• 32 syf.
    Kitabin birinci bölümü, İyonyalı filozof Herakleitos’un yapıtından günümüze kalabilmiş az sayıdaki Parçalar'dan oluşmaktadır. Kitabın ikinci bölümü ise iki kişinin bu Parçalar hakkındaki okumalarindan (düşüncelerinden) oluşuyor.

    Herakleitos’un felsefesinden anladığım kadarıyla bahsetmek istiyorum: Herakleitos'a göre Logos adını verdiği ve şeylerin yapısını oluşturan bir temel yapı vardır. Bu, tüm zıtlıkları içinde barındıran bir ölçü, akıl..
    Ona göre zıtlıklar olarak gördüklerimiz birbirlerini besleyen iki şeydir. Ölüm hayatı,hayat ölümü besler. Aynı zamanda tüm zıtlıklar aslında birin parçalarıdır ve aslında birbirlerinden farklı değillerdir.
    Felsefesini, ateş, toprak, su üzerinden kuran filozofun hayatın kaynağı olarak gördüğü ve aslında bir metafor olan şey ateştir.

    "Yay’ın ismi: yaşam {1}
    İşi