundan kıyâmete kadar okunacak ve yazılacak olan Kur’ân kelimelerinden ve harflerinden hâsıl olan sevablar adedince hamd ü senâlar olsun.

Bütün hâlleri, sözleri ve tavırları ile Kur’ân-ı Hakîm’in en büyük mu‘cizesi ve o hutbe-i ezeliyenin en parlak mazharı olan, peygamberler reîsi, evliyâlar seyyidi Hazret-i Fahr-ı Âlem Muhammed Mustafâ (asm)’a, hem sâir enbiyâ ve mürselîn ihvânına, hem âl ü ashâbına ve umum sâlih kullara salât ü selâmlar olsun.

Peygamberimizin da‘vâ-yı nübüvvetinin en büyük delîli olan Kur’ân-ı Azîmü’ş-şân, bütün mevcûdâtın İlâhı ünvânıyla Allah’ın kelâmı olmakla, ezelden geldiğinden ebede gidecektir. Hem o semâvî kitab, belâğat, i‘câz ve îcâzıyla, herbir âyeti arasında kuvvetli irtibatlar bulunan ve âyetleri birbirini tefsîr eden, böylece bölünmesi mümkün olmayan bir “kelime-i vâhide” hükmünde mukaddes bir kütübhânedir.

Bu husûsiyeti i‘tibâriyledir ki, Kur’ân-ı Kerîm’in en iyi müfessiri, yine Kur’ân’dır. Onun gāye ve maksadlarını, ondan sonra bize en iyi öğretecek olan, pek çok âyâtın sarâhatiyle ifâde edildiği gibi, teblîğ ile birlikte tebyîn vazîfesiyle de muvazzaf olan ve vahyi bizzat telakkī eden Resûl-i Ekrem (asm)’dır. O zat (asm)’ın beyânı, bütün tefsirlerin aslı ve esâsıdır ki Kur’ân’ın ma‘nâ ve hakīkatlerini, ümmetine hâl ve kāl lisânıyla teblîğ etmiştir.

Fahr-ı Âlem (asm)’ın dâr-ı bekāya irtihâllerinden sonra, gerek sahâbe-i kirâm ve selef-i sâlihîn (radıyallâhu anhüm ecmaîn), gerekse arkalarından gelen nice güzîde insanlar, Kur’ân-ı Azîmü’ş-şân’ın ve sünnet-i seniyenin rûhuna muvâfık bir hassâsiyetle Allah kelâmındaki marzıyât-ı İlâhiyeyi anlamak ve başkalarına da anlatmak gāyesiyle, tefsir faâliyetlerinde bulundular.

Bütün bu nûrânî ve samîmî gayretler, Kur’ân hakīkatlerinin daha kolay anlaşılmasına hizmet etti. İslâmiyet’in cihanşümûl hüviyetiyle, Arab olmayan ve Arabca da bilmeyen insanların fevc fevc bu Hak Dîne dehâletleri netîcesinde, onların da Kur’ân’dan istifâde etmeleri ihtiyâcı ve böylece bu tefsirlerin sâir dillere çevrilmesi zarûreti hâsıl oldu. Binlerce cildlik eserler, bu maslahatla muhtelif lisanlara tercüme edildi ve istifâde umûmîleşti.

Bu tercüme zarûretine ve bu hizmetin güzelliğine rağmen, üzerinde hemfikir olunan hakīkat şudur: Bir eserin başka bir dile çevrilmesi esnâsında, o kelâmın, o metnin ma‘nâsını diğer bir lisanda aynı hacimde kalarak dengi bir ta‘bir ile aynen ifâde etmek zordur. Bu hâl bilhassa, ilmî ve edebî metinlerde iyice müşkillik arz eder.

Hattâ öyle metinler vardır ki, onun ifâdesindeki inceliğin, nüktelerin, vurguların kendi lisânındaki zenginliğiyle tercüme edilmesi pek mümkün değildir. O metin o hâliyle, sanki sâdece o lisâna has gibidir. Böyle ibârelerin diğer lisanlara çevrilmesi, artık birebir kelimelerle değil, daha uzun ve geniş veya daha farklı ifâdelerle tahlîl edilerek ancak yapılabilir ki, buna da uzunluğuna ve mâhiyetine göre artık tercüme değil, tefsir veya meâl denilmektedir.

Bilhassa îcâz ta‘bîr edilen, az sözle çok ma‘nâları ifâde eden; ve i‘câz denilen, beyânı ile dinleyenleri mest ederek taklîdinde âciz bırakan; ve herbir âyetinde, herbir kelimesinde, hattâ herbir harfinde ve sükûnunda nihâyetsiz hikmetler bulunan; ve mübârek müdakkik nazarların ictihadlarına huccet olacak incelikler taşıyan; ve en mükemmel dînin esâsâtını vaz‘ eden Kur’ân’ın birebir hakīkī tercümesinin yapılması-nın mümkün olmadığı ve olamayacağı ise âşikârdır.

Bununla berâber, dînî hükümlerin mukaddes mahfazaları olan lâfızlarının yerine hiçbir şey ikāme edilemez, yerlerini tutamaz, vazîfelerini göremez. Kur’ân-ı Azîmü’ş-şân’ın cihandeğer üslûb-ı âlîsinin yerini, kâinâttaki hiçbir ta‘bîrât dolduramaz.

Hakīkatte tercüme denilen şeyler ise, her ne kadar tercüme hassâsiyetiyle, olabildiğince metne bağlı kalarak yapılmaya çalışılsa da, bu noktada artık gāyet “muhtasar, nâkıs birer meâl” hükmündedir. Çünki, âyetlerin ma‘nâlarını biraz noksanı ile ifâde etmek ve tefsirlerde beyân olunan nice hârika nazarların serd edildiği ihtimâllerden zarûreten sâdece bir ihtimâli tercîh etmek, o metnin aynen tercümesi demek değildir.

Zîrâ Kelâmullah’ın ma‘nâsını ifâde ederken, beşer sun‘unun ve dahlinin olduğu her yerde, velev ki bu ifâde, yüzlerce cildlik bir tefsîr ile olsun, netîcede orada ‘bize göre’ kaydıyla bir hasr, bir tahsis ve o âyetin pek çok vücûhundan tek bir vechini tercih var demektir.

Bu böyle olduğu hâlde, nisbî bir istifâdenin ötesinde, meâlin Kur’ân ile denk olduğu fikrine kapılarak, o hakīkatleri geniş olarak açıklayan tefsirleri ihmâl etmek, hem münhasıran meâl ta‘lîm etmenin, “Kur’ân’ı ve dolayısıyla murâd-ı İlâhîyi gerçek vechiyle anlamak ve ondan şer‘î hüküm çıkarmak için kâfî olduğu” iddiâsında bulunmak, doğru bir düşünce değildir.

Hem ecdâdımızdan böyle bir hizmeti, hakkını vererek yapabilecek olan dirâyet sâhibi nice ehl-i ilim, bu mevzu‘da asırlardır sırf bu endişe ile hassâsiyet göstermişlerdir.

İşte mezkûr fâsid telakkī netîcesindedir ki Kur’ân, lâfzı ve ma‘nâsı ile mu‘cize olduğu hâlde, “Türkçe Kur’ân” veya “Kur’ân’ın Türkçesi” gibi yanlış ta‘bîrâtı ehl-i îman bilmeyerek kullanıyorlar.

Hâlbuki meâl metni, sû’-i niyet ve menfî bir kasıd ile yâhut gaflet ile mütâlâa edildiği vakit mahzurlu iken, Kur’ân metninin aslını ve onun tefsirlerinin yerini tutamayacağı bilindiği ve böyle kabûl edildiği takdirde, faydasının pek ziyâde olacağı ise muhakkaktır. Zîrâ o ezelî kelâmın mukaddes ma‘nâlarını insanların anlayışına bir derece yaklaştırmak, ulvî hakīkatlerinin anlaşılmasını kolaylaştırmak, hergün okunan ve dinlenen Kur’ân âyetlerinin ma‘nâlarını, çok muhtasar, çok kısa da olsa anlamaya çalışmak elbette güzeldir.

İnsanlık, Kur’ân’ın feyiz ve bereketine her asırda muhtaçtır. Ancak, Kur’ân’ın etrâfındaki surların yıkılıp artık i‘câzının kendisine çelik bir zırh olarak kaldığı ve âhir zaman fitnelerinin sağanak hâlinde ehl-i îmâna hücûm ettiği, hem îmânı muhâfaza etmenin kor ateşi elde tutmak gibi zor ve müşkil bir hâle geldiği, bid‘a ve dalâletlerin şahsî ve ictimâî hayâtı istîlâ ettiği felâket ve helâket asrının bîçâre ve mütehayyir insanları, onun sönmez nûruna daha ziyâde muhtaçtırlar.

İşte böyle bir zamanda, her cihetten ve görülmemiş müfsid vâsıtalarla Kur’ân’a ve îmâna hücûm edildiği bir hengâmede; “Kur’ân’ın sönmez ve söndürülmez ma‘nevî bir güneş olduğunu bütün dünyaya isbât edeceğim!” deyip Kur’ân’ı müdâfaa nâmına cihâna meydan okuyan, maddî ma‘nevî her türlü zorluklara göğüs gererek, Kur’ân ve îman hakīkatlerinin muhâfazası ve gönüllere nakşolunması, hem sünnet-i seniyenin ihyâsı için cansiperâne nûrânî bir hizmetle küfrün temel taşlarını zîr ü zeber eden, en mütemerrid ve muannid Kur’ân düşmanlarını ilzâm edip susturan ve Kur’ân’ın kırk vecihle mu‘cize olduğunu kat‘î bir sûrette isbât edip hak Kelâmullah olduğunu kör gözlere dahi gösteren, çilekeş Kur’ân dellâlı Üstad Bedîüzzaman Saîd Nursî Hazretlerinin beyân ettiği şekilde; asır marîzdir, ümmet ma‘nen hastadır ve millet de dehşetli rahnelerden mutazarrır ve illetlidir; reçete ise, İttibâ-ı Kur’ân’dan başka bir şey değildir.

İşte bu hâlis ve nûrânî gāyeye ma‘tuf olmak üzere, Bedîüzzaman Hazretleri, hem Kur’ân hattının muhâfazasına hizmet etmek; hem Kur’ân-ı Hakîm’in ma‘nâlarında, hakīkatlerinde ve işâretlerinde olduğu gibi, lâfızlarında ve harflerinde dahi çok sırlar ve meziyetler bulunduğuna bir zemin ihzâr etmek ve nazar-ı dikkati Kur’ân’ın hattına çevirip, hakīkatlerine ehemmiyetle baktırmak; hem de, Kur’ân-ı Hakîm’in dersiyle, irşâdıyla, ilhâmıyla, feyziyle ve yalnız onun ta‘lîmiyle ve imlâsıyla yazılan Risâle-i Nûr’u, asıl menbaı olan Kur’ân’a rabtedip; ve onlar kimin malı olduğunu ve neye hizmet ettiklerini, ve neyin bürhanları olduklarını, onların meziyetleri nereden geldiklerini göstermek için yeni bir tarz ile Mushaf-ı Şerîf’i yazdırıp hâşiyelerinde, âyetlerin hakīkatlerinin hangi risâlelerde beyân edildiğini şifre nev‘inden rakamlarla işâret etmek, âdetâ hâşiyesinde dilsiz bir tefsir, şifreli bir şerh, rakamlı bir hâşiye, sükût ile bir beyânı yazmak ve o Sözler katrelerini (Risâle-i Nûr’u) o denize dökmek azminde ve niyetinde olduğunu yaklaşık yetmiş sene önce ifâde ediyor. (Rumuzât-ı Semâniye, 8)

Selef-i Sâlihîn’in, âyetlerin asıllarına herhangi bir şey karışmasın diye Kur’ân sahîfelerine hâşiyelerle îzahlar düşülmesindeki ictinâbından korktuğunu, fakat daha sonra gelen müteahhirîn ulemâsının buna fetvâ verdiğini yine Rumûzât-ı Semâniye adındaki eserinde beyân eden Bedîüzzaman Hazretleri bu niyetlerini: “Eğer reyiniz inzımâm ederse, Kur’ân’ın i‘câz-ı zâhir ve ma‘nevîsine medar bazı işâretlerle, hâşiyesinde hangi risâlede îzah ve isbât edildiğine işâret olunacaktır” diyerek, bu hizmeti bir nevi‘ zımnî muvâfakatle, içlerinde mühim âlimler de bulunan talebelerinin meşveretine havâle etmiştir.

İşte, “Kur’ân-ı Kerîm ve Karşılıllı Meâli” nâmıyla takdîm ettiğimiz bu çalışma, milletimizin îmânının selâmeti için yegâne yol olan Kur’ân’la merbûtiyetin te’sîsi gāyesiyle, yirminci asırda her cihetten Kur’ân’a hizmeti müsellem, nâdire-i zaman bir şahsiyetin, yetmiş sene önce niyet ettiği, fakat ömrü vefâ etmediği bu hizmeti, onun vasiyeti telakkī edip, îfâsını kendilerine gāye edinen ve onun bu asra damgasını vuran rahle-i tedrîsinde yetişen talebelerinin, üstadları gibi sırf Allah rızâsını esas tutmaya çalışarak, yine ondan aldıkları ders ile, feyiz ile yapmaya himmet ettikleri mütevâzi‘ bir gayrettir.

Neşriyâtımızın bünyesinde bulunan İlmî Araştırma Merkezi nezâretinde on yıla yakın süren bu çalışma, gerek yurt içindeki muhtelif İlâhiyât Fakültelerinden ve şark medreselerinden, gerekse yurt dışındaki Câmi‘ü’l-Ezher gibi dînî eğitim veren üniver-sitelerden ve medreselerden me’zun olan on kişilik bir hey’et tarafından yapıldı.

İstişâre esas tutularak, hey’et hâlinde hazırlanan bu nihâî metin, son olarak ilâhiyât, edebiyat, târih, psikoloji, pedagoji, eğitim, mühendislik, teknik eğitim, tıb, iktisad, hukuk, siyasal, güzel san‘atlar gibi çok farklı meslek ve ihtisaslara sâhib, ricâlen nisâen oldukça kalabalık bir hey’etin baştan sona ciddî tedkik ve iştirâkiyle, görüşlerinden istifâde edilerek bir yıla yakın bir süre içinde redakte edildi.

