• Bu kitapla birlikte Rasim Özdenören'in 3. kitabını bitirmiş bulunmaktayım. Kitabın adını duyupta okumak isteyenler varsa eğer, ben öncelikle yazarın bir diğer kitabı olan "Müslümanca düşünme üzerine denemeler" kitabını okumasını daha sonra buna geçmesini tavsiye ediyorum. Çünkü öncelikle yazarın dilinden "Müslümanca düşünme" nasıl olurmuş onu öğrenirsek, daha sonra "Müslümanca yaşamayı" daha iyi anlarız diye düşünüyorum.

    Öncelikle kitaptan çıkarttığım ana düşünceyi Sezai Karakoç'un bir cümlesiyle özetleyecegim :

    " Her Müslüman önce kendi iç dünyasında Müslüman olmalı. "

    Evet, Rasim Özdenören sanki bu cümleyi açıklamış bir kitap boyunca. Sorular sorarak ilerlemiş ve bazı sorular vardır ki, verilecek cevaplardan daha kıymetlidir:

    S:11 " İslam güçlü idiyse Batıya karşı niye yenik düştü? " der. Ve cevabı Sezai Karakoç'un verdiğim sözünün içinde gizlidir aslında. Bence her Müslüman önce kendi iç dünyasında hakiki manada Müslüman olabilirse İslam değil Batıya yenik düşmek, dünyaya hakim olur.

    Rasim Özdenören'in soruya verdiği cevabı ise birkaç alıntı ile vereceğim :
    " Bu gün Müslüman olduğunu söyleyen milyonlarca insan, aslında İslam'ın hakikatinden uzak bir hayat sürmektedir" s:24
    " Müslüman'ın bu günkü hali, onun İslam'dan uzak düşmesiyle açıklanabilir. " s:24

    Yine bir başka soru :
    " Kendine Müslümanım diyen milyonlarca insan, yaşadığı hayat tarzını İslami sanarken, bunun öyle olmadığı ona nasıl anlatılabilir? " s:40

    Yine bu soruya da birkaç alıntıyla cevap vereceğim :
    Öncelikle " Bir kimseye Müslüman olma sıfatını vermek kimsenin elinde olmadığı gibi, o kimseden Müslüman sıfatını kaldırmak da kimsenin yetkisi dahilinde değildir. " s:154

    İnsanları dışlayarak, onlara sen Alevisin, Şiisin, mezhepsizsin, osun, busun, İslam'dan uzak yaşıyorsun diyerek değil, sen Müslüman değilsin diyerek değil, ki alıntıda söylendiği gibi kimseyi tekfir etmek bizim yetkimiz dahilinde değildir.

    "Bunun yerine, kendine Müslümanım diyen herkese, İslam'ı yeniden "anlatmak" tercih edilmelidir. " s:34

    " Müslüman'ın en etkin tebliğ aracı bizzat yaşayışıdır. " s:43

    " İnsan, başkasında kınanacak bir şey görüyorsa, onun varlığını en başta kendi nefsinde irdelemeyi denemelidir. " s:126

    Velhasıl Rasim Özdenören'in kitapları, içe dönük, öze dönük kitaplardır. Cihattan bahseder kitabında, öneminden, büyüklüğünden ama daha sonra cümlelerinin sonunda en büyük cihat nefisle edilen cihattır der.
    Bir kitapta okuduğum bir söz vardı : "Kendi şeriatını yaşamayan insan devletten şeriat isteyebilir mi? " Tıpkı bu soru cümlesinde de olduğu gibi Müslümanca yaşamak için önce iç oluşumumuzu gerçekleştirmeliyiz. İslam bugün Batıya yenik düşüyorsa bu Müslümanların iç oluşumunu gerçekleştirememesi sebebiyledir. Başkalarının inancını eleştirmek yerine öz eleştiri yapıp, kendimize çekidüzen verirsek İslam'ın hayata geçirilmesinde en doğru yöntem kendiliğinden bulunmuş olacaktır.
    Her Müslümana muhakkak okumasını tavsiye ettiğim bir yazardır Rasim Özdenören. Özellikle "Müslümanca düşünme üzerine denemeler" kitabı. Herkese keyifli bol okumalar dilerim 🤗
  • Dostoyevski'nin "Başyapıtım" diye nitelendirdiği Karamazov Kardeşleri bu akşam itibariyle bitirmiş bulunmaktayım. Bitirdiğim için hüzünlü olduğum doğrudur. Kitabın sonlarına doğru hiç bitmesin istemiştim. Buradan tekrar büyük yazar Dostoyevski'yi kutluyor ve bu eserinde de ustalığını konuşturduğunu görüyorum. Her eserinde olduğu gibi psikolojik değerlendirmeleri, anlam dolu sözleri ve düşündüren duygu ve düşünceleri tekrar yüreklerimize ve akıllarımıza kazınacak büyük bir eser olmuş. Eserin konusuna gelecek olursak birbirlerinden farklı bir baba ve üç oğlunu (Dimitri, İvan ve Alyoşa) anlatırken yardımcı karakterler ve olaylarla bu romanı şekillendirmiş aslında. Ana karakterlere giriş yapmadan önce kitabın başlarında tanıştığımız ve anlam dolu sözlerinden düşüncelerinden, hayat hikayesinden oldukça etkilendiğim Baş Rahip Stretz Zosima ile tanışmanızı isterim. Hayat hikayesini anlatırken söylemiş olduğu bu söz beni anlamlandıramadığım bir şekilde beni etkiledi : "Yürüyorum; ama çirkefe, kepazeliğe mi yoksa aydınlığa, sevince mi gittiğimi bilmiyorum. Bütün felaket de bunda." sözü aslında ne yaptığını ve ne yapmak istediğini bilmeyen, umutsuz ve çaresiz bir insanı çağrıştırıyor bende. Strezt Zosima'dan sonra ağabeyi Markel'in ölümün kıyısındayken yaşama olan istediği fakat hüznü, pişmanlıkları ve kardeşine söylemiş olduğu "Hadi git oyna, benim için de yaşa!" sözleri beni kalbimden vurdu. Gözyaşlarım kendiliğinden akıverdi. O kadar anlam yüklüydü ki...
    Feodor Pavloviç ve oğullarına gelecek olursak aslında romanı bitirdikten sonra birkaç inceleme okudum ve şu cümleye rastgeldim : "Alyoşa inancın, İvan İnançsızlığın, Dimitri dünyevi arzunun simgesidir." Aslında karakterlerimizi ufak fakat doğru kelimelerle özetlemiş. Ben Dimitri"nin kendini bilmesi yani kendisini doğrularıyla yanlışlarıyla kabullenmesini ve alçak olduğunu fakat hırsız olmadığı konusundaki keskin görüşünü beğendim. İvan'ın ise kendinde oluşturmuş felsefeyi, ve bu düşüncelerini güzel bir şekilde ifade etmesini, Alyoşa'nın ise o iyi kalbini sevdim. Kitapta etkilendiğimi bir diğer kısım da İvan'ın kendi benliğiyle karşılıklı konuşmasını onun tabiriyle şeytanla konuşması oldukça etkileyici bir sahneydi. Kendi benliğinin onun düşündüklerini, görmezden geldiklerini bütün çıplaklığıyla yüzüne çarpması bence psikolojide zirveydi. Bu arada savunma avukatı Fetükoviç'i tebrik etmek isterim. Oldukça iyi bir savunma hazırlamış. Vee Smerdyakov... O aslında bu romanın kilit noktası ve ne yaptığını anlamlandıramadığım nadir kişilerden. İnanın bu yazdıklarım düşündüklerimin yarısı bile değil. Bu romanı okumalı, düşünmeli ve okutturmalısınız. Umarım okurken sıkılmamışsınızdır. Elimden geldiği kadarıyla anlatmaya çalıştım. Tekrar söylüyorum herkesin okuması ve kitaplığında bulundurması gereken muhteşem bir eser. Keyifli okumalar dilerim.
  • Rus edebiyatı deyince akla belli isimler geliyorsa, Tolstoy mutlaka ilk gelenlerdendir. Tolstoy’un bendeki karşılığıysa bir bilgedir. Fikirleri ve eserleri sadece kendi ülkesinde değil tüm dünyada O’na belli bir saygınlık kazandırmıştır. Kitapta Gorki’nin anlattıklarına bakarsak ölümü sonrasında Rus halkının tepkileri de bir bilgeyi uğurlama hüznünde olmuş.

    Genel girişten sonra gelelim kitaba; Kitap zaman olarak, Tolstoy’un ağır hastalandığı ve iyileşme sürecini geçirdiği Gaspra’daki dönemi ve Yasnaya Polyana’dan ayrılışı ile ölümü sonrasındaki zamanları temel almakta. Anlatıcımız olan Gorki, Tolstoy’un ağır hastalığı zamanlarında Çehov ve diğer birkaç sanatçıyla birlikte Tolstoy’a arkadaşlık etmiş. Zaten kitapta o dönemde Gorki’nin izlenimleri ve Tolstoy’la yaptığı sohbetler sonrası tuttuğu notların derlenmesiyle oluşuyor. Kitabın sonunda bir de Tolstoy’un ölümü ertesi Gorki’nin yazdığı uzunca bir mektup var. Bu mektupta da yine Gorki’nin Tolstoy’a dair fikirleri ve ortak anıları mevcut. Peki Gorki’nin Tolstoy’a bakışı nedir? Kitabın yönünü belirleyen kilit soru bu. Bir methiye mi? Yoksa yergi mi? Cevap ikisi de değil. Gorki, Tolstoy’a büyük hayranlık duyan ve sürekli O’na gerek zihninde gerekse de şifahen sorular yönelterek Tolstoy’u anlamaya çalışan birisi sadece. Kitap da bu çabanın eseri. Birini ya da bir şeyi tanımanın en basit ve pratik yolu ona sorular sorarak yaklaşmaktır. Aksi takdirde duyulan hayranlık saman alevi gibi geçici, sabun köpüğü gibi boştur. Zira anlamadan kolay öven kolayca da sövecektir. Bu eseri de öne çıkaran taraf Gorki’nin hakkaniyetli yaklaşarak Tolstoy’u öznel bir biçimde değerlendirmeye çalışması. Evet, yeri geliyor övüyor yeri geliyor endişelerini dile getiriyor ve eleştiriyor.

    Gorki’nin notlarından gidecek olursak, Tolstoy’un bahsedilen dönemde en çok söz açtığı konular; Tanrı, köylüler ve kadın, edebiyattansa arada bir bahsediyor.

    O’nu en çok uğraştıran ve açıktan açığa kemiren düşünce, Tanrı düşüncesi. Hatta onun bu konudaki huzursuz ve arayan tavrı yaşamını Kont Tolstoy olmaktan ermiş Leon olma çizgisine taşımıştır (Bu konuyu Tolstoy’dan İtiraflarım kitabında ayrıntılı olarak dinlemek mümkün). Gorki’yse bunu bir türlü anlayamaz. Tolstoy’a bu konuda sürekli farklı sorular sorar. Tolstoy her seferinde karışık, belirsiz cevaplarla deyim yerindeyse topu taca atar. En sonunda Gorki “O’nun, Tanrı’yla çok şüpheli ilişkileri var” sonucuna varır.

    Tolstoy’un karmaşık düşüncelerinin olduğu ve söz açtığı diğer konu ise kadın konusudur. Bu konuda çok konuşmayı sever, etrafına zorlayıcı sorular sorar, bazen kızar Gorki’yi kızdıracak şekilde kaba ve keskin konuşur. Bazense bu konuda ne kadar pişmanlıkları olduğundan dem vurur. Gorki, kadınlara karşı açıktan düşmanlık tavrı sergilemesi üzerine tahminde bulunur ve der ki:

    “Kadınlara amansız bir düşmanlık besliyor bence, onları cezalandırmaktan hoşlanıyor… Alabileceği bütün tatları alamamış bir erkeğin düşmanlığı bu, ya da ruhun “gövdenin aşağılık dürtülerine” karşı düşmanlığı. Ama gene de düşmanlık işte, soğuk bir şey, Anna Karenina’daki gibi.” Tabii bu Gorki’nin tahmini. Bu cephe alışın ardında, pişmanlıkları ya da başka nedenler de olabilir.

    Köylüleri sever, onların hayat bilgisi ve yaşam gücü bakımından daha üstün olduklarına inanır ve onlara dair hikayeler anlatır. Konuşurken de köylü deyimleri kullanmayı tercih eder.

    Edebiyat konusundan konuşmaktan hoşlanmayan Tolstoy, yine de bu sohbetler esnasında, birtakım yazarlar hakkında görüşlerde bulunuyor. Yakın arkadaşı Çehov’u severken, Dostoyevski’yi ise mistik doğu felsefesi ve inanışlarına yabancı olduğu için ruhu rahatsız ve karmaşık yazan biri olarak gördüğünü ve ondan pek hoşlanmadığını anlıyoruz. Yine Dickens ve diğer bazı yazarlara dair de yorum ve benzetmelerde bulunuyor.

    Gorki, Tolstoy’a çok büyük saygı duyuyor. Hatta ölümünden sonra kendini öksüz kalmış hissedip ağlayacak kadar. Hayranlığı, Tolstoy’un jest ve mimikleriyle, fiziksel duruşuyla ve zihinsel kararlılığıyla, zekâsı ve bilgece tavırlarıyla, anlattığı konularda muhatabında saygı uyandıracak bir hâle gelmesi ve adeta muhatabı karşısında büyümesiyle daha da artıyor ve Gorki bu konuda şunları söylüyor:

    “Herkes gibi ben de onun, dahi adının en çok yaraşacağı bir kişi olduğunu biliyorum; daha karmaşık, daha karşıt, böyle her yönüyle büyük bir kişi daha yoktur – evet, evet, her yönüyle büyük…-bir kutsal kişinin ermişin yaşamı; ama hiç şüphesiz onun büyüklüğü, kutsallığı insan oluşunda, çılgın, ezici güzellikte bir insan; bütün insanoğullarından biri.”

    Buna rağmen Gorki, yeri geliyor Tolstoy’da nefret ettiği yanlardan ve kendisinde endişe yaratan taraflardan da bahsederek Tolstoy’u eleştirmekten geri durmuyor. Orantısız şekilde aşırı gelişmiş bireyselliğini korkunç bulurken, kadınlar hakkındaki görüşlerine tahammül edemez, din konusundaki vicdanı önceleyen ve insanı sıkıştıran, ona belirli sınırlar çizen anlayışı da dogmatik bir sıkıştırma olarak görür, acı çekmeye yatkın inancını bir türlü kabullenemez. Zaten Gorki’nin Tanrı inancı da yoktur. Bu konuda Tolstoy, Gorki’nin üzerine gittiğinde verecek cevap bulamaz ve zor anlar yaşar. Yani bu konuda epey farklıdırlar.

    Tolstoy, sürekli arayışı, düşünceleri ve acı çekmeye olan inancı nedeniyle mutlu değildir. Sürekli “mutluyum, çok mutluyum, sonsuz mutlu” demesine rağmen cümlesinin sonuna “acı çekmek” i de ekler. Hayatını yakından gözlemleyen Gorki, onun mutlu olduğuna inanmaz ve şöyle der:

    “Ama o hiçbir zaman mutlu değildi, hiçbir zaman, hiçbir yerde; adım gibi biliyorum bunu: Ne “bilgelik kitaplarında” ne “bir atın sırtında” ne de “bir kadının kollarında” buldu “yeryüzü cennetinin” bütün tatlarını. Fazlaca usa bağlı böyle bir şey için, yaşamayı, insanları fazlaca tanıyor.”

    Ana hatlarına değindiğim, kusurlarıyla birlikte verilen bu “huzursuz bilge” yi anıları ve görüşleriyle anlatan kısa kitapla, Tolstoy’a dair birçok konuda fikir sahibi olmak ve O’na biraz daha yaklaşmak mümkün.

    “Sorularında amansız, cevaplarında ise çekingendi, bütün bilge kişiler gibi.”
  • Herkes Ve Hiç Kimse İçin Bir Kitap

    Zerdüşt beni tekrardan, uyandırdı derin uykumdan.. Aradan dört yıl geçti, dört yıl önce bu kitabı ilk elime aldığımda, itiraf etmek gerekirse baya ağır gelmişti o zaman, belkide doğru zamanı beklemeliydim. Zerdüşt şair midir? Gezgin midir? Derviş midir? Deli midir?
    Gibi soruların cevabını bulamadan kapatmıştım kapağını kitabın. Aslında dili ağır değil, anlatımı ağır sadece, eserde anlaşılır ve şiirsel bir dil mevcut. Fakat nedense o günden sonra dönmedim artık kitaba. Bundan yaklaşık iki hafta önce elime geçti tekrardan, ve okuma şansını yakaladım yeniden. İlk sayfalarında yine okumakta zorlandım. Sıķıcı gelmeye başladı.. Fakat sayfalar ilerledikçe hem yazarın üslubuna alıştım hem de metin örgüsüne. Her cümle kendi içinde yoruma açık, ve içinde binlerce anlam barındıran, kıssadan hisse gibi..
    Anlattığı her şeyi doğru bulmakla beraber, acımasız bir şekilde hazmedebiliyor insan. Hayatın ve ruhun kıyısında, çokca gelgitlere şahit olan, kalıplaşmış düşüncelere keskin izler bırakan bir eser. Ve çağın ilerisinde olan düşünceli bir kitap.
    Nietzsche, felsefe alanında yalnızca metnin içeriğiyle değil, uslûbu ya da söylemiyle de yakından ilgilenmiş, yeni düşünceleri yeni söyleyişlerle dile getirme prensibiyle hareket etmiştir. Böyle Buyurdu Zerdüşt, bu anlamda felsefeye yeni bir içerik katkısından ibaret olmayıp yeni bir söylemsellik de getirmiştir.


    Friedrcih Nietzsche  (d. 15 Ekim 1844 - ö. 25 Ağustos 1900) ahlâk ve değerler sisteminin kuruluşuna yönelik bir temel çerçevesinde çağının kültür, din ve felsefe görüşlerini eleştiren nihilist Alman düşünür, filolog.
    "Güç istenci" "bengidönüş" "üstinsan" gibi fikirlerle tanınan, Alman filozof "Friedrich Nietzsche'nin" bu eseri 1883-1884 yılları arasında üç bölüm olarak yazılmış ve 1885'te dördüncü bölüm eklenmiştir.

    Nietzsche'nin peygamberinin adı Antik Pers peygamberi Zarathuştra'dır. Onun bir diğer adı da Zerdüşt'tür. Kitap Zerdüşt'ün 30 yaşında dağlarda yaşamaya gittiğini anlatarak başlar. On yıl boyunca dağdaki yalnızlığından hoşnut olan Zerdüşt, bir sabah uyanıp dağda tek başına biriktirdiği bilgelikten bunaldığını fark eder ve bunun üzerine bilgeliğini insanlığın kalanıyla paylaşmak için pazar yerine inmeye karar verir. Nietzsche bu eserinde Zerdüşt'ü kendine sözcü olarak seçmiş, ve anlatacaklarını onun buyruğuyla kaleme almıştır.
    Zerdüşt
    _______
    Ortadoğu’nun en eski inanışlarından birisi olan Zerdüştlüğün kurucusu Zarathustra’nın (Zerdüşt) hayatı hakkında birçok farklı görüş ve tarihsel bilgi mevcuttur. Özellikle de yaşadığı zaman dilimi konusunda bir belirsizlik söz konusudur. Antik Yunanlılar, oldukça şüphe uyandıran bir tarih vererek, Zerdüşt’ün felsefeci Platon’dan 6 bin yıl önce yaşadığını öne sürer. Birçok bilim insanı, M.Ö. 6’ıncı yüzyılın başlarında (doğumu M.Ö. 638 olarak kabul edilir) yaşadığına ve İran’da bulunan Rey kentinde doğduğuna inanır. Bazı akademisyenler, metinlerde kullandığı yazınsal dili baz alarak, Zerdüşt’ün M.Ö. 14’üncü veya 13’üncü yüzyılda yaşamış olduğunu kabul eder.
    https://www.gazeteduvar.com.tr/...orum-zerdust-kimdir/

    Peki nedir bu "Üstinsan"

    Nietzche, durmadan anlatıyor, durmadan kavga ediyor, insanlığın yarattığı zavallı, avam, dayanılmaz her türlü küçük düşünce”yi red ediyor, yıkıyor, parçalıyor.
    Çünkü bir amacı var tüm hayatın, “Üstinsan” olmak!
    Nietzsche'nin iç dünyasındaki olması gereken insan tiplemesidir üst insan. Ama ne yazıkki o dahil hepimiz de biliyoruz ki, ne o çağlarda ne de içinde bulunduğumuz çağda o erdemde insanlar hiç olmadı ve olmayacak. Zaten Nıetzsche'de bu dünyanın insanı olmadı hiçbir zaman.
    Kavram tam olarak anlaşılmamış ve Nietzsche felsefesindeki önemi de belirlenememiştir. 
    Nietzsche'ye göre mevcut ahlak yapısı köle ahlakı ile şekillenmiştir. Eşitlik kavramına karşı çıkar. İnsanın gerçek doğası olan “güçlü olma isteği” ihmal edilmektedir. Ahlak güçlü olmaya göre yeniden tanımlanmalıdır.
    Ona göre üstinsan, insanoğlunun amacıdır. İnsan aşılması gereken bir varlıktır. Her varlık kendisinden üstün bir şey yaratmıştır. İnsanın da kendisini aşması gerektigini belirtir.

    "Güç istenci" bu kavram, Nietzsche’ye Schopenhauer'dan miras kalmıştır. Tüm evrenin, insan dahil “tek bir istenç” tarafından yönetilmesi!
    Güç İstenci, evrenin her türlü devinimindeki en temel istenç olmakla beraber, tüm değişim ve dönüşümler, bu istencin farklı kisvelere bürünmüş halidir. Her detayda bu istencin izlerini yakalamak mümkündür. Kısaca ona göre insanlar arasında bir güç hiyerarşisi vardır. Bu hiyerarşi, gücü isteme bazındadır. Bu sebeple daha az güçlüler, güçlülere hizmet eder, fakat bu hizmetteki amaç daha güçlü olabilmektir.

    "Bengi dönüş" Nietzsche'nin bengi dönüş ve üstinsan görüşleri birbirinin tamamlayıcısı durumundadır. Nietzsche bengi dönüş görüşü ile insanın dünyaya tekrar tekrar geleceğini savunur. Nietzsche'ye göre; "insan tüm yaşamı durmadan döndürülen bir kum saatidir". Sonsuz dönüşteki tehlike, insanın üstinsan olmak için üstesinden geldiği bütün sorunların yeniden ortaya çıkmaları ve yeniden üstesinden gelme zorunluluğudur. Üstinsana ulaşmada insanın önündeki en büyük engeli Tanrı olarak görmektedir.

    Nietzsche "Tanrı öldü" derken aslında "Tanrı yok" dememektedir. Burada Tanrı'nın ölümü Tanrı'nın kendi benliğine tüketilmesine değil. Onu öldüren insana işaret eder. Ona göre Tanrı insanlara olan merhameti yüzünden ölmüştür. Mesele basit bir ateizm değildir, ateizm bir inanç Tanrının ölümü ise bir olaydır. Tanrı öldü derken Avrupa kültürü ve uygarlığının geri döndürülemez biçimde değiştiren tarihsel olayı kasteder. Bu bir dünya hayat yorumunun değişimidir. Tanrının ölümü ne dünya ne insan eylemine bir ereksellik(amaç, gaye, maksat) atfedilemeyeceğini belirtir. Tanrının ölümünden sonrası daha büyük sıkıntıdır. Nietzsche acıyı bertaraf etmek yerine olumlamanın yanında bizzat düşüncenin de acı olduğunu olumlamamızı söyler.


    Martin Heidegger, Nietzsche’nin Tanrı öldü sözünü, felsefi açıdan Batı metafiziğinin sorgulanması ve yeni bir yöne girmesi olarak değerlendirmiştir. Buna göre Nietzsche batı felsefesi geleneği içinde bir kırılma noktasıdır.
    Nietzsche sürü kendini feda ederek üst insanı belirleyecektir der. Üst insan benim diyebilen, kendi gözleriyle gördüğü gerçekliği belirleyen insan olarak görülmektedir. Bütün varlığın temelinde daha güçlü olmaya yönelik irade vardır. Nietzsche’ye göre, insanoğlu sadece kendini korumak ve yaşamak istemez aksine asıl isteği daha da güçlü olmaktır.
    Nietzsche bu kitap hakkında bir öngörüde bulunup, bunun anlaşilabilmesi için, bir asır geçmesini ifade etmiştir. 19. yy'da yayınlanan bu kitap ancak 20 yy'da popülarite kazanıp okunmaya ve anlasılmaya başlanmıstır gerçekten.
    Nietzsche’ye göre, insan, ilk olarak hayvan’la üst-insan arasında kalmış bir varlıktır ve ikinci olarak bu nedenle alt edilmesi gerken bir şeydir.Bunu bu şekilde Zerdüşt’te birçok ifade etmektedir. Bunun anlamı, Nietzsche’nin düşüncesine göre insan’ın eksikli yani tamamlanmamış bir varlık olmasıdır.


    Sonuç olarak;
    Kitabı tekrar elime aldığımda üzerinde düşünerek, ve sindire sindire okuyarak bir hafta gibi bir sürede bitirdim. İncelemeyi şimdi neden yaptım derseniz ki demezsiniz, o yüzden cavap vermeyede gerek yok bu soruya. :)))Anlayacağınız canım sıkıldıkça inceleme yapıp, tekrar siliyorum. Her neyse..
    Bazı kitaplar vardır dönüp dönüp, tekrar okur insan, bu kitapda onlardan biri. Yani hayatınız her döneminde okuyabileceginiz, başucu bir eser. Her gece bir sayfa okuyup, derin bir uykuya dalabilirsiniz.
    Zaman zaman akla fikre ihtiyacınız oldukça bir kılavuz gibi kullanmak için, yolunuzu bulmak, zihninizdeki zincirleri kırmak, içinizdeki gerçek “ben”e ulaşmak için her bir sözü her bir hikayeyi satır satır yeniden okuyor, oku oku bitiremiyorsunuz.
    Kitap aynı zaman da bilgeliğini harmanladığı ve bütün görüşlerinin tek bir çatı altında topladığını iddia ettiği kitabıdır. Yani Nietzsche yi tam okuyup anlayabilmek için, onun sadece bir eserini okumak elbette yetersiz olacaktır. Zira okuduğunuz her cümle sizi ters köşeye yatırabilir. Bu kitabı ilk defa okuyacaklar için şunu söyleyebilirim ki, bir çırpıda okunup bitirelecek bir kitap değil. Yani bodozlama daldınız mı, Nietzsche'nin derin ve karanlık sularına! Sizi Tanrı bile kurtaramaz.

    Herkese keyifli okumalar.
  • "okuyucularım arasında yazdıklarımın kolay anlaşılmadığını öne sürenlerin sayısı az değil. bazıları bunu şikâyet konusu yapıyor ve bunların arasında bazıları da benim zor anlaşılır yazılar yazmayı özellikle isteyip istemediğimi soruyor. bir insan hem gazetede yazılar yayınlayacak, hem de 'aman, ne dediğim hemencecik anlaşılmasın!' diye çabalayacak...
    bir insan madem dile getirdiklerinin anlaşılmasını istemiyor, o halde neden bir yazar olarak ortaya çıkmış?"
    özel'i okumayı uzun uzun zamanlar düşündüm, evet sadece düşündüm, okumadım. :) sanıyorum ki birçoklarınız gibi ben de onu şiirleriyle tanıdım. şiir seslendirmelerime özel'i de eklemeyi ne kadarr çok istesem de, yapamadım. bendeki haklı, tatlı bi başkaldırıya ağır geldi haklı, acı ve saygın bi öfke ile demlenen hisler.

    "yaraların kabuğu kolayca kaldırılıyor
    halkın doğurgan dünyasına dalmakla
    onların güneşe çarpan sesini anlamayan
    dört duvarın, tel örgünün, meşhur yasakların sahipleri
    seyir bile edemezken içimizdeki şenliği
    yılgı yanımıza yanaşamazken
    bizi kıvıl kıvıl bekliyorken hayat
    yıkılmak elinde mi? ile girizgâh yapmak isteriim: https://www.youtube.com/watch?v=bvYwdJGo-9I

    ve'l asr'a düşen yolum; bakın bi etrafınıza siz de göreceksiniz ismet özelleşen insanları :) -ha görün de, hoş insanlar^^- kitap okurken, okuyacakken pek tavsiye almadım şimdiye değin. özel'i okumaya başlamadan önce ikircikliydim açıkçası. "desem öldürürler demesem öldüm"e gitti elim, alamadım. sordum etrafımdaki ismet özelleşen insanlara :)
    "
    sonraa bakın ne ile afalladım bi güzel:
    "ne okumamı tavsiye edersiniz?" bu tatsız soru da karşıma çıkıyor. tatsız diyorum, zira okumayı ciddiye alan kimse böyle bir soru sormaya gerek duymaz. okumayı ciddiye almamış birinin bu türden bir soruyla kendini ve başkalarını meşgul etmesi hem bezginlik verici, hem de abestir. ona doktorların hayatından ümit kestikleri hastaya uyguladıkları diyeti vermek gerek. okumayı ciddiye alan kişiler neden "ne okumamı tavsiye edersiniz?" sorusunu sormazlar? çünkü kitaplar insanı kitaplara götürür. kitapların kendileri zenginliklerini ve yetersizliklerini ele verirler. okumanın rehberi okumaktır."

    eveett ilk tavsiyeyi özel için almak isteyip özel tarafından zürtlenmiş olabilirim:) ama ne haklı ya, "okumanın rehberi okumaktır." derken. itiraf etmeliyim ki tavsiyeler: "taşları yemek yasak" "waldo sen neden burada değilsin?" "üç mesele" olmasına karşın "ve'l asr" ile başlayarak tavsiye konusunda özel'in tarafında olduğumu söyleyebiliir miyiiim? :) inanırsınız mıı, inanmazsınız mı bilemem lâkin ismet özelleşen insanların tavsiyeleri de aynı olunca dedim: "kalu bela dışında nerede karşılaşmış olabilir bu insanlar yahu?" :)

    ve'l asr. asra andolsun. kitaba girizgâhı yaptığı deneme kitabın da adı oluyor. insanlık tarihinin her insanda teker teker mündemiçliğine, muâllakta oluşumuzun ortaklığına, eşzamanlılığımıza vurgu yaparak ele alıyor. albert camus alıntısıyla: "dünyanın herhangi bir yerinde bir tek insan mahpus ise kendimi asla özgür hissedemem." ziyanda olan insana eşzamanlılıkla yine yeniden hatırlatıyor.

    otuz iki. "bizim eve gel, sana şeker vereyim" nasıl da tanıdık değil mi? bu sözlerin 40'lı 50'li yıllarda abd'de çalınıp söylenen popüler bi şarkıdan alıntılıyor: "c'mon my house, i'll give you candy."
    işte bahsi geçen şarkı: https://www.youtube.com/watch?v=-PJzG5cQwBM
    daha önce dinlemediğime ne kadar eminsem, "gel benimle sana çikolata, şeker vs vereceğim" cümlesinin yakınlığından ve tanıdıklığından da o kadar eminim. özel'in bağladığı yer, çok dikkate değer. "bizim kafese gir, sana insan hakları vereyim." açıklarken batı kendi kafesinde kendi için ürettikleriyle çevre ülkeleri düşünmez, diyor. batı'dan aldığımız kanunları, insan haklarını, ab'ye girme telaşımızı nereye koyalım şimdi?

    yüz on altı. "her şey olamazsak hiçbir şey olamayız" kendi yerimize kendimiz karar veremedik diyor, özel. sahi, bi yerimiz var mı? var mı bi yerimiz bizim seçtiğimiz? biri sandalye çekmedikçe oturamayacak mıyız, ayakta mı bekleyeceğiz? neyi, neden bekliyoruz?
    özel, meseleye sarahaten şöyle diyor: "dünya milletleri arasında kendimizin karar sahibi olduğu bir yerimiz olsun. müslüman bir toplum oluşumuzun ve böyle bir toplumun gereklerini yerine getirişimizin sorumlusu biz olalım." burası dikkate değer, müslümanlığımızın gereğini yerine getirişimizin sorumlusu kim?! biz değilsek, kim, bu korkunç.

    yüz yirmi altı. "neyin kaybolduysa kendin ara" ekleyeyim ben de: -kendinde ara. zıtlıkların bir arada anlamlandığına inanıyorum, ne kadar varsam o kadar yokumdur. varlığımın anlamına vardığım an yok olmak isterim hatta. özel de ekliyor: "size varoluşun anlamının kaybolanı aramada saklı olduğunu söyleyebilirim."

    yüz otuz üç. "soğuk nevale ve sinameki" burada ismet özel, dildeki kayıplarımıza haklıca değiniyor. özel'i bu noktada da ayrı bir yere koymam gerekiyor açıkçası. başladığım ilk kitabı ve "ismet özel kelime defteri"m oluyor, ben onu demleyeyim derken o beni demliyor :) iyi de ediyor. "dil konusunda ne dese yeridir" demeden edemiyorum ve saygıyla imreniyorum. ha ne diyordu: "dilde neler saklı olduğunu merak edenler, kültürün neyin taşıyıcılığını yaptığını keşfetme bahtiyarlığına erebilir. kimileri, eksik olsun bu bahtiyarlık diyebilir. eksik oldu zaten."

    yüz otuz dokuz. "insanların insanlarla gönül bağı kurduklarına dair ciddi şüphelerim, derin endişelerim var." "bu insan ne kadar ben, ben ne kadar bu insanım?" " insanlar arasında çıkar bağı değil de gönül bağı varsa, her biri muhatabını korumayı gözeterek davranacaktır." ve ekler: "gönül bağı çözülmez çünkü gönlün nereden bağlı olduğu bulunamaz." nefis değil mi?

    kitabı zamana yaydıım bi güzell, şiirlerle demleye demleye okumaya gayret ettim. kelime defteri oluşturdum, kelimeleri attım zihin heybeme çoğu kalpte yer etti bile. :)
    okurken küçük küçük notlar aldım. onlarla son vereceğim bu yaşayageldiklerime.

    **
    özel, önce ortaya çok da zorlanmadan olsa gerek bi sorun atıyor.(sorundan çok ne var, demeyeceğim çözüm severim:) soru soruyor, cevap aramıyor, kendince hoop cevaplıyor. soru sorarken sizi olaya, konuya, probleme dahil ediyor ki öncesinden dahil olup geçiştirdiğiniz meselelerden olsa gerek. sonraa sorunu açıklıyor. buraya nasıl geldiğini izah ediyor, buna ihtiyaç duyuyor belki de. çözüm sunuyor, ye's'e düşmüyor. düşmediği kadar da oldukça gerçekçi. doğruyu yanlışa katmıyor. doğruyla yanlışı örtüp gizlemiyor. ikisini de sarahaten vurguluyor.
    bi fikir sunuyor, zannımca sunduğu fikri etraflıca düşünüp, sonuçlarını irdeleyip sunuyor ki hemen aklımıza ilk geleni tespit edebiliyor, uyarıyor. şöyle gibi: "bu geldi demi? ama bu değil ki, o. hayır işte o da değil, şu." idrâk hat safhada. durum, insan, ben/biz tahlillerine doyamayacaksınız.

    -"mesuliyetini müdrik" bu ifadeyi kullanarak diyor ki özel: "anladığın insana, düşünceye, kavrama; meylin, mesuliyetin vardır." aklıma "anlamak, acı verir." geldi. acıya olan meylimiz de aşikâr değil mi?

    velhasıl meyyalmişim efenim. bismillâh! :)
  • Kitabın adı keşke "Sade'ı Yaşatmalı mı?" olsaymış.
    Beauvoir'ı çok severim. Bilen bilir.
    Beauvoir gibi bir feministin gözünden Sade'ı okumak beni çok heyecanlandırır, Sade'ı bir güzel taşlar diye düşündüm ama tabi ki Beauvoir hanımefendiliğinden hiç ödün vermeden ince kalaylamalarla Sade'ı anlatmış.
    Ben bir biyografi kitabı olarak değerlendirmedim. Ne var ki birçok Sade profesörü de dahil olmak üzere Sade'ın çocukluğuna dair çok az bilgi var elimizde. Beauvoir da bundan yakınmış kitabın başında. Sadece soylu ve yaramaz bir çocuk olduğunu biliyoruz.
    Bitirme tezimi Sade üzerine yazmayı düşünmüştüm, ne mutlu bana bölüm başkanımız beni uyardı. Geçmiş senelerde üzerine araştırmak yapmak isteyen bir öğrencinin araştırmanın yarısında bıraktığını ve çok kısa bir sürede tezini başka bir konu üzerine yazmak zorunda kaldığını söyledi. Sanırım ben de tezimi yarım bırakıp kısa bir sürede yazmak zorunda kalırdım.
    Beauvoir her ne kadar felsefeci olsa da Sade'ı kitapta soru cevap şeklinde işlemiş ve psikolojik yönünü ele almış. Sade'ın hayatından verdiği örneklerle insanın iç dünyasına derinlemesine bir inceleme yapıyor.
    Fransızca kaynaklarda kitap bir biyografi olarak değil, bir deneme olarak nitelendirilmiş.
    Sade ne kadar haz düşkünü bir adamsa, o derecede de menfaatçi. Cumhuriyet savunucusu ama soyluluğun ona verdiği lüks hayattan vazgeçemiyor. Devrim, darbe, yıkım, kıyım... Hepsini bir bir görüp yaşamış ve kendi düşüncesi ne olursa olsun hep kazanan tarafı tutmuş. Bu kitap dahil şimdiye kadar okuduğum tüm yazılarda Sade'ın aslında ne kadar şanslı bir adam olduğunu anladım. En basitinden 1789'da Bastill'in basımında, bunu birçok tutsak gibi fırsat görüp kaçmış, hapishaneden hapishaneye nakledilirken at arabasından atlayıp kaçmış. Sürgün edildiği yerler cennet gibi, şatodan şatoya atlıyor, kaçacağı zaman İtalya'ya sığınıyor, karısı yaptığı her şeye rağmen çoğu kez onu affediyor, "kaynanası" onu krala karşı savunuyor, sayısı yüzleri aşan sevgilileri oluyor; yani hayat çoğu kez onun istediği gibi ilerliyor. Giyotin cezalarından kıl payı sıyrılması cabası. Bir keresinde tecavüz ettiği hizmetçinin babası ona silah doğrulttuğunda vurulması şanssızlık sayılıyor.
    Her şeye rağmen Sade'ın hayatının büyük bir kısmı tutsak olarak geçmiş. Hareketsizlikten vücudu deforme olmuş ve kilo almış. Şimdiki zamanda ulaştığımız görüntüleri oldukça zayıf, sanıyorum ki hayatının son döneminden kalma bu görüntüler, çünkü akıl hastanesine yatıp, oradaki sevgilisiyle mutlu mesut yaşarken kilo vermeyi başarıyor.
    Ne var ki astım krizine girip, nefessiz kalarak hayatını kaybediyor. Kendisi de nefessiz kalarak ölmeyi tercih ederdi diye düşünüyorum ama şanssızlığı burada konuşuyor. Çünkü o astım yüzünden değil, seks sırasında aldığı zevkten nefessiz kalıp ölmeyi tercih ederdi.
    Daha öncede yazdığım gibi kitabı felsefi ya da psikolojik açıdan değerlendirmek gerek. Sade'ın psikolojisinden yola çıkarak, içimizdeki sadisti nasıl bastırdığımızı, aslında "bir çimdiğin" hepimizin hoşuna gidebileceğini düşünebiliriz. O, zamanın tüm din baskılarına rağmen hayvandan geldiğimizi idrak etmiş ve hayvansı dürtülerimiz olduğunu, bunu bastırdığımızı birçok psikologdan önce ön görmüş biri. Beauvoir, Freud'dan da örnekler vermiş, kitabın en güzel yanı bu sanırım. Zaten Beauvoir'ın yazdığı bir kitabın kötü olduğunu düşünemiyorum. -Şimdilik-
    Keyifli okumalar güzel kadınlar, ve bir takım adamlar.