Bu samîmî çalışmamızın her safhasında her ne kadar Kur’ân-ı Azîmü’ş-şân’ın izzetine ve kudsiyetine yakışır bir tavr-ı hürmet ile a‘zamî bir ihtimam ve hassâsiyet gösterilmişse de, taksîrâttan ve noksanlıklardan hâlî olmadığımızdan, sehivlerimiz olmuşsa, bunların hüsn-i niyetimize hamledilerek tashih ve ikmâl edilmesine vesîle olmak üzere tarafımıza bildirilmesini bütün mü’min kardeşlerimizden ricâ ederken; tevbeleri kabûl eden, hatâları affeden, hem hîbe ve atiyyesi vâsi‘ olan, dilediği kullarının seyyiâtlarını dahi hasenâta çeviren Rabbimizden, tazarru‘ ve niyâzımız odur ki; hatâlarımızı affedip bizleri rızâsına mazhar eylesin! Hem kendisine sonsuz hürmet ve meveddetle bağlandığımız Habîb-i Rabbü’l-Âlemîn, Fahr-ı Âlem ve Resûl-i Kibriyâ Aleyhissalâtü Vesselâm Efendimiz Hazretleri bu hizmetimizden rûhen hoşnûd olsun!

Böyle bir hizmeti bizlere nasîb eylediği ve şu mihnet ve kürbet asrında bizleri kendi hâlimizde başıboş bırakmayıp, Kur’ân’ının nûrundan mahrûm etmediği için Rahmanü’r-Rahîm olan Hakk Teâlâ Hazretlerine nâmütenâhî medyûn u müteşekkiriz ve hâmidiz.

Kelâmullâh’ın anlaşılmasına müteveccih hizmetlerdeki şerâfet ve muvaffakıyet, ancak o mâide-i semâviye’nin misilsiz feyzindendir, hem o Furkān’a hizmetkâr kabûl edilip, hak bir da‘vâda istihdâm edilmenin alâmeti ise, ancak ihsân-ı İlâhî, kabûl-i Rabbânî mazharı olarak o hizmette muvaffak kılınmak olabilir, diye telakkī ediyoruz.

Rabbimiz, Hâlıkımız olan Cenâb-ı Hakk’dan niyâzımız odur ki; aklımızı, kalbimizi ve rûhumuzu Kur’ân’ın nûruyla nûrlandırsın! Nefsimizi Kur’ân’ın nûruyla irşad ve onun nûruyla terbiye eylesin! Hem bizleri o nûr ile yaşatsın, o nûr ile huzûruna alsın! Âmîn.

Biz, Hakk Teâlâ’nın Mecîd Kur’ân’ına hizmetkârlık ihsânını ve lütfunu, münhasıran O’nun ikrâm, ihsan ve inâyeti bildik, öyle kabûl ettik ve yine O’nun kudretine istinâd ederek gayret ettik. Te’sir, terğib ve tevfik ise ancak Müfettihü’l-Ebvâb olan Cenâb-ı Vâhibü’l-Atâyâ Hazretleri’ndendir.

Mukaddeme
Bütün semâvât ve arzın yaratıcısı nâmına bir hitâb olan Kur’ân-ı Azîmü’ş-şân, her asra ve her tabaka insana en lüzumlu ihtiyaçlarını ve hisselerini eşsiz bir üslûb ile veren; anlayış ve zekâca muhtelif binler tabakalara feyzini dağıtıp, nûrunu neşreden ve mil-yonlar akılların tefekkür ettiği, dillerin tilâvet ettiği, kulakların dinlediği bir kitab olduğu hâlde, gençliğin-den zerre mikdar kaybetmeyerek, sanki yeni nâzil olmuşcasına taptâze kalan umûmî bir muallim ve hâs bir mürşiddir.

Beşeriyetin hakīkī mürşidi olan Kur’ân-ı Mu‘ci-zü’l-Beyân’ın cihanşümûl bir hüviyet arz etmesinden ve âlem-i İslâm’da, muhtelif lisanlarla konuşan pek çok kavim ve milletlerin mevcûdiyetinden dolayı, ‘Rabbimiz bizden ne istiyor, hem marziyâtı nedir?’ diyen mü’minlere, Kur’ân hakīkatleri asırlardır, tenzîl buyurulduğu Arabca’nın hâricindeki lisanlarda da tefsir ve meâllerle ifâde ve îzah edilegelmiştir.

Meal ve Tercüme
Meâl, lügavî olarak; bir şeyin varacağı yer ve gāye ma‘nâsında mekân ismidir. Istılâhda ise, bir sözün ma‘nâsını her cihetten değil, biraz noksanı ile, yakla-şık olarak ifâde etmeye denir.

Tercüme kelimesinin lügat ma‘nâsı ise: “Sözü, bir lisandan başka bir lisâna nakletmek” demektir. Istılâh-taki ma‘nâsı ise, bir kelâmın ma‘nâsını, diğer bir lisanda dengi bir ta‘birle aynen ifâde etmektir.

Bir tercümenin, asıl lâfzın ma‘nâsına tamâmen mutâbık ve tam bir tercüme olabilmesi için; sarâhatte (açıkça ifâde edilen yerleri, aynı açıklıkta ifâde etme-sinde), delâlette (açıkça beyân edilmediği hâlde lâfzen delâlet edilen ma‘nâları, aynı incelikle göstermesinde) muvâfık olmak zorundadır.

Kezâ, icmâlde (bir gāyeye binâen tafsîl edilmeden hulâsa olarak beyân edilen yerleri, aynı kısalıkla ifâde etmesinde), tafsilde (genişçe açıklanan yerleri aynı ge-nişlikle beyânında), umumda (bir hükmü, umûmu ilgilendiren bir şekilde beyanda), hususda (bazı hü-kümleri ise husûsî tutmada) da ifâdeler denk olmalı-dır.

Ve kezâ, ıtlakta (kimi hükümlerin başka ma‘nâlara da hamlinin mümkün olabilmesi için sınırlarını çiz-meyerek belirsiz bırakmasında), takyidde (bazı hü-kümleri ise, yanlış anlaşılmaya mahal vermeyecek şekilde, hudûdunu kesin olarak belirlemesinde), kuv-vette (kelâmın belli ma‘nâları tek bir kalıp ile değil, aynı ma‘nâya gelen fakat farklı incelikler taşıyan birçok kelimelerle vurgulamasında), isâbette (metinde kimleri ve hangi ma‘nâları muhâtab aldığının âşikâre bilinmesinde) de dengi bir ta‘bîrle ifâde edilmelidir.

Ve yine hüsn-i edâda (maksadı ifâde eden kelime-ler tek başına bile kaldığında, o ma‘nâyı aynı güzel-likle ifâde etmesinde), üslûb-ı beyanda (kendine has olan aynı üslûbla anlatmasında), hâsılı ilimde, (kulla-nılan edebî) san‘atlarda asıldaki ifâdeye denk olması lüzûmu vardır.

Hâlbuki muhtelif lisanlar arasında oldukça fazla müşterek bağlar bulunduğu hâlde, herbirini husûsî kılan ve diğerlerinden ayıran, o lisâna mahsus birçok farklılıklar vardır. Lisânî husûsiyeti olmayan veya az olan, yalnız akla hitâb eden bazı müsbet ilim ve fen-lerle alâkalı eserlerin tercümesi rahatlıkla mümkün olsa bile, kalbe ve hissiyâta hitâb eden ve lisan cihe-tiyle edebî kıymeti hâiz, az sözle çok ma‘nâlar ifâde eden bedîî eserlerin tercümelerinde, asıl lisandaki ma‘nâ ve maksad tamâmıyla ifâde edilemediği için, muvaffakiyet pek nâdirdir.

Tercümeler, harfî (lâfzî) ve tefsîrî (ma‘nevî) olmak üzere iki kısma ayrılır. Harfî tercüme, nazmına ve tertîbine dikkat ederek, bir kelâmın ma‘nâsını diğer bir lisanda misli bir ta‘birle ifâde etmektir.

Tefsîrî yâhut ma‘nevî tercüme ise; nazmına ve tertîbine dikkat etmeden, bir kelâmın ma‘nâsını diğer bir lisanda kendi üslûbuyla ifâde etmek demektir.

Kur'ân Tercüme Edilebilir mi?
Kur’ân-ı Mu‘cizü’l-Beyân’ın ma‘nâsı ve hakīkat-leri mu‘cize olduğu gibi, mukaddes ma‘nâların mah-fazaları olan lâfızları dahi mu‘cizedir. Kur’ân’ın lâfızları o tarzdadır ki, herbir kelâmının, herbir keli-mesinin, herbir harfinin, hattâ bazen herbir sükûnu-nun çok vecihleri, çok hikmetleri bulunur.

Her türlü noksanlıktan münezzeh ve müberrâ ve ehl-i dalâletin bâtıl fikirlerinden mukaddes ve muallâ olan Zât-ı Akdes’in kelâmının ma‘nâlarına zarf olabi-len bir lâfzın yerini, elbette hiçbir beşerî lisan tuta-maz.

Kur’ân-ı Azîmü’ş-şân’ın lâfızlarının âdetâ elbise değil, ondan ayrılmayan cild mesâbesinde olması bi’l-bedâhe ve bi’z-zarûre gösteriyor ki: Belâğatıyla asır-lardır edibleri, fasih konuşanları ve hukemâyı dize getiren Kur’ân-ı Hakîm’in âyetleri, kābil-i tercüme değildir.

Bununla berâber, çok cihetlerle mu‘cize olan ve İlâhî kelâmın kalıbı ve sûreti olan Kur’ân’ın üslûb-ı âlîsi, hem garîbdir, hem acîbdir, hem mukni‘dir, hem de câmi‘dir.

Kur’ân’ın üslûbu kendine mahsustur, gerek nüzûl-den önce gerekse sonra hiçbir beşerin ifâdesine ben-zemez. O Furkān’ın öyle bir üslûbu vardır ki, ne o başkasını taklîd etmiştir, ne de başkasının onu taklîde tâkati vardır.

Kur’ân’ın üslûbunun hârikulâde câmiiyetindendir ki, bir tek sûre, kâinâtı içine alan Kur’ân’ın engin denizini ihtivâ eder; bir tek âyet, o sûrenin hazînesini içine alır; âyetlerin her birisi birer küçük sûre, sûrele-rin çoğu küçük birer Kur’ân hükmündedir.

Hem Kur’ân’ın ma‘nâları öyle hârika lâfızlarla ifâde edilmiştir ki, aynı anda muhtelif zaman ve mekânlarda yaşayan, ilim, irfan ve an‘aneleri çok farklı bütün insanlara hitabda ve onların idrâk seviye-lerine uygunlukta zirvededir.

O, bu hüviyetiyle ve üslûbunda hiçbir sun‘îlik ese-ri bulunmamasıyla; bil‘akis fıtrî bir selâset, akıcılık arz etmesi sebebiyle, lisânına cihanda benzerine tesâdüf edilemeyecek bir letâfet vermiş olan eşsiz belâğat sâhibi bir kitâbdır.

Hem Kur’ân’ın üslûb-ı âlîsi o kadar hârikulâdedir ki; ne sâdece akla, ne de sâdece kalbe ve hissiyâta hitâb eder; akıl, kalb ve hissiyâtın hepsini birden muhâtab alıp zâhirî ve bâtınî her his, duygu ve kābiliyetlerin ayrı ayrı olan ihtiyaçlarının hiçbirini ihmâl etmeden ma‘nevî gıdâlarını vererek, hepsini en münâsib bir üslûb ile doyurur.

Sıradan bir kelâmın dahi birebir tercümesi çok müşkil iken, herbir kelimesinde, harfinde, hattâ sükûnunda, herbir detayında incelikler ve hikmetler bulunan, hem bütün efrâdıyla mu‘cize olan ve en büyük dînin temel kitâbı olan, hem ayrıca lisân-ı nahvî olarak çok zengin bir muhtevâya sâhib olup munta-zam kāidelere dayanan ve bu zenginliklere müsâid bir lisanla beşere hitâb eden Kur’ân’ın tercüme edilebil-mesi imkânsızdır.

Sâir lisanların çok ince ma‘nâları ifâde etmede Arabca ile mukāyese edildikleri takdirde kifâyetsiz kaldıkları bilinen bir gerçektir. Belki de kaderin cilve-si olarak insanlık târihiyle birlikte asırlardan beri ken-dini Kur’ân lisânı olmaya hazırlayan Arabca’nın bu zenginliği, Furkān-ı Hakîm’in lisân-ı Arabî ile indi-rilmiş olmasının hikmetlerinden biri olup, bu nükte, “Şübhesiz ki biz onu, anlayasınız diye Arabca bir Kur’ân olarak indirdik” (12/2) ve “Hiçbir eğriliği bulunmayan Arabca bir Kur’ân olarak (indirdik); umulur ki sakınırlar” (39/28) meâl-i icmâlîsindeki âyet-i kerîmelerin sarâhatiyle sâbittir.

Kur’ân’ın kırk vücûh-ı i‘câzını “Yirmi Beşinci Söz” nâmındaki eserinde câlib-i dikkat ve nev‘-i şahsı-na münhasır hârika bir üslûb ile isbât eden Üstad Bedîüzzaman Hazretleri, Kur’ân’ın camiiyetini îzâh sadedinde şöyle bir mîsâl vermektedir.

“Meselâ; elhamdülillah* bir cümle-i Kur’âniye-dir. Bunun en kısa ma‘nâsı, ilm-i nahiv ve beyan kāidelerinin iktizâ ettiği şudur:

Yani: ‘Ne kadar hamd ve medh varsa, kimden gel-se, kime karşı da olsa, ezelden ebede kadar hâsdır ve lâyıktır o Zât-ı Vâcibü’l-Vücûd’a ki, Allah denilir.’

İşte ‘ne kadar hamd varsa’, ‘el-i istiğraktan (lâm-ı ta‘riften)’ çıkıyor.

‘Her kimden gelse’ kaydı ise, ‘hamd’ masdar olup fâili terk edildiğinden, böyle makamda umûmiyeti ifâde eder.

Hem mef‘ûlün terkinde, yine makām-ı hitâbîde külliyet ve umûmiyeti ifâde ettiği için, ‘her kime karşı olsa’ kaydını ifâde ediyor.

‘Ezelden ebede kadar’ kaydı ise, fiilî cümlesinden, ismî cümlesine intikal kāidesi, sebat ve devâma delâlet ettiği için, o ma‘nâyı ifâde ediyor.

‘Hâs ve müstehak’ ma‘nâsını ‘******’ deki ‘lâm-ı cer’ ifâde ediyor. Çünki o ‘lâm’, ihtisas ve istihkak içindir.

‘Zât-ı Vâcibü’l-Vücûd’ kaydı ise, vücûb-ı vücûd, ulûhiyetin lâzım-ı zarûrîsi ve Zât-ı zü’l-Celal’e karşı bir ünvân-ı mülâhaza olduğundan, ‘Lâfzullah’ sâir esmâ ve sıfâta câmiiyeti ve İsm-i A‘zam olduğu i‘tibâriyle, delâlet-i iltizâmiye ile delâlet ettiği gibi, Vâcibü’l-Vücûd ünvânına dahi o delâlet-i iltizâmiye ile delâlet ediyor.

İşte, elhamdülillah* cümlesinin en kısa ve ülemâ-yı Ara-biyece müttefekun aleyh bir ma‘nâ-yı zâhirîsi şöyle olursa, başka bir lisâna o i’câz ve kuvvetle nasıl ter-cüme edilebilir?

Hem elsine-i âlem içinde lisân-ı nahvî-i Arabî’den başka bir tek lisan var; o da hiçbir vakit Arab lisânı-nın câmiiyetine yetişemez. Acabâ o câmi‘ ve i’câz-dârâne olan lisân-ı nahvî ile mu‘cizekârâne bir sûrette ve her ciheti birden bilir, irâde eder bir ilm-i muhît içinde zuhûr eden kelimât-ı Kur’âniye; sâir elsine-i terkîbiye ve tasrîfiye vâsıtasıyla, zihni cüz’î, şuûru kısa, fikri müşevveş, kalbi karanlıklı bazı insanların kelimât-ı tercümiyesi nasıl o mukaddes kelimât yerini tutabilir? Hattâ diyebilirim ve belki isbât edebilirim ki: Herbir harf-i Kur’ân, bir hakāik hazînesi hükmüne geçer; bazen bir tek harf, bir sahîfe kadar hakīkatleri ders verir.(Mektûbât, 29. Mektûb, 242-243)”

Netîce olarak; ulemâ-i İslâm’ın ittifâkıyla sâbittir ki, Kur’ân-ı Mu‘cizü’l-Beyân’ın lâfızlarının üzerinde i‘câz damgası bulunması, üslûbunun ulviyet ve şümûlü ve sarf ve nahiv lisânı olan Arabca’nın câ-miiyeti sebebiyle, Kur’ân-ı Hakîm’in harfî veya lâfzî tercümesi mümkün değildir, muhâldir.

Bundan dolayı Furkān-ı Hakîm’in âyetlerinin sâir lisanlardaki ifâdelerine, her ne kadar birebir metne sâ-dık kalınarak ve mümkün mertebe gerçek ma‘nâsını ifâde etmeye çalışarak yapılmış da olsa tercüme değil, temeldeki bu kifâyetsizlikten dolayı “meâl” denilmiş-tir.

Binâenaleyh, meâl ta‘bîri, “tercümenin çok altın-da, bir kelâmın başka bir lisandaki noksan ve kırık ifâdesi” ma‘nâsını yüklenmiştir. Hattâ Kur’ân-ı Mu‘cizü’l-Beyân’ın câmi‘ ve mukaddes lâfızlarının meâli diye takdîm edilen her ifâde, meâlin de muhta-sarı olduğu için, ancak “icmâlî, kısa ve noksan bir meâl” diye zikredilebilir.

Bu Meâl'de Dikkat Edilen Hususlar
Bu çalışmamızın her safhasında arkada takdîm etti-ğimiz mu‘teber tefsir kitablarından istifâde ettik. Bu kaynaklarda bulamadığımız hiçbir nükteyi, parantez içinde dahi olsa ifâde etmemeye ihtimam gösterdik. İ‘tikādî mes’elelerde ehl-i sünnet görüşlerini nazara vermeye, ve bu kaviller arasındaki önceliğe, hem aynı makamda daha tenzîhî bulduğumuz kavli tercîh etme-ye dikkat ettik.

Kezâ Kur’ân-ı Kerîm’in değil cümle ve kelimele-rinin, herbir harfinin dahi, bir hakāik hazînesi hük-münde olduğunu, bazen bir tek harf bir sahîfe kadar hakīkatleri ders verdiğini dâimâ göz önünde tutmaya ve elimizden geldiği kadar metne bağlı kalmaya, met-nin sarâhatinde olmayan bir şeyi yazmamaya, lüzumlu gördüğümüz îzahları ise parantezler içinde vermeye gayret ettik.

Ezcümle:

* Kur’ân’da geçen bütün tahkik edatlarına elden geldiği kadar dikkat edildi. Değişik endişelerle, ‘şu kadarı yeterli’ veya ‘şuna gerek yok’ gibi mülâhazalara gi-dilmedi. Murâd-ı İlâhînin tahsîs ettiği bu vurgular, artık asıl edatın ağırlığına göre, Türkçe’de karşılığı olan farklı tahkik edatları kullanılarak, metnin akıcılı-ğına da zarar verilmeden hissettirilmeye çalışıldı. Normal bir edebî metin olsaydı bu te’kid vurgularını yapmayacağımız hâlde, meâl metninde ‘Kur’ânî hiç-bir nükteyi gözardı etmeme’ ve ‘mutlakā bir hikmeti vardır’ prensibiyle, mümkün mertebe göstermeye çalıştık.

Bu sadedde Fahreddîn-i Râzî Hazretleri’nin de îzâh ettiği gibi, eşyâda aslolan onun devâm ediyor olmasıdır. Meselâ biz, ‘Zeydün muntalikun*: Zeyd gidicidir’ de-riz. Bu sözü duyan kimse bunu reddetme ihtiyâcı duyarsa, ‘Leyse zeydün müntalikan: Zeyd gidici değildir’ der. Bunun üzerine biz fikrimizde kararlı isek, ‘İnne zeyden müntalikun: Muhakkak Zeyd, gidicidir’ deriz. Karşı taraf buna da i‘tirâz edecekse, bu sefer ‘Leyse zeydün bimüntalikun: Zeyd, elbette gidici değildir’ der. Biz artık buna daha kuvvetli bir reddiyede bulunarak ‘İnnezzeyde lemüntalikun: Mu-hakkak ki Zeyd, elbette gidicidir’ deriz.(Râzî, c. 14/28, 242)

Yani her te’kid edatı, mukābilinde ısrarlı bir inkârı ve isbâtı nazara verdiğinden, makam cihetiyle bunları ihtar sadedinde gelen Kur’ânî tahkik edatlarına müm-kün mertebe riâyet etmeye çalıştık.

* Kezâ, bir metnin akıcılığına ve ma‘nâ bütün-lüğüne hizmet eden ve o metindeki kelime veya cüm-leleri şekil ve ma‘nâ cihetiyle birbirine bağlayan ta‘kīb edatlarını da, cümle başı veya kelime sonu edatları olarak aynı hassâsiyetle vurgulamaya dikkat ettik.

* İsim cümlelerindeki süreklilik ve sâbit bir se-ciye olma husûsiyeti ile fiil cümlelerindeki hudûs ve teceddüd nüktelerinin zâyi‘ olmaması için, meâl met-ninde böyle cümlelerin arasındaki farka dikkat etmeye çalıştık.

* Aynı maslahatla ism-i fâiller, bazı makamlar-da fiil-i muzârîlerle lâfız ve ma‘nâ cihetiyle benzer bir husûsiyet taşısalar bile, bu kelimelerin tahsîsindeki hikmeti nazara vermek için, isimlere fiil ma‘nâsı vermemeye, bilhassa dikkat ettik. Kur’ân metninde fiil sîgasıyla rahatlıkla ifâde edilebilecek bir ma‘nânın, isimle anlatılmış olmasındaki nükte farkını meâl met-ninde kendi ifâdelerimizle yok etmeyi doğru bulma-dık.

Bedîüzzaman Hazretleri, isim ve fiil sîgalarının arasındaki bu latîf farka şöyle işâret etmektedir: “(Mağdûb kelimesinin) istimrar ve devam şe’ninde olan isimlerden, ism-i mef‘ûl olarak zikredilmesi ise, şerr ve isyanlarına devâm edip, tevbe ve af ile inkıta‘ et-medikleri takdirde kat‘îleşeceğine ve silinmez bir damga şekline geçeceğine işârettir.”(İşârâtü’l-İ’câz, 24)

“Zîrâ enyadribe fiildir. Fiil müstakil ve sâbit olmadı-ğından sanki latîftir. Mütekellimin kasdı, onda dur-mayıp mef‘ûle geçiyor. Masdar olan ‘darb’ ise isim-dir. İsim müstakil ve sâbit olduğu için, sanki kesîftir.”(İşaratü’l-İ’câz, 220)

İsim ve fiiller arasındaki aynı farklılığa Fahreddîn-i Râzî Hazretleri de şöyle işâret etmektedir: “Fiil ba-zen devamlı olur, bazen kesilir. Cenâb-ı Hak, Yûsuf (as) hakkındaLeyescünehü(12/35) [Onu (Yûsuf’u), bir zamâna kadar zindana atmaları kendilerine uygun göründü] meâlindeki âyette, bu hapsin devamlı olma-yacağına dikkat çekmek için, buna işâreten fiil cümle-si getirilmiştir.

Hâlbuki Fir‘avun, Mûsâ (as)’a (26/29) [Yemîn olsun ki, benden başkasını ilâh edinirsen, seni mutlakā zindana atılanlardan ederim] derken, onun niyetindeki hapsin ise devamlı olduğunu göstermek için isim olarak ge-tirmiştir.

Keza âlimlerimiz bu mevzu‘da şöyle der: Cenâb-ı Hakk, Veasa****** (20/121) [Âdem, Rabbi(nin em-ri)ne karşı geldi de, şaşırdı] buyurmuştur. Fiil cümle-siyle zikredilen bu ‘âyetin ma‘nâsı, ‘Âdem âsîdir, azgındır!’ demek değildir. Zîrâ fiil sîgası, devam ifâde etmez, ama isimler sürekliliği ifâde ederler.”(Râzî, c. 10/20, 122)

* Kezâ bu Karşılıklı Meâl hazırlanırken kâinât-taki eserlerin fiillere, fiillerin isimlere, isimlerin sıfat-lara, sıfatların şuunâta, şuunâtın dahi zâta delâlet ettiği nüktesinin ışığında, fiil, isim ve sıfat vezninde gelen kelimeler arasındaki farkları nazara almaya husûsan dikkat ettik.

Bu çerçevede, isimle fiil arasındaki mezkûr farkı vurgulamaya çalıştığımız gibi, ‘yanan bir madde’ ile ‘yanıcı bir madde’ cümlelerinde de açıkça görüldüğü üzere isimle sıfat arasındaki farkı da hissettirmeye gayret ettik. Bu gāye ile, fiilden isim yapan -an, -en ekleri ile ism-i fâil, -ıcı, -ici ekleriyle de sıfat vurgu-suna, kezâ ism-i fâillerin hudûsu, sıfatların ise sübûtu, devamlı sâbit hâlleri gösterdiği husûsuna dikkat ettik.

Bu arada sıfat-ı müşebbeheler kadar, mübâlağalı ism-i fâil, ism-i tafdîl ve ism-i mensûb vezinlerinin birer sıfat isim olduklarını; ism-i fâil ve ism-i mef‘ûl-lerin normal isim fonksiyonlarının dışında birer sıfat isim olarak da kullanıldıklarını gözden uzak tutmadık.

* Fiillerin mâzî veya muzârî gibi husûsiyetleri-ne, bâhusus geçmiş zamânın hikâyesi tarzında olan âyetlere dikkat etmeye çalıştık. Bu gibi yerlerde bir muhâsebe için geçmişi canlandıran ve öteden beri yapılageldiğini nazara veren bu kalıblara, kezâ fiille-rin tekil, çoğul gibi hususlarına dikkat etmeye çalıştık.

* Değil tercümenin, meâlin dahi ne kadar müşkil olduğu ortada iken, tefsirlerde çok geniş olarak ve bütün vücûhuyla îzâh edilen Kur’ânî hakīkatlerin hiç değilse bir vechini, îzâha muhtaç gördüğümüz ma-kamlarda parantez içinde mümkün mertebe vermeye gayret ettik. Müfessirlerin reyini, âyetin sarâhatinde varmış gibi yazmayı yâhut parantezlerin azlığı veya yokluğu ile övünme cihetine gitmeyi doğru bulmadık.

Meâl metninde geçmeyen tefsîrî nükteleri îzâh et-mek için kullandığımız parantez içi ifâdeleri, bazen de Türkçe ifâde noktasında metnin akıcılığını te’mîn etmek için tercîh ettik. Zîrâ Arabca’nın kendine has yapısıyla Türkçe ifâdenin zorlandığı yerlerde, meâl metnini ‘asıl ibâre sanki öyleymiş’ gibi zorlamak ve ifâdeyi yuvarlamak yerine, kendi îzahlarımızı paran-tez kullanarak gösterdik. Asıl metnin, parantezler olmadan kendi bütünlüğü içinde (eklerdeki ses uyumu hâriç) düzgün olmasına ayrıca dikkat ettik.

* Sûre isimlerinin hangi âyetlerden geldiklerine işâret eden bir cemîle olsun diye, meâl metni içinde o âyetteki ilgili kelimeyi koyu yapmak sûretiyle gös-termeye çalıştık.

Meâldeki Hâşiyeler
Anlaşılması müşkil ve yanlış anlamaya müsâid ba-zı âyetlerin kısa îzahları, tefsirlerin asıl nüshalarından iktibâs edilerek hâşiyelere derc edildi ve herbirinin kaynakları gösterildi. Birtakım ıstılâhların ma‘nâları, hem tefsirlerden hem de ilmî eserlerden bil-istifâde hulâsaten verilmeye çalışıldı. Kezâ, nâsih ve mensuh âyetlerle, fıkha ve muâmelâta müteallik bazı âyetlerin kısa îzahları ihtiyaç nisbetinde kaynaklardan iktibâs edildi. Ayrıca zihni rahatlatıp, kalbe ferahlık verecek latîf nüktelerle hâşiyeler zenginleştirildi.

Hâşiyelerde asıl yekünü ise “tevhid”, “nübüvvet”, “ubûdiyet” ve “haşir ile adâlet”ten mürekkeb Kur’ân’ın dört temel esâsına müteveccih îmânî âyetle-rin îzahları sadedinde, son devrin büyük İslâm âlimi Bedîüzzaman Saîd Nursî Hazretleri’nin te’lîf ettiği Risâle-i Nûr tefsîrinden yapılan iktibaslar teşkîl etti.

Bu iktibasların anlaşılmasına yardımcı olabilmek için, hâşiyelerde geçen ve günümüz gençliğinin anla-makta zorlanacağı kelimelere lügat ma‘nâları verildi ve bunlar parantezlerle gösterildi.

Kelimelerin açıklamaları yapılırken mücerred ma‘nâlarından ziyâde, metin içerisinde yüklendikleri ma‘nâlar hissettirilmeye çalışıldı. Ancak bazı ıstılâhî kelime ve mefhumların günümüz Türkçesinde tam karşılıkları olmadığı için, birkaç kelimeyle ma‘nâsı verilmeye gayret edildi.

Hem Risâle-i Nûr müellifinin beyân ettiği gibi: “Tefsir iki kısımdır: Birisi, ma‘lûm tefsirlerdir ki, Kur’ân’ın ibâresini ve kelime ve cümlelerinin ma‘nâ-larını beyan ve îzah ve isbât ederler. İkinci kısım tefsir ise, Kur’ân’ın îmânî olan hakīkatlerini kuvvetli hüccetlerle beyan ve isbat ve îzâh etmektir. Bu kısmın pek çok ehemmiyeti var. Zâhir ma‘lûm tefsirler, bu kısmı bazen mücmel bir tarzda derc ediyorlar. Fakat Risâle-i Nûr, doğrudan doğruya bu ikinci kısmı esas tutmuş, emsâlsiz bir tarzda muannid feylesofları sus-turan bir ma‘nevî tefsirdir.”(Şuâ‘lar, 539)

Hem “Risâle-i Nûr, Kur’ân’ın tefsîri olduğu cihetle, vahy-i semâvî olan Kur’ân’ın semâvî ve ilhâmî bir tefsîridir. Hem yağmur gibi, insanlara kesretli bir rahmettir.”(Sikke-i Tasdîk-i Gaybî, 20)

İşte, Risâle-i Nûr’un kuvvetli hüccetlerle, Kur’ânî bir tarzda beyan, îzah ve isbât ettiği îman hakīkatleri-ne, zamânımız insanının pek muhtâc olması ve bu îmânî reçetelerin, asrın ma‘nevî hastalıklarına en fay-dalı, en te’sirli tiryakları ihtivâ etmesi, şifâyâb olduğu hadsiz insanın şehâdetiyle mücerreb bir hakīkat olması hasebiyle, Karşılıklı Meâl’in hâşiyelerinde Risâle-i Nûr’dan muktebes îzahlara ekseriyetle yer verildi. Bu iktibaslar, Bedîüzzaman Hazretlerinin sağlığında Ah-med Husrev Efendi’nin hattıyla yazılmış olan Osman-lıca esas nüshalardan alınmıştır.

Hâşiyelerdeki îzahların, mekânın sınırlı olmasın-dan dolayı oldukça az ve bütün ihtiyaçlara kifâyet edecek nisbette olmadığına dikkat çekmek istiyoruz. Binâenaleyh âyetlerin daha geniş îzahları için, hâşiye-lerde işâret edilen eserlere mürâcaat edilmelidir.

Lisan ve İmlâ
Lisan, hayat tarzının kelimelerdeki tezâhürüdür. Kur’ânî ve Nebevî hayat düsturlarını hayâtımıza ak-settirmekle mükellef olmamız hasebiyle, meâlde kul-lanılan lisânı, bizi muhteşem mâzîmizle, zengin irfânımızla ve İslâm medeniyeti ile bağlayan köprü-müz olan “Kur’ân’ın lisânı”na mümkün mertebe yak-laştırmaya çalıştık. Çünki bütün Türk dünyası ancak bu sûretle daha iyi anlaşabilir hâle gelecek ve unutul-maya yüz tutan nûrânî râbıtalarımız bu sâyede tekrar canlanacaktır. İşte bu düşünceden hareketle Karşılıklı Meâl’de kullanılan Türkçe’nin hem zengin hem de anlaşılır olmasına dikkat edildi.

Eserin lisan husûsiyetlerini “meâl metni” ve “hâşi-yeler” olmak üzere iki kısma ayırarak tahlîl edebiliriz. Meâl metni genç neslimiz düşünülerek açık ve an-laşılır bir Türkçe ile kaleme alındı. Bazı ıstılâhlar ay-nen muhâfaza edilmekle berâber, bilhassa bazı ta‘bir-lerin daha kolay anlaşılabilmesi için ağır ifâdeler kul-lanmamaya dikkat edildi.

Ayrıca hâşiyelerdeki kelimelere lügat verilirken, yaşayan Türkçe’de karşılıkları bulunduğu hâlde, son-radan kasıdlı zorlamalarla Türkçe’ye ilâve edilmek istenen kelimelerin kullanılmasından ictinâb edildi.

Her ne kadar günümüzde yerleşik bir imlâ kāidele-ri uygulaması yoksa da, meâl metninin latince imlâsında, en azından kendi içinde tutarlı bir usûl ta‘kīb etmeye çalıştık. Hem mümkün mertebe kelime-lerin doğru ve tekellüfe kaçmadan, aslına uygun telâf-fuz edilmesi ve okunması esas kabûl edildi.

Telâffuz esnâsında uzun okunan sesli harflerin üze-rine inceltme işâreti konularak (â) (î) (û) şeklinde ya-zıldı. İstisnâ olarak, Arabca’da bulunan kalın (k) ve (g) harflerini, ince sesli olanlarından ayırmak maksa-dıyla uzun sesli (kaf) ve (gayın) harflerinden sonraki sesli harfler, (ā) (ī) (ū) tarzında ifâde edildi.

Ayrıca Arabca’da bulunan ‘Ayın’ ve ‘Hemze’ harfleri, husûsan sâkin olduğu durumlarda gösteril-meye gayret edildi. ‘Ma‘lûm ve mü’min’ misâllerinde olduğu gibi aralarını tefrik için, ayın harflerinde ters olan kesme işâreti (‘) hemze için de normal kesme işâreti (’) tercîh edildi. İki sesli harf arasına “ayın” ve “hemze” geldiğinde ise terk edildi.

Eserde geçen özel isimlerin yazılmasında ismin as-lına uygun olarak telâffuz edilebilmesi için, orijinalle-rine dikkat edildi.

Eserin noktalama işaretleri yapılırken, hem doğru ve rahat okunmasını sağlamak, hem yanlış anlaşılma-lara mahâl vermemek, hem de âyetlerdeki vurguların hissettirilmesini sağlamak esaslarına, husûsan dikkat edildi.

Kur'ân-ı Kerîm'in İ'câzı
İ‘câz, Fahr-ı Âlem (asm)’ın risâlet da‘vâsında göstermiş olduğu en büyük mu‘cizesi olan Kur’ân-ı Mu‘-cizü’l-Beyân’ın, benzerini yapmaktan bütün insanların “âciz” olduklarını göstermek sûretiyle, hakkāniyetini ortaya koyması demektir.

İ‘câz, Kur’ân’ın üzerindeki İlâhî tuğra ve sikkedir, onun Mütekellim-i Ezelî olan Cenâb-ı Hakk’la olan alâka ve irtibâtını gösteren bir mühürdür.

İ‘câz, Kur’ân’ın câzibeli bir husûsiyeti, aynı za-manda onun Allah katından geldiğinin en büyük delîli ve Kur’ân’ın tahrîfine en büyük mâni‘dir.

Kur’ân’dan beslenmeyen ve Kur’ân’ın malı olma-yan bütün sözler toplansa, değil bütün Kur’ân’ın, en kısa bir âyetinin dahi benzerini getiremezler.

Zîrâ, her âyet farklı bir ma‘nâ ve sûrete sâhib olsa da, üzerindeki i‘câz damgasından dolayı hepsi birden lisân-ı hâlleriyle aynı hakīkati haykırıp, tevhîde işâret ediyorlar.

İ‘câz, belâğat nüktelerindeki inci gibi incecik pa-rıltıların karışıp toplanmasından meydana gelen hârika bir nûrdur. İksir gibi te’sirli olan i‘câzın en mühim ciheti ve esâsı ise, Kur’ân’ın nazmındaki belâğatıdır.

Kur’ân-ı Hakîm’in her ciheti ve sûrelerinden harf-lerine kadar istisnâsız her cüz’ü mu‘cizedir; beşer, taklîdinden âcizdir.

En Büyük Mu'cize Kur'ân'dır
Âlemlerin Rabbi’nin emir ve nehiylerini ve dînin hükümlerini kullara teblîğ etmek; kâinât kitâbının sahîfelerinde nakşedilmiş olan hikmetli ma‘nâları okuyup, sâir insanlara okutmak ve yaratılış ile ölüm-den sonraki hayâtın sırrını ve hikmetlerini insanlara ders vermek için gönderilen peygamberlere, da‘vâları-nı tasdik için verilen ve insanların benzerini yapmak-tan âciz kaldığı hârikulâdeliklere, ma‘lûm olduğu üzere mu‘cize denir. Peygamberlerin mazhar oldukla-rı mu‘cizeler, gönderildikleri zamâna ve içinde bu-lundukları kavmin husûsiyetlerine göre farklılıklar arz etmiştir.

Meselâ, Hazret-i Mûsâ (as) zamânında sihir çok ileri gitmiş olduğundan mu‘cizeleri de sihirbazlara ga-lebe çalacak nev‘den gelmişti. Hazret-i Îsâ (as) zamânında tıb meşhur olmakla, gösterdiği mu‘cizeler de o cihetten gelmiş ve ölüleri Allah’ın izniyle dirilt-miştir.

Bunun gibi, belâğat ve fesâhatin, şiir ve hitâbetin, kâhinlik ve gaybdan haber vermenin ve geçmiş üm-metlerin hâlini ve bazı yaratılış hâdiselerini bilmenin revaçta olduğu bir zamanda kendisine risâlet vazîfesi verilen ve sözleri ve hâlleriyle Kur’ân’ın bir mu‘cizesi olan Resûlullah (asm)’ın da en büyük mu‘cizesi Kur’ân-ı Azîmü’ş-şân’dır.

Kur’ân-ı Mu‘cizü’l-Beyân, nâzil olduğu zamandan beri cinlere ve insanlara, tam bin dört yüz senedir: “Eğer kulumuza indirdiğimiz (Kur’ân’)dan şübhe içinde iseniz, onun benzerinden bir sûre getirin; eğer (iddiânızda) doğru kimseler iseniz, Allah’dan başka şâhidlerinizi (yardımcılarınızı) da çağırın!” (2/23) ve “Eğer yapamazsanız, ki asla yapamayacaksınız, öyley-se o ateşten sakının ki, yakıtı insanlarla taşlardır; (ve) kâfirler için hazırlanmıştır.” (2/24) meâlindeki âyetler-le meydan okuyor.

Netîcede: Kur’ân, “(Habîbim, yâ Muhammed!) De ki: ‘Yemîn olsun, eğer insanlar ve cinler bu Kur’ân’ın bir benzerini getirmek üzere bir araya gelseler, birbir-lerine yardımcı da olsalar, (yine) onun benzerini geti-remezler’ ” (17/88) meâlindeki âyetinin de sarâhatiyle, hepsine birden diz çöktürdü ve hepsi hayretle dinleyip belâğatına secde ettiler.

Öyle ki, gurur kaynakları olan büyük şâirlerin al-tın ile yazıp, Kâ‘be duvarına astıkları Muallakāt-ı Seb‘a (yedi askı) adındaki en meşhur şiirlerini indirtti, hükümlerini kaldırdı.

O kadar ki, meşhur şâir Lebîd’in kızı babasının şii-rini Kâ‘be’nin duvarından indirirken: “Âyetlere karşı bunların kıymeti kalmadı” diye i‘tirâf ediyordu.

Hattâ Hazreti Ömer (ra)’ın da dâhil olduğu Ashâb-ı Kîrâm’dan pek çok zât (radıyallâhü anhüm ecmaîn) vardır ki, bunlar, Kur’ân’ın âyetlerini dinledikten sonra: “Bu kelâm, aslâ bir insan kelâmı değildir” di-yerek İslâm’ın nûrlu halkasına dâhil olmuşlardır.

Ebû Cehil gibi bazı müşrik ileri gelenlerinin ise, müşrik kaldıkları hâlde Peygamberimizin Kur’ân kırâetini gizlice ve hayranlıkla evinin penceresinden dinlediklerini, yine bazı müşriklerin âyetleri işitince secdeye kapandıklarını ve kendilerine: “Sen Müslü-man mı oldun?” diye sorulduğunda; “Hayır! Ben bu âyetin belâğatına secde ettim!” dediklerini târih nak-letmektedir.

Kur’ân-ı Azîmü’ş-şân, kâhinlere gaybdan haber veren cinleri semâdan kovdurdu ve onlara bu yolu kapadı.

İ'caz Cihetleri
Kur’ân-ı Azîmü’ş-şân’ın kırk vech-i i‘câzı, bedâat (güzellikte misli olmamak), belâğat (kelâmın fasih olmasıyla berâber, muktezâ-yı hâle mutâbık olması), berâat (bütün meziyetlerde ve fazîletlerde yükseklik), cezâlet (dürüst konuşmak, rakik olmamak), selâset (ifâdede kolaylık ve düzgünlük), fesâhat (doğru ve hatâsız söylemek), garâbet (garib olmak, ifâdelerinde alışılmadık üslûb sâhibi olmak) üzere yedi menba-ı i’câzdan çıkmıştır.

Arab ediblerinin i‘câz-ı Kur’ân’daki bu yedi ve-cihden, yalnızca bir tek vechi olan belâğatı noktasında tek bir sûresinin mislini getirmekten çekinmeleri ve şimdiye kadar hiçbir i’câz vechine karşı çıkamamaları ve acz içinde sükût etmeleri, Kur’ân’ın i‘câzına, mu‘cize oluşuna, beşerin gücünün fevkinde oluşuna en büyük delildir.

Hâlbuki Kur’ân def‘alarca: ‘Eğer bunun Allah kelâmı olduğunda şübheniz varsa, haydi benzerini getiriniz’ diye meydan okumuştur ve okuyor.

Üstad Bedîüzzaman Hazretleri, Kur’ân’ın muâra-zaya dâ‘vet eden çok sayıdaki âyetlerini sekiz merte-bede şöylece îzâh ediyor:

“1. Yüksek nazmıyla, gayba dâir haberleriyle, ih-tivâ ettiği ilimlerle, ve yüksek hakīkatler ile berâber, tam Kur’ân’ın mislini ve benzerini, ümmî bir şahıstan getiriniz!

2. Eğer böylece benzerini getirmeye tâkatiniz yok ise, belâğatlı bir nazımla uydurma şeylerden olsun getiriniz!

3. Eğer buna kudretiniz yetmezse, Kur’ân’ın tamâ-mına değil, on sûresine benzer getiriniz!

4. Eğer bunu da yapamadıysanız, uzun bir sûresi-nin benzerini yapınız!

5. Eğer bu da size kolay değilse, kısa bir sûresinin benzerini olsun yapınız!

6. Eğer ümmî bir şahıstan getiremediyseniz, âlim ve kâtib bir şahıstan olsun getiriniz!

7. Şâyet buna da imkân bulamadıysanız, birbirini-ze yardım ederek ve eski güzel eserleri, hattâ istikbâl-dekileri de yardıma çağırarak olsun yapınız!

8. Bunu da yapamazsanız, bütün âlimleriniz, belâ-ğatçılarınız, hattâ taptığınız putlarınız size yardım etsin! Hattâ bütün insanlar ve cinler de size yardım etsinler!

Yoksa din, can, mal ve âileleriniz dünyada ve âhi-rette de büyük tehlikeye düşecektir.”

Taklit mümkün Değildir
İşte Kur’ân yalnız nazil olduğu yirmi üç senede değil, bin dört yüz seneden beri cin ve insanlara karşı bu meydan okumayı yaptığı hâlde, o zamânın insanla-rı susup mukābele edemediği gibi, bugün için de tüm insanlık aczini ve çâresizliğini kabul etmektedir.

Meşhur belâğat imamı Câhız’ın dediği gibi: “Muâ-raza-i bi’l-hurûf mümkün olmadığından, muhârebe-i bi’s-süyûfa mecbur oldular.” Yani harflerle benzer getiremediklerinden kılıçlarla harb etmeye mecbur kaldılar! Harflerle yapamadıklarını, harblerle yapmak istediler!

Bin dört yüz senedir Kur’ân-ı Hakîm’e nazîre ya-pılamaması, bir benzer getirilememesi, onun üzerin-deki “i‘câz” damgasını güneş gibi âşikâre gösteriyor. O Furkān’ın üzerindeki “i‘câz” mührü dahi, Kur’ân-ı Hakîm’in “Kelâmullah” olduğunu kat‘î bir sûrette isbât eder.

Hem Kur’ân’ın dostları olan mü’minler, Kur’ân’a benzemek ve onu taklîd etmek şevkiyle ve düşmanları dahi Kur’ân’a mukābele ve tenkīd etmek ve Kur’ân’ın hakīkatlerini çürütmek sevkiyle, nâzil oluşundan gü-nümüze kadar yazılan ve fikirlerin birikip birbirine güç katmasıyla terekküb eden milyonlarla Arabca kitablar ortada geziyor. Bu kitablarla Kur’ân’ı mukāyese edip insaf ile nazar eden herkes, hiçbirisinin ona yetişemediğini i‘tirâf edip elbette: “Bu Kur’ân, bunlara benzemez ve onların mertebesinde değil” diyecek.

Hiçbirisine benzemediğine göre, ya onların altında veya umûmunun fevkinde olacak. Umûmunun altında olduğunu dünyada hiçbir ferd, hiçbir kâfir, hattâ şey-tan dahi diyemez.

Demek ki belâğatının mertebesi beşerin yazdığı milyonlarca kitâbın fevkindedir.

Hadd-i zâtında beyânı mu‘cize olan Kur’ân, başka kelâmlarla kıyas dahi edilemez ve ona yetişilemez. Kur’ân’ın menbaına dikkat edilse, derece-i belâğatı, ulviyet ve hüsnü anlaşılır. Çünki Kur’ân, bütün âlem-lerin Rabbi ve yaratıcısının hitâbı ve içinde hiçbir ci-hette taklîdi ve sun‘îliği hissettirecek bir emâre bulun-mayan eşsiz ezelî kelâmıdır.

Hem de iki cihan saâdetine ve kâinâtın yaratılışının netîcelerine ve ondaki Rabbânî maksadlara âid mes’e-leleri beyan ve îzâh eden ve koca kâinâtın bir harita, bir saat, bir hâne gibi her tarafını gösterip çevirerek, onları yapan san‘atkârı ta‘lîm ve ta‘rif eden Kur’ân-ı Mu‘cizü’l-Beyân’ın elbette mislini getirmek mümkün değildir ve derece-i i‘câzına yetişilmez.

Kur’ân’ın üslûb-ı âlîsinden anlaşılıyor ki, kâinâtı sonsuz kudretiyle yaratan Zât kim ise, bu Kitâb-ı Ak-des’i, ezelî kelâmıyla tekellüm eden de O’dur.

Kur’ân’da hiçbir cihetle sun‘îlik ve tekellüf eseri görülmediği gibi, hiçbir taklid şübhesi veya başkası-nın yerine kendini farz edip konuşmuş gibi bir hîle emâresi dahi gözükmüyor. Nasıl ki bütün fıtrîliğiyle, sâfîliğiyle, berraklığıyla gündüzün ziyâsının “Güneş-ten geldim” demesi gibi, Kur’ân dahi: “Ben kâinâtın Yaratıcısının beyânıyım ve kelâmıyım” der. Elhak, dünyayı ışıklandıran ziyâyı, güneşten başka bir şeye vermek mümkün olmadığı gibi; kâinâtın sırlarının üzerindeki örtüyü kaldırıp, yaratılışın hikmetlerini keşfederek, âlemi nûru ile ışıklandıran Kur’ân-ı Azîmü’ş-şân dahi, ancak Rabbü’l-Âlemîn olan Şems-i Ezelî’nin kelâmı olabilir.

Altı Cihet
Kur’ân’a hangi cihetten bakılırsa bakılsın, hangi nazarla tedkīk edilirse edilsin, görülecek tek şey onun üzerindeki nûrun sâhibinin sonsuz kemâlinin te-cellîsinden neş’et eden mükemmelliktir.

Zîrâ Kur’ân’ın altı ciheti de nûrdur ve Kur’ân her türlü evhâm ve şübhelerin karanlıklarından pâk ve müberrâdır. “Altında”, “hüccet ve bürhan direkleri” vardır; her hükmü aklî ve ilmî delillerle sağlamlaştı-rılmıştır. Kur’ân’ın “üstünde” ise “i’câz sikkesi” var-dır. Asırlardır i’câz ile meşgûl olan âlimler Kur’ân’ın i‘câzını değişik vecih ve zâviyelerden isbât etmişler-dir. Kur’ân’ın tahrîfine, bozulmasına en büyük engel olan üzerindeki i‘câzın, çok farklı ve en âmî insandan tut, en havas evliyâ ve ulemâya kadar her tabaka insa-na hitâbeden vechesi vardır.

Kezâ, “önünde ve hedefinde”, “saâdet-i dâreyn he-diyeleri” mevcuddur. En büyük mevhibe-i İlâhiye olan Kur’ân-ı Azîmü’ş-şân’ın getirdiği nûr, kâinâtı ve varlıkları abesiyetten, karanlıktan, başı boşluktan kurtardı ve insana, yaratılışın hikmet ve hakīkatlerini göstererek iki cihan saâdetinin ve hakīkī izzetin yegâne vesîlesinin, hükümlerine inkıyâd etmek ve bağlanmak olduğunu gösterdi.

Hem Furkān-ı Hakîm’in “arkasında”, “vahy-i semâvî hakīkatleri” vardır. İlm-i ezelî sâhibi Cenâb-ı Hakk’ın kelâm sıfatının tecellîsi ile meydana gelen ve insanın, Rabbiyle, nefsiyle ve sâir insanlarla olan münâsebetlerini tanzîm eden hükümlerden mürekkeb, İlâhî hıfz ve koruma altında olan Kur’ân-ı Hakîm, Mütekellim-i Ezelî’nin hak kelâmı olduğu için, zaman ve mekân üstü, sonsuz ma‘nâları ihtivâ eden engin bir nûr deryâsıdır.

Ve kezâ, Kur’ân’ın “sağında” hadsiz istikāmetli akılların tasdikleri ve delilleri, “solunda” ise selîm kalb ve vicdanların Kur’ân’ın feyiz ve nûruyla tatmîn olup tam bir teslîmiyetle o mu‘cizeler menbaına bağ-lanmaları, böylelikle “altı cihet”ten de hârika olan Kur’ân-ı Mu‘cizü’l-Beyân’ın ne kadar sağlam, fev-kalâde, metîn, semâvî bir kale olduğunu ve hak “Kelâmullah” olduğunu isbât ediyor.

Altı ciheti de nûrânî olan Kur’ân-ı Hakîm’in “altı bin altı yüz altmış altı” âyetinin arasında öyle hârika ve mükemmel bir tesânüd vardır ki, farklı farklı za-manlarda, tedrîcen ve muhtelif sebeblere binâen nâzil olduğu hâlde, sanki tamâmı bir sebeb için ve aynı anda nâzil olmuş gibidir.

Hem o Kur’ân, çok farklı suâllere cevablar olarak taraf-ı lâhûtîden inzâl buyurulmuş olsa da, sanki tek bir suâlin cevâbı imiş gibi hârika bir birlik gösteriyor. Hem o yüce kāmette pek çok hâdiseden bahsedildiği hâlde, o kadar mükemmel bir intizam arz ediyor ki, sanki anlatılan hâdise birdir. Hem o Kur’ân, çok fark-lı hâletlerde nâzil olduğu ve çok farklı muhâtablara hitâb ettiği hâlde, güyâ tek bir hâlette nâzil olmuş ve sanki muhâtab tekmiş gibi, hârika bir selâset yani akıcılık gösterir.

Öyle şirin bir selâset arz eder ki, her muhâtab zan-neder ki, bu Kitâb-ı Mukaddes bana hitâb ediyor.

Hem Furkān-ı Hakîm’in âyetleri pek çok maksad-lar için nâzil olmuşken; öyle mükemmel bir istikāmet, öyle dakīk bir ölçü ve öyle güzel bir intizâma sâhibdir ki, sanki gāye de, maksad da birdir.

İşte zamânın, sebebin, muhâtabın, gāye ve maksa-dın farklılık arz etmesi normalde karışıklık sebebi iken, Kur’ân’da akıcılığa ve âyetlerin arasındaki mü-nâsebete herhangi bir zarar vermemiştir.

Hem, küçücük çocukların hâfızalarına gāyet kısa bir zaman içerisinde ve gāyet hârika bir tarzda ve kolaylıkla yerleşmesi onun mu‘cize oluşunun parlak bir alâmetidir.

Hem okunuşunun ve tekrârının usandırmaması, bil‘akis lisâna görülmedik bir halâvet ve tatlılık ver-mesi, onun Fâtır-ı Hakîm olan Cenâb-ı Hakk tarafın-dan fıtrata en münâsib bir sûrette inzâl buyurulduğu-nun kat‘î bir delîlidir.

Kalbi bozuk olmayan, aklı istikāmet sâhibi olan, vicdânında hastalık bulunmayan, zevk-i selîm sâhibi herkes Kur’ân’ın beyânında güzel bir akıcılık, latif bir uygunluk, hoş bir âhenk, eşsiz bir fesâhat ve açıklık görür.

Gözleri hasta olanların güneşin ziyâsını inkâr etmeleri ve ağızları acı olanların tatlı suya acı demeleri gibi, ondan şübhe edenlerin kalbleri bozuktur, mizacları hastadır. Yoksa Kur’ân-ı Mu‘cizü’l-Beyân hiçbir sûrette şek ve şübhelere yer vermez.

Tuco Herrera, Saklı Seçilmişler'i inceledi.
 22 May 22:50 · Kitabı okudu · 4 günde · Beğendi · 10/10 puan

"BU KİTABI OKUYUNCAYA DEK, DiLEDİĞİNİZCE DOYA DOYA YİYİN , İÇİN GÜZEL KARDEŞİM !!"

Evet bonibon sever kardeşlerim ve "HEY GİDİNİN APAYRILARI" ..Alayınıza selam olsun .. Yine uzun bir inceleme olacak .. Dediler ki uzun yazma az kısa tut..Ama böyle bir kitabı kısa bir şekilde size anlatmam imkansız .. Hani cidden imkansız .. Şu inceleme altında size anlatacaklarım kitabın % 2 ' sini falan ancak verecek ama emin olun merakınızı da cezbedecek .. Bu kitabı , kitap fuarında türlü çingenelikler yaparak arşive kattım .. Atatürkçü Düşünme Derneği de satıyordu..4 lira daha ucuz deyince hemen oraya dadandım tabii ..2 masa üstü takvim , bir dolu ayraç falan ..Kaçar mı ? Kınamayınız !! O 4 liralar birikip nice 4 bira parası ediyor inanamazsınız .. Her işin başı iktisat.. Ne demiş eski GADDAR Türk atalarımız : Sıçanın sidiği değirmene kardır ( AĞIZ BURUN KIVIRMA BENİ KENDİNE BULAŞTIRMA !!) ... Şimdi şuraya kadar okuduğunuz bu girizgah ile bakın bir de güzel atasözünü silinmemek üzre beyninize nakşettiniz .. Yazarla devam edelim .. Biliyorum ki bazılarınız muhalif olmasından dolayı pekte sevmiyor bu adamı .. Olabilir ! Normaldir ! Ama karşıt fikirleri de okuyun derim .. Zaten biraz sonra anlatacaklarımla sanırım okumak isteyecekseniz ..

İncelemeye bir şehir bir de ülke ile başlayalım .."KIRŞEHERDEYİZ!"
Ne var burda ?
Burası esasen Osmanlının ilk günlerinde , hatta ondan da öncesinde Ahiliğin can damarının attığı bir merkez .. Günümüz kooperatif ( together as one su getir kezban tribi... bir elin nesi var iki elin sesi var , yardımlaşma falan fistan gülistan..) zihniyetinin temellerinin çook önceden atılmış hali burda uzunca müddet hayat bulmuş.. Hala da soluk bir nabızla atıyorsa da devam ediyor ..
Şimdi bir de aklınıza Hollanda'yı getirin ..Ne geldi aklınıza ? Laleler ! Başka ? Red Light District =P Başka? E hadi müzeler falan .. Bakın ben size sayayım Hollanda denince akla gelmesi gerekenleri ..

*Hollanda süs bitkileri ihracatında dünya birincisi... (AL SANA LALE ! OSMANLI DEDELERİMİZ GİBİ SARAYDA YETİŞTİRİP SEYRETMEMİŞLER...)
*Sebze ihracatında dünya birincisi...
*Süt ihracatında dünya üçüncüsü .. .
*Kırmızı et ihracatında dünya dördüncüsü...
*Sıvı-katı yağ ihracatında dünya dördüncüsü...
*Tarım ihracatında dünya ikincisi...

Biz sanırım tarım ülkesi olarak adlandırılıyorduk bir zamanlar değil mi? =))

KONYA KADAR YÜZÖLÇÜMÜNE SAHİP BİR MEMLEKETTEN BAHSEDİYORUM ! ALOO!!! Nasıl oluyor bu ? Nasılını anlatayım .. Bu gavur kısmı herşeyi ilime bilime dayandırdığı , yağacak olan yağmura sebep Nisan ayında yağmur duasına çıkmadığı için her işleri sistematik biliyorsunuz ..Ar- Ge denilen kavramı biz henüz bilmiyorken bu gavur oğullarından Michael Sandown adlı bir amca 1800'lerde bizim topraklara geliyor ..Kayseri, Sivas, Niğ­de, Nevşehir ve Kırşehir' de incelemeler yapıyor .. Bir bakıyor ki bizde Ahilik diye bir kavram var .. Kısaca herkesin üstlendiği bir iş gücü ve sahası mevcut tarımda.. Bundan baya baya etkilenip geri dönüyor Hollanda ' ya...Kooperatifleri kuruyor.. Sonuç : YUKARDA YAZDIKLARIM .. Ha ama Osmanlı ' da boş durmuyor tabii!! Hakkını yemeyelim .. 1850lerde bakın Osmanlı ne tip önlemler alıyor ..
*Çoban , evet yanlış okumadın ÇOBAN İHRACATINA (?!?!?!?!) yasak getiriliyor ..
*Sakız çiğnenmesi yasaklanıyor..
*Kadınların kaymakçı dükkanlarına girmeleri yasaklanıyor ..( Abdülaziz ' in çekirge fermanı var yazsam bir tane nefes alan kalmaz aranızda .. Kafadan totaliniz imamın kayığına binersiniz .. yazmayayım =)) )
Ben, Tuco Herrera ki bakın ben yani.. Böyle İŞSİZLİK GÖRMEDİM !Neyse geri dönelim , konu dağılmasın .. Laleyi zaten bizden aldıkları bir sır değil .. Peki ya angora kazaklarının macerası ? Şimdi İngilizlerin diye bilinen bu kazakların isminin esasen Ankara Tiftik keçilerinden geliyor olması ? Nasıl diye sormayın .. Yukarda KABAK gibi duran lale örneğinden yola çıkarsanız taşlar yerine oturur .. Sadece bu mu ? Bu bizim vurdum duymazlığımız diyelim ve bir başka konuya geçelim .. Köy Enstitüleri ..

Korkudan Korkmak incelememde (#27268771) üstü kapalı da olsa bahsettiğim için uzun tutmayacağım .. En büyük amaçlarından biri modern tarımın ne olduğundan habersiz Türk insanına tarımı öğretmek , köy yerinde eğitim vermek olan bu kuruluşların Adnan Menderes ve saz arkadaşlarının tekerine çomak soktuğu için kapatıldığını bilmem biliyor musunuz ? Bizim için cidden büyük bir kayıp..Hem eğitimsel , hem tarımsal boyutta .. Kapatılma sebebi mi ? Bir tanesi için ileri sürdükleri bahaneyi yazayım buraya ..

"Hasanoğ­lan Köy Enstitüsü'nün müzik salonuna havadan kuşbakışı ba­kınca 'orak' şeklinde!" Yani burda komunizm propagandası yapılıyor .. Kızlı erkekli eğitim veriliyor .. Namus ve din elden gidiyor .. Bu topraklarda McCarthycilik modası asla bitmez tükenmez ASLA GEÇMEZ! Yapılacak iyi şeylerin hepsinin yolunu komunizm şiarı ile kesmek bizim örf ve adetimiz olmuş .. Sonuç olarak tüm bunları diye diye sonuçta tarımı bitirdiler .. Ve bakın samanı Uruguay' dan , eti Sırbistan' dan ithal eder hale geldik .. Mercimeğin anavatanı Anadolu ! Kanada bizden aldığı mercimeğin genleriyle oynayıp soğuğa dayanıklı bir başka tohum elde etti .. Bugün mercimekte ve pek çok tahılın ihracatında Dünya' da tekel ..Bugünlerin temelleri 1950 lerde Menderes hükümeti döneminde yapılan ikili antlaşmalarla atıldı .. Aldığımız ve üzerinde "uzanan ellerin" olduğu süt tozu tenekeleri ile bize yaptıklarını belirttiğim incelememde yazdım.. Peki bunların ardında esasen kim/ kimler var? Oltadaki Balık Türkiye diyen Rockefeller sülalesi , DuPontlar ve 8 - 10 büyük TRÖST sahibi .. Rockefeller 'ları az çok biliyorsunuz .. Dünya' da petrol ve petrolle alakalı tüm yan sanayiinden Gdo lu ürünlere , psikolojik savaş araştırmalarından tutun da AMERİKA MERKEZ BANKASI - DÜNYA SAĞLIK ÖRGÜTÜ - BİRLEŞMİŞ MİLLETLER gibi pek çok oluşumun sahibi (ya da bunların ardındaki görünmez el ).. CIA 'i bir dönem fonladığı su götürmez bir gerçek.. Ve ne diyordu kendisi : ""Sahip olmak hiçbir şey­dir; kontrol ise her şey. Eğer ülke hükümetlerini kontrol etmek istiyorsan, ülkedeki tekelleri kontrol etmeli, eğer uluslararası tekeller veya karteller kurmak istiyorsan bir dünya hükümeti kurmalısın.. "Petrolü kontrol edersen ulusları, yiyeceği kontrol edersen insanları kontrol edersin!"

Gelelim Dupontlaraaa.. Rockefeller nasıl ki bir petrol tröstü ise , bu sülalede barut ve patlayıcıda dünyanın gelmiş geçmiş en büyük tekeli en büyük tröstü..Bakın yaptıklarından birkaçını sayayım ..

*Birinci Dünya Savaşı'nda müttefik ordularının toprakların­dan ateşlenen barutun yüzde 40'ı DuPontlar tarafından üretildi.
*İkinci Dünya Savaşı'nda atılan atom bombası DuPont fabri­kasında üretildi..
* Tokyo'da evler tahtadan olduğu için bombardımanlarda gereken verimi alamadıklarından dolayı Napalm olarak bilinen yangın bombasını bu amcalar ürettiler.Yani Tokyo katliamında kullanılan Napalm Bombasının mucidi de bu adamlar ..Sadece son 2 madde itibari ile 500BİN insan katlettiler Japonya' da .. Ve seneler sonra Dupontların Japon Expo Ticaret Fuarı'nda sattığı ürün ne biliyor musunuz ? ATEŞE DAYANIKLI TEKSTİL ÜRÜNLERİ !!! Bunu JAPONYA GİBİ BİR YERDE YAPABİLİYOR ADAMLAR !! Heriflerdeki caniliğin , küstahlığın boyutlarını anlamanız açısından da biraz uzun yazıyorum .. Buraya kadar okuyanlar zaten bana lazım olan kesim ..

Şimdii.. Biri PETROL ,diğeri BARUT ve Patlayıcı Tröstü iki sülale ..Bu insanların bizim yediğimiz gıdalarla ne alakası olabilir ? Tohumculuk (ve araştırmalarında ) , her türlü ilaç sanayiinde ( tarımsal - bitkisel , insani ve hayvansal) , petrolde , insanlara sağlanacak kredilerde sürekli DİRSEK TEMASI ile çalışan bu insanların amacı ne ? Soner Yalçın bu kitapta bir yerde aynen şunları diyor ..

"Bir taşla kaç kuş vuracaklar:
ı) Tohumlarını satacaklar...
2) Tohumlarını kullananlara gübre ve ilaç satacaklar...
3) Tohumlarını ekenlere petrollerini satacaklar...
4) Parası olmayanlara kredi verecekler...
5) Bu tarım felaketi sonucu hastalananlara ilaç satacaklar... Hep aynı soruyu tekrarlayacağım:
Tüm bunları Rockefeller gibi küresel şirketler SADECE PARA KAZANMAK İÇİN Mİ YAPIYOR? Ülkeleri boğazlarından kendilerine bağlamak için mi yapıyor? Başka? .
Hastalık saçan "ölüm tohumlarının" dünya tarlalarına dağı­tılmalarının gizli amacı yok mu?
Evet, bu kitabın yazılma amacı işte bu soruya yanıt bulmak­tır..."

Birbirleri arasındaki bağları okudukça delirmemek elde değil ..

Bu işleri çok uzun müddettir takip eden , araştıran biri olarak sadece şunu söylüyorum sizlere : BU KİTABI OKUYANA KADAR DiLEDİĞİNİZCE , DOYA DOYA YİYİN İÇİN GÜZEL KARDEŞİM !! ZİRA BİZİ TEK KURŞUN ATMADAN HEM FİZİKSEL HEM DE İKTİSADİ YÖNDEN TAKIR TAKIR ÖLDÜRÜYORLAR ..

Biliyorsunuz Ramazan Bayramı kapıda ...baklava alacaklar ..HUUUU!!! Baklavanın içinde gördüğünüz ve antep fıstığı sandığınız o yeşil partiküllerin aslında dondurulduktan sonra çekilmiş ve düşman hatlarının ardına sızmış ajanlar misali yufkaların arasına girizgah yapmış bezelye ve mercimek olma ihtimali olduğunu hiç aklınıza getirdiniz mi bilmem ! E madem kuruyemiş dedik ...

Bonus da Ersen ve Dadaşlardan gelsin ..

BAHÇEDE KURUYEMİŞ ! KİM YEMİŞ KİM YEMEMİŞ ?!?!

https://www.youtube.com/watch?v=LZGnYO6upyQ

(Bu arada girişteki CİĞERİ SÖNÜK KLAVYE ÖMÜRDEN HER DİNLEYİŞTE 5 SENE ÇALIYOR !!)

ESEN KALIN , İŞSİZ KALIN !!

İlknur Demir, Mila'nın Düşleri'ni inceledi.
 22 May 17:57 · Kitabı okudu · 8 günde · Puan vermedi

İnternette aradığımda daha çok futbol takımı Milan hakkında bilgi bulduğum kitap. Kimseler okumamış mı hayret ? Oysa okunulası bir kitap bence. Sade bir dille yazılmış güzel kurgulanmış bir roman. Kenar-köşelerde kalan çok okunanlar listesinde olmayan hatta adını hiç duymadığım çok bilinmeyen yazarların kitaplarını alır gelirim bazen. Bazıları çok doğru seçimlerdir bazıları ise tam bir hayal kırıklığı olur. Mila' nın düşleri de böyle aldığım kitaplardan biri ama ne yazık ki kitaplığımın bir köşesinde unutup kalmışım. Keşke daha önce bulsaydım diye hayıflanmadım dersem yalan olur.
Ana karakter Mila’ nın etrafında gelişiyor olaylar. Bir çok karakter var kitapta ama hepsi Mila’ nın hikayesine dönem dönem girip çıkıyor. Bazen gerçekte bazen düşlerde.
Jack London’ dan bir alıntıyla başlıyoruz okumaya;
‘’Adam dönüp arkasına baktığında, bıraktığı kanlı izi kurdun açlıkla yaladığını gördü ve onun canına okumazsa sonunun ne olacağını açıkça anladı. Jack London…
Çünkü; ilerleyen sayfalarda görüyoruz ki Jack London’ un kitaplarına ve o kitaplarda ki karakterlere hayran Mila. Kendi sıkıcı dünyasından Jack London’ un kitaplarında ki kahramanlarla bütünleşip düşler kurarak kurtulmakta. Bu düşlerin sonucunun nerelere vardığı da kitabın ana konusunu oluşturuyor zaten.

Almanya’ nın duvardan öncesini ve duvardan sonrasını, aslında siyasetle hiçbir ilgisi olmayan, kendi küçük dünyasında 70'li yıllarda annesiyle yaşayan, büyük bir aşk ve bir bebek özleminin düşleriyle büyüyen, belki de zaman zaman düş ve gerçeği birbirine karıştıran, suça meyilli Mila’nın gözünden anlatmakta kitap...

Mila’ nın bu kadar düşlerde yaşaması belki de sorumsuzluğun dibine vuran babasından, nerede ve kimden olduğunu bilmediği, bir çoğunun yüzlerini bile görmediği onlarca kardeşinin olmasından kaynaklanmaktadır. Mila cinsellik konusunda ki fütursuzluğunu da babasından almış gibi görünmekte ve babasının “Öfkenizin enerjisini kullanın” sözünü kendine hayat felsefesi olarak benimsemiş , aşırı bireyselci, aşktan ziyade kendisine bir bebek verebilecek erkeğin arayışında. Bu yolda ilerlerken ne kadar yanlış seçimler yaptığının farkında bile olmayan, dışarıdan bakıldığında oldukça sıradan hatta masum! olarak değerlendirebilecek bir kız. Peki Mila ne kadar masum? Mila’ nın bir bebeğe sahip olma arzusunu reddeden erkeklerin vay haline. İnsan sormadan edemiyor. Çocuk özlemi bir kadını hatta 13 yaşında bir çocuğu canavar yapar mı ??

Orijinal adı Andere Umstände (Diğer koşullar) olan kitabın yazarı ülkemizde pek tanınan bir yazar değil. Dilimize çevrilmiş üç adet kitabı var. Bunlardan iki tanesi çocuk kitabı . Vampir Monti ve Dinazor Adası’ nın Gizemi. Mila’ nın Düşleri dilimize çevrilen tek romanı.
1964'te Doğu Almanya’ da doğan Grit Poppe, “Barışçıl Devrimi” aktif yaratıcılarından biri olarak deneyimlemiş. 1989'dan 1991'e kadar "Demokrasi Şimdi" sivil hareketine katılmış.
Grit Poppe’ nin 1998 yılında yayınlanan bu kitabının haricinde; 1993 ve 2003 yılları arasında farklı Alman yazarlarda benzer konuları işlemişler.
Ingo Schulze’ un, Basit Hikayeler’ i
Kerstin Jentzsch’ ın; Tanrılar Kayıp Olduğu İçin’ i ve Pandora'nın Gelişi.
Annett Gröschner’ in Moskova dondurması ve
Roswitha Skare’ in Panorama ve Grotesk adlı kitapları. Suça meyilli insanların hayatları anlatılırken duvar öncesi ve duvar sonrası Almanya’ nın değişim süreci. Yani komünizmden kapitalizme geçiş...

Son olarak diyebilirim ki; edebi bir kitap değil belki ama çok ilginç bir kişilik tanıyorsunuz.

Arda Çolakoğlu, Saatleri Ayarlama Enstitüsü'ü inceledi.
20 May 21:46 · Kitabı okudu · 16 günde · Beğendi · 9/10 puan

Ahmet Hamdi belirli bir dönem önyargıyla yaklaştığım, kendi tabirimle ''ambargo uyguladığım'' yazarlardan olmuştu. Lakin gerek edebiyat hocasının gerekse de çeşitli çevrelerden arkadaşların girişimleriyle ''buzları çözerek'' ilk Tanpınar kitabına başlamış oldum. Peyami Safa gibi sağ cenah yazarlardan edindiğim kötü tecrübelerin hiçbirini Tanpınar'ın kitabında yaşamadım ve hatta sağ cenah kitaplardaki tecrübelerin tam tersi bir tesirle karşılaştığımı söyleyebilirim. Çünkü bir defa kitap, üslup olarak sizi kendisine bağlıyor. Böylece edebiyatseverler açısından vazgeçilmez bir eser olduğu kanısına vardım (ki bu özellik benim için de çok önemlidir). Sonra kitapta insanı çok düşündüren, derin fikirlere kaptıran sözler var, çok ince espriler ve anlamlar var. Bu da size alelade bir roman okumadığınızı, bir başyapıt okuduğunuzu hissettiriyor. Bu düşüncelerle hemen gittim ve ''Huzur'' kitabını da aldım. Şimdi biraz içeriğinden söz etmek isterim.

Tabi herkesin kanaati başka ama bence kitapta Doğu-Batı çatışmasından ziyade YANLIŞ BATILILAŞMA konusu daha ön planda. Kitapta birçok olay ve kahraman olmasına karşın ana eksen Halit Ayarcı ve olayları ağzından dinlediğimiz Hayri İrdal arasında geçiyor. Hayri İrdal kötü hayat tecrübeleriyle, yoksul hayatıyla, yorgun düşmüşlüğüyle, pasifliğiyle Osmanlı'nın son dönemindeki halkımızı temsil ediyor. Halit Ayarcı ise yenilikleriyle, maceraperestliğiyle Batı insanını temsil ediyor. Bu iki isim, zaman ve saat metaforu kullanılarak ortak bir zeminde buluşuyor ve Saatleri Ayarlama Enstitüsü'nü kuruyorlar. Kitabın esas anlatılmak istenen kısmının enstitünün kurulmasından sonraki olaylar olduğunu düşünüyorum. Hayri İrdal o zamana kadar fakir düşmüş hayatından birdenbire sıyrılıyor ve tanıştığı Halit Ayarcı'nın sayesinde kendisini şöhretin içinde buluyor. Giriştikleri iş çok yeni, çok rağbet gören bir iş ve bu iş kendilerini bir noktaya kadar ulaştırıyor fakat sonra hızlı bir çöküş oluyor. Enstitünün bütün işlerini yürüten Halit Ayarcı, enstitüyü ayağa kaldıracak olan yeniliklerin fikirlerini de Hayri İrdal'a veriyor. Hatta öyle bir noktaya geliyor ki, bu işlerin ana fikrini Halit Ayarcı'dan alan Hayri İrdal, basında tüm işleri kendisi yapıyor gözükmesine karşın, Halit'in gölgesinde kalarak şahsiyetini kaybettiğini hissediyor. Gerçekten de maddi anlamda refaha kavuşmasına karşın, yaptığı tüm işlerde Halit Ayarcı'ya danışması, söylediği tüm sözlerin Halit Ayarcı'dan alınması kitapta bariz bir şekilde ZATEN AZ OLAN İRADESİNİ İYİCE SİLİKLEŞTİRİYOR. İşte benim anladığıma göre yanlış batılılaşma fikri de burada ortaya çıkıyor. Her şeyi batıdan kopyalayalım, her işimizi hiç düşünmeden onlara özenerek yapalım anlayışı, hem de çok alaycı ve ustalık isteyen edebi bir üslupla eleştiriliyor. İlginç bulduğum ve olayların kırılma noktası olarak addettiğim bir başka olay da, enstitünün yeni tarzda yapılan binasının alkışlarla karşılanması ama buna karşılık insanların evlerinin bu yeni tarzda düzenlenmesine tepki gösterilmesidir. Burada da (yazar zaten kitapta açıkça söylemiş bunu) yenileşmenin, ucu insana değmediği zaman hoş karşılanması fakat insanın kendisini ilgilendirdiği zaman dirençle karşılaşması anlatılıyor. Böylece yapılan tüm bu yenilik hareketlerinin beyhude çabalar olduğu, karşılıklı insanları kandıran veya insanların kandırdığı girişimler olduğu fikri Halit Ayarcı'da oluşuyor ve tüm bunlar, enstitünün hızlı çöküşünün sebebi oluyor. Yani yapılan BU İŞTE AKIL VE SAMİMİYET YOKSA, OLDUĞU GİBİ KOPYALAMA, ÖZENME, TAKLİT VARSA YENİLEŞMENİN DE ENSTİTÜNÜN ÇÖKÜŞÜ GİBİ ÇÖZÜLECEĞİ anlatılıyor. Aslında kullanılan saat metaforu da bu ana fikri desteklemek için kullanılıyor. Herkeste farklı bir izlenim bırakan bir kitap olduğu için elbette farklı yorumlar da var ama benim izlenimlerim bu şekilde diyerek noktalıyorum.

Ömer Gezen, Veronika Ölmek İstiyor'u inceledi.
16 May 22:29 · Kitabı okudu · 1 günde · Beğendi · 6/10 puan

Derviş Ölmek İstiyor...
Üç tane kitap sipariş ettim bugün, çok ağır kitaplar olduğunu ve Genç Werther'in Acıları kitabında intihar eden insanların olduğunu söylediler. Ben de bir hevesle üç kitabı art arda okuyayım da bari bir şeyler olur dedim :D
Ama bu serüvene Veronika Ölmek İstiyor ile başladım. Peki nasıldı?
Bugüne kadar iki tane Paulo Coelho kitabı okuyan birisi olarak şunu diyebilirim ki Bu yazar Simyacı dan sonra aklını falan mı yitirdi acaba?
Neden bu kadar kötü yazmaya başladı (Kendisi ile karşılaştırıyorum yazarlığını)
Neyse kitap güzel başladı heyecanlı bir kitaptı. Güzel bir kitap bence okunabilir. Ama eksikleri vardı.
Mesela Veronika intihar etmeye çalışıyor ama onu kurtarıp tımarhaneye yatırıyorlar. Sonra da diyorlarki öleceksin...
Ne????
E tamam güzel ama bu noktada nefret ettiğim bir konuya değinmek istiyorum. Ölmek isteyen insanları lanet olasıca hayata bağlamaya çalışmayın!!!
Kız ne güzel ölecekti...
Sonra hayata bağladınız kız bu sefer üzülmeye başladı öleceğim diye!
Kitabın kötü noktası buydu.
İkinci olarak ölüm, hayat, varoluş gibi konularda bazı soruları sordurtabiliyor size ama ağır bi' kitap değildi. Hatta çerez gibi bir kitaptı o yüzden 6 puan verdim :(
Neyse umarım aradığımı Kör Baykuş ve Genç Werther'İn Acılarında bulurum.
Herkese iyi okumalar dilerim :)

Esin Aykan, Engeller Sona Ersin'i inceledi.
 16 May 15:28 · 10/10 puan

Ersin Ata 1983 yılında dünyaya geldikten sonra tıptaki adı Serabral Palsi türkçe karşılığıysa beyinci felci hastalığıyla tanışmış. Aslen Erzincanlı olan Ersin Ata Kastamonu'dan İstanbul'a uzanan hayat öyküsünü konu almış iyi de etmiş..
Toplum bilincini oluşturmak adına kendiyle yüzleşirken iyileşmiş bir anlamda..
Kitap fikrine de aşk doktoru olarak tanıdığımız Mehmet Coşkundeniz sayesinde yüreklendirilmiş..
Bu kitabı yazarken sadece engelli bireylere ışık olmak adına değil insanlardaki algıyı değiştirmeyi amaçlamış, sosyal medya aracılığıyla tanışıp dostluk bağı kurduğu insanlar sayesinde büründüğü depresif halden sıyrılmayı başarmış..
Kitabın sonlarında yakın dostları tanıdıkları Ersin'i yazmışlar..
Engelli olan o ve diğerleri değil engel oluşturan aslında hiçbir engel taşımayan insanlar..

2. defa okumama değdi.160 sayfada koca bir hayat bu kadar derin güzel anlatılabilir ancak...

Zamanında magazinsel popülerliği yüksek olan,yazıldıktan seneler sonra top10 dan hiç düşmeyen,bir anda en çok satan,en çok okunan listesine girip yıllarca oradan inmeyen bir kitap.Arkasında güçlü bir reklam kampanyası olan bir eser.Tabiki bu kitabın başyapıt olmasına bahane değil.


Bir resim sergisinde ki tablodan yola çıkarak kahramanların iç dünyasını keşfedebileceğiniz ve su gibi akıp giden kurgusuyla çok güzel bir eser.Müthiş bir tutku hikayesi.Duygusal ve içli bir hikayenin içerisinde kaybolmak istiyorsanız size göre.


Her insanın mutlaka yaşadığı o aşk duygusunu hissettiren;ama aşkı böylesine yalın,böylesine insanca,böylesine temiz, böylesine içten, böylesine katıksız yaşayamadığını farkettiren bu eser,insanın iç dünyasını, hislerini, ömürlük hasretini ve pişmanlığını size yaşattıracak ve böyle bir aşk varmı dedirtecektir size.Bende öle oldu yani:)


Ne kadar doğru bilmem ama Sabahattin Ali'nin askerde yazmış olduğu bu kitap,keşke askerliği hiç bitmeseydi de bu kitap ta akıp gitseydi dedirtiyor insana.

Yazarın okuyucuya hissettirme,yaşatma yeteğine ve kaleminin kalitesi diyecek söz yok zaten.Almanyaya gitmesem de şuan hayalimde o sokaklarıyla beraber bir Almanya var.

Ne zaman olur bilmem ama özlediğimi farkettiğimde 3. defa da okuyacağım bu kitabı ona eminim.Ah Raif efendi ah.Elbet yine görüşeceğiz...

iYİ OKUMALAR.

Şevval, Minta'yı inceledi.
 01 May 11:45 · Kitabı okudu · 4 günde · Beğendi · 9/10 puan

Solmaz Kamuran, öncelikle yazardan bahsetmek isterim çünkü daha önce hiçbir kitabını okumamıştım ve hatta kendisi hakkında bir bilgim bile yoktu. Yazarımız aslında bir diş hekimi. Hayatının on dört yılını diş hekimliği yaparak geçirmiş fakat sonrasında kendini tamamen edebiyata vermiş. Yazdığı "Kiraze" adlı romanı Türkiye'de çok ilgi görmüş ve dokuz farklı dile çevrilmiş. Romanlarının dışında hikaye, anlatı, biyografi, araştırma yazıları da yazmış ve ondan fazla çeviri yapmış biriymiş.

Tanıdığıma ve asıl mesleği olan diş hekimliğini bırakıp kendini edebiyata vermiş olmasına çok sevindiğim bir yazar daha girdi hayatıma Minta aracılığı ile.

Minta'ya dönecek olur isek...
Kitap bugüne kadar okuduğum diğer tüm kitaplardan gerçekten farklıydı. Klişe gibi gelebilir ama gerçekten farklıydı. Aksiyon, macera seven biri olarak bu tip kitaplar zaman zaman sıkıcı gelir, ağır gider, öğğf dedirtir ama bu ön yargıyı büyütmek istemiyorum içimde. Farklı kitaplar okumayı her zaman sevmişimdir. Hep aynı şeyleri okursak nasıl gelişebiliriz değil mi? Minta da farklıydı.

Kitap aslında sayısını hatırlamadığım kadar fazla kuşağın hikayesini içeriyor. Başlangıçta Nada ve Naja'nın hikayelerini okuyorsunuz. Nada ve Naja kardeş, günün birinde yaşadıkları adadan ailecek kaçırılıyor ve köle olarak satılıyorlar. Tüm bunlar olurken birbirlerinden kopuyor her biri dünyanın farklı bir ucuna götürülüyor. Birbirlerini düşünerek, ufka bakarken "Acaba yaşıyor mudur?" diye sorarak geçiyor hayatları. Bir kitapta iki farklı hikaye anlatılıyor aslında. Sonra ikisi de ayrı ayrı hayatlar kuruyor, evleniyorlar, çocukları oluyor. Çocuklarının çocukları oluyor, onların da çocukları oluyor. Sadece çocukları oluyor dediğime bakmayın, Tahmin edebileceğiniz üzere o birçok çocuğun da büyümesini ve kendi hayatını okuyorsunuz. Bir sürü kuşağı görüyorsunuz, en başından, Nada ve Naja'dan. Her birinin yaşadığı ayrı ayrı olaylar oluyor, birkaç sayfa önce yeni tanıştığınız karakter birkaç sayfa sonra anneanne oluveriyor, bu arada birçok olay akıp gidiyor.

Bir hatta iki kişinin bile hayatı değil, onlarca kişinin hayatını okuyorsunuz dolayısıyla çok fazla isim ve iki farklı hayattan meydana gelen bir hikaye olduğu için çok fazla karakter tanıyorsunuz. Birbirine karıştırma ihtimaliniz çok yüksek. Ben karıştırdığımı anladığımda kendimce bir soy ağacı çıkarttım ama çok geç olmadan fark ettim ki zaten kitabın en arkasında bir soy ağacı varmış :)

Kitap özenle okunmayı isteyen cinsten. Öyle bir açıp okuyayım diyerek okuduğunuzda gerçekten anlamıyorsunuz. Sakince oturup tamamen kendinizi o hikayeye vererek okumanız gerekiyor. Bencil bir kitap diyebilirim ama bencil olmakta haklı çünkü gerçekten güzel. Eğer okumadıysanız okurken arkadaki soy ağacından yardım alın derim çünkü olay iki farklı hikayeyle başladığı için farklı hayat hikayeleri okuyorsunuz ve işin içine çocuklarının çocukları girince karakterlerle bu farklı hikayeler birbirine karışabiliyor.

Haricinde sakin kafayla okuduğunuzda gerçekten güzel, akıcı ve fazlasıyla öğretici, size farklı bir şeyler katabilecek potansiyelde bir kitap. Okumanızı tavsiye ederim.

Ellerine sağlık Solmaz Kamuran!

Pol Gara, Gazap Üzümleri'ni inceledi.
 29 Nis 00:22 · Kitabı okudu · 1 günde · Puan vermedi

Gazap Üzümleri'ni ikinci okuyuşum. İlk okumam 13-14 yaşlarında idi, kitap çok kasvetli gelmişti ve çok sıkılmıştım. O kadar ki bir daha yıllarca Steinbeck okumadım. Ebru Ince ve Mehmet A.'nın birlikte yaptıkları etkinlik vesilesiyle ikinci kez okumak nasip oldu :))

Mehmet A.'nın 'Duyduk duymadık demeyin' tarzında yaptığı davullu tanıtım harika ve çok ilgi çekiciydi :))
Ebru Ince'nin ise varlığı bile yetiyor ortalığı hareketlendirmeye :))

Etkinliğin ilanının altına yorum olarak; 'Karamsar şeyler okumak için hayat çok kısa ve bahar geldi...' yazmama rağmen arkadaşlar uslup olarak o kadar zarif davrandılar ki, okumamaya utandım kitabı. Ve iyi de oldu, yıllar sonra aynı kitabı okuduğumda çok farklı geldi bana. Kitap elime dün akşama doğru geldi ve bugün de okuyup bitirdim. Biraz ağır gidiyor ama, azmedince okunuyor, güzeldi.

Dünya'da neler, ne acılar yaşandığına dair bir fikir verdi bir kere daha. Amerikanın kurucuları oranın gerçek sahiplerini kırana geçirerek kurdu o ülkeyi. Sonra zencilere, sonra da kendi vatandaşlarına, şu anda da Dünyâ'nın çoğuna yapılan daimi bir zulüm mevcut yaşanılan hâdiselerde, tarihinde... Kitapta yerinden yurdundan edilen insanlar, göçmenler anlatılıyor. Şimdi de yok mu bu göçmenler yeryüzünde , adı mültecî olarak söylense de bu günlerde. Mesela Sûriye'liler. Dünyâ'da nasıl karşılanıyorlar, adamlar kendi dinlerinden, dillerinden olana nasıl zulmetmişler, ezmişler, aşağılamışlar, onlara neler yapmazlar?.. Allah kimseyi vatansız Bırakmasın! İnsanlar ne kadar farklı görüşlere de sahip olsalar, vatan o vatanı vatan bilen, hainlik etmeyen herkesin vatanı ve kimsenin kendi vatanından, toprağından başka gidecek yeri yok! Bunu her hal ve durumda hatırlamalıyız!.. Kitabın verdiği mesajı anlatabilmek adına bu incelemeye biraz alıntı ekliyorum, bir fikir verecektir sizlere.

shf: 424, 425, 426, 427, 428
"Kaliforniya'da ilkbahar çok güzel olur. Vadilerdeki meyve ağaçlarının kokulu tomurcukları, pembeli beyazlı sığ bir denize benzer. ...

Derken ağaçlar yaprağa durur, meyve ağaçlarından tüm taç yapraklar dökülür, yerleri pembeli beyazlı bir halı kaplar. ... Kirazlar, elmalar, şeftaliler, armutlar, incirler... Ürünler çabucak olgunlaşırken Kaliforniya'nın tümünde yaşam hızlanır. Metveler ağırlaşır, dallar onların ağırlığıyla aşağıya sarkar, kırılmasınlar diye altlarına destek konur.

Bu bolluğun arkasında, anlayışı, bilgisi, tecrübesi zengin insanlar vardır. Onlar tohumlarla sonu gelmez deneyler yapar, toprağın milyonlarca düşmanına karşı dayanıklı türler geliştirmeye çalışırlar. Küflere, böceklere, paslara ve mantar hastalıklarına karşı dayanıklı. Bu insanlar dikkatle ve sabırla uğraşır, tohumu olsun kökleri olsun, tümünü kusursuz hale getirmeye çabalarlar. Sonra kimyadan anlayan adamlar çıkagelir, ağaçları haşere ve zararlılara karşı ilaçlarlar. Üzümlere kükürt püskürtür, hastalıkları, çürümeleri, küfleri önlemeye uğraşırlar. Koruyucu hekimlik dalının uzmanları bahçe sınırlarını kontrol altına alır, meyve sineklerini, Japon böceklerini kollarlar. Kimisi hasta ağaçları karantinaya alır, kökünden söküp çıkarır, yakar... Bunların hepsi bilgili adamlardır. Genç ağaçlarla asma filizlerini aşılayanlar ise bunların içinde en zeki olanlarıdır, çünkü bunların işi bir cerrahınki kadar ince ve nazik bir iştir. Elleri cerrah eli gibi, yürekleri cerrah yüreği gibi olmalıdır o ağaç kabuğunu yarabilmek, aşıyı yerleştirebilmek, yarayı kapayabilmek, havaya karşı koyabilecek biçimde sarabilmek için. Büyük adamlardır bunlar.

Dizilerin arasında bahçıvanlar gezinir, ilkbaharda biten yaban otlarını yolar, sonra toprağı altüst edip ot kesiklerini dibe alarak humus sağlamaya çalışır, suyu tutabilsin diye toprağı kabartır, sular birikebilsin diye çukurcuklar oluşturur, suyu büsbütün emip bitirmesin diye de yabâni ot köklerini imha ederler.

Bu arada meyveler durmadan büyür, asmalarda çiçekler göze çarpmaya başlar. Yıl ilerledikçe sıcak da artar, yapraklar koyu yeşil olur. Erikler küçük birer kuş yumurtası boyuna gelir, ağırlıklarından dallar iyice sarkar, altlarına dayanmış desteklere yüklenirler. Kaskatı küçük armutlar biçim alır, şeftalilerin yüzünü ince bir tüy tabakası kaplar önce. Üzüm tomurcukları minik taç yapraklarını döker, katı, ufacık boncuklar bu sefer yeşil düğmelere dönüşür, düğmeler ağırlaşmaya başlar. Tarlalarda çalışan adamlar, meyve bahçelerinin sahipleri, bakıp, kafalarından hesaplar yaparlar. Ürün iyidir o yıl. Adamlar gururludur. Ürünü iyi yapan onların bilgisidir çünkü. Bilgileriyle dünyayı değiştirmişlerdir onlar. Kısacık, incecik buğday, kocaman ve verimli hâle getirilmiştir. Küçük, ekşi elmalar, büyük ve tatlı olmuştur. Ağaçlar arasında biten, koruğuyla kuşları beslemekten başka işe yaramayan asma çeşit çeşit üzümler vermiştir. Siyahı, kırmızısı, yeşili, açık pembesi, moru, sarısıyla. Her çeşidin de kendine özgü bir tadı vardır. Deneme çiftliklerinde çalışan adamlar yeni yeni meyve türleri oluşturmuşlardır. Nektarinler, kırk çeşit erik, kağıt kabuklu cevizler. Ve hâlâ hep çalışmaktadırlar. Seçerler, aşılarlar, değiştirirler, kendilerini zorlarlar, toprağı zorlarlar durmadan.

İlk önce kirazlar olur. Yarım kilosu birbuçuk sente. Allah kahretsin, toplatamayız ki o fiyata! Siyah kirazlar, kırmızı kirazlar, dolgun ve tatlı... Her kirazın yarısını kuşlar yer, bitirir, kuşların açtığı deliklere eşekarıları dadanır, çekirdekler yerlere dökülür, üzerlerinden kara şerit gibi artık parçalar sallanır kuru kuru.

Mor erikler yumuşar tatlanır. Çabuk bunları toplat, kurut, kükürtlet... Dünyâ'da yapamayız. İşçinin ücretini ödeyemeyiz bir kere... Ücret ne kadar düşük olursa olsun, yine de ödeyemeyiz. Bu sefer mor erikler halı gibi serilir yerlere. İlk önce derileri buruşur, sonra ordu ordu sinekler dadanır, sonunda vadinin içi baştanbaşa o baygın çürük kokusuyla dolar.

(Halbuki; "İşçinin alnının teri kurumadan ücretini veriniz!" diyen bir Peygamber (S.A.V.) gelmiştir bu Dünyâ'ya... 'İncelemeyi yapanın notu')

Sonra armutlar sararır yumuşar. Tonu beş dolar. Yani beş dolara kırk tane elli librelik kutu. Ağaçlar budanır, ilaçlanır, meyveliklerin bakımı yapılır... Topla meyveleri, kutulara yerleştir, kamyonlara yükle, konserve tesisine teslim et... Elli librelik kutulardan kırk tanesi beş dolara. Yapamayız. Böylece sarı meyveler de patır patır yerlere dökülür, çatlar, yarılır. Eşekarıları meyvenin yumuşak etine saldırır, bir fermentasyon kokusu yayılır ortalığa.

Ondan sonra üzümler... İyi şarap yapamayız. Kimse satın almaz ki iyi şarabı! Topla üzümleri asmalardan. İyisini, çürüğünü, arı sokmuşunu. Saplarıyla, pisliğiyle birlikte bas, çürümeye bırak.

Ama fıçılarda küf var, formik asit var.

Eh, o zaman da kükürt ile tanik asit ekle.

Fermantasyonun kokusu hiç de şarabın o zengin kokusuna benzemiyor. Çürüme kokusuyla kimyasal madde kokusunun karışımı bal gibi.

Eh, ne yapalım! Alkol var ya yine de içinde! İçen sarhoş olur nasılsa.

Küçük çiftçiler çevrelerinde sular gibi yükselip biriken borçları seyrediyorlar. Hem ağaçları ilaçlamışlar, hem de ürünleri satamıyorlar. Hem budatmış, aşılatmışlar, hem malı toplayamamışlar. Bilgili adamlar çalışmış, düşünmüş, taşınmış... Ama meyveler yerlerde yatıyor. Bağlarda çürüyen bulamaç havayı zehirliyor. Hele o şarabı bir tatsanız! Hiç üzüm tadı yok! Kükürt, tanik asit ve alkol karışımı sanki.

Bu küçük meyve bahçesi gelecek yıla koskoca bir holdingin malları arasına katılacak. Borçlar boğacak çünkü sahibini.

Bu bağ da bankanın malı olacak. Ancak büyük toprak sahipleri kurtarabilir yakasını. Çünkü onların kendi konserve tesisleri de var. Dört armudu soyup ikiye böler, haşlar, konservelerseniz, yine onbeş sente satarsınız. Hem koservelenmiş armutlar çürümez de. Yıllarca dayanır.

Çürüme tüm eyâlete yayılıyor, o baygın koku toprağın mâtemi oluyor. Ağaçları aşılamayı, tohumu verimli hale getirmeyi bilen o bilge kişiler, aç insanları beslemenin bir yolunu bulamıyorlar. Dünyâ'ya yepyeni meyve çeşitleri sunmuş olan adamlar, meyvelerin yenmesini sağlayacak bir sistem yaratamıyor. Bu başarısızlık tüm eyâletin(Ülkenin!) üzerine bir yas gibi çöküyor.

Asmaların, ağaçların sunduğu ürünler, fiyatı yüksek tutabilmek uğruna imha edilmek zorunda. İşte en acı olanı da o. Kamyonlar dolusu portakal yerlere dökülüyor. Millet kilometrelerce uzaktan kalkıp üşüşmüş oraya... Dökülen meyvelerden toplayabilmek için. Ama olmaz ki! Bedavadan toplayabilecek olduktan sonra, kim verir bir düzine portakala yirmi sent parayı? Ellerinde hortumlar taşıyan adamlar gelip yığılı portakalların üzerine gaz sıkıyorlar. Bir yandan da işlenmek istenen suça kızıp köpürüyorlar. Meyve almak için oraya gelen halka kızıyorlar. Bir milyon insan aç... Meyveye ihtiyaçları var. Gazlar sıkılıyor, sıklıyor altın dağların üzerine.

Ve çürüme kokusu tüm ülkeyi dolduruyor.

Gemilerde yakıt diye kahveleri yakalım. Isınmak için mısırları yakalım... Ne güzeldir ateş! Patatesleri nehirlere dökelim, aç insanlar toplayamasın diye kıyıya gözcüler dizelim. Domuzları kesip kesip gömelim, leş kokusu toprağın içine karışsın gitsin.

Suçun ötesinde bir günah var bu işte. Ağlamanın simgeleyemeyeceği bir hüzün var. Tüm başarılarımızı yıkıp deviren bir yenilgi var. O verimli toprak, o dizi dizi ağaçlar, o sapasağlam ağaç gövdeleri, o olgun meyveler... Oysa beri yanda çocuklar pellagra'dan ölüyor. Ölecek de. Çünkü portakaldan kâr edilemiyor. Adli tabipler gelip formları dolduracak... Kötü beslenmeden öldü diye... Çünkü yiyecekler çürümek zorunda. Zorla çürütülecek.

İnsanlar ellerinde ağlarla geliyor, nehirlerden patates avlamaya uğraşıyorlar, nöbetçiler de onları oradan uzak tutmaya uğraşıyor. Millet tangırdayan arabalarla portakal toplamaya geliyor, portakalları üzerine gaz sıkılmış halde buluyor.. Kazık gibi dikilip patateslerin önlerinden akıp geçişini seyrediyorlar, kesilmekte olan domuzların ciyaklamasını dinliyorlar. Hayvanlar hendeğin içinde kesiliyor, üzerleri hemen sönmemiş kireçle örtülüveriyor. Portakal dağlarının vıcık vıcık, çürük bir sıvı halde akışını seyrediyorlar. Aç insanların gözlerinde giderek büyüyen bir gazap oluşuyor. Ruhlarında yumru yumru gazap üzümleri oluşuyor, büyüyor, ağırlaşıyor, bağbozumuna hazırlanıyor.

salih, Gölgesizler'i inceledi.
 24 Nis 23:50 · Kitabı okudu · 4 günde

Yıl 2013
Yer Büyükçekmece
Pek yapmadığım bir şey konsere gittim. Candan Erçetin mevzu bahisse Kadıköy-Büyükçekmece arası kısalır. Ee çoğu şarkısı da hafızamda olduğundan o günde biraz gaza geldiysem şarkılarına eşlik etmeye başladım. Bilinen şarkılara herkes eşlik ediyor ama https://www.youtube.com/watch?v=SsfS6li4jPg gibi pek bilinmeyen şarkısına eşlik ettin mi de mal gibi ortada kalıyorsun. Önümdeki kız arkasına dönüp "Ya sen söylemesen olmaz mı?" deyip sesimin kötülüğü ve detoneliğini yüzüme vurduğundan beri Candan Erçetin psikozu oluştu ben de kısık sesle gizli gizli söyler oldum şarkılarını.
Pek tanımadığım bir yazar Hasan Ali Toptaş, geçenlerde Çanakkale'ye geldiğinde imzalattım bu kitabını (bknz:profil resmim:) birkaç saat sonra da İzmir'de olacağım hafta olacak olan İzmir buluşmasından önce bu kitabın okunacağını gördüm. Tevafuk ya kitabı okumak da etkinliğe katılmakta zaruret oldu benim için, hemen okudum ama etkinliğe pazar günkü özel işlerim yüzünden ve aynı günde Akhisar'ın maçı olduğundan gidemedim. Kızmayın hemen takım küme düşecek, kombine de var boş kalmasın stad.
Gölgesizler, aynı Candan Erçetin'in şarkısında;
"Az mıyım çok muyum
Var mıyım yok muyum
Ben neyim"
diye başlayan sorgulama sorgulatma ve sonrasında
"Geçimsizim bugünlerde
Kimsesizim bu yerlerde
Değersizim bu ellerde
Çaresizim doğduğum yerde
Gölgesizim her gün her yerde"
cevapladığı gibi gölgesizlerden, kim olduğunu bilmeyenlerden, unutanlardan, kaybolanlardan, kaybolmak isteyen ama kaybolamayanlardan bahsediyor. Kitabın filmini çekende yakalamış şarkıyı ki koymuş hemen filmin sonuna. Ümit İnal'ın filmi Taner Birsel ve Selçuk Yöntem'le güzel oyunculuklarıyla.
Şimdi böyle Gölgesizlerdeki gibi kaybolamıyorsun da, teknoloji gelişti, ulaşım, haberleşme, Müge Anlı... Mesela dedemin kuzeni gençken bir kız mevzusundan çekip gitmiş köyden, sene 60-70'ler bulamamışlar adamı, aynı kitaptaki gibi ara sor, devlete haber ver yok adam. Sonra öldü demişler unutmuşlar, unutabildikleri kadar. Tabi bizim dayı kalk Manisa'dan İstanbul'a git 0'dan hayat kur evlen, çocuklar falan, 30 yıl sonra çıkıp geri gelmiş köye, kimse tanıyamamış, tanıtmış gerçi sonra kendini ama ne o gelen eski O, ne de buldukları eski insanlar. Ee zaman. Kalkıp geri dönmüş İstanbul'a geçen yılda vefat etti. Bu kitap bana Hilmi Dayı'yı hatırlattı. Bak ondan da güzel bir roman çıkar. Ama bize el vermemiş ki Rabbim kalemi tutalım, neyse okumaya devam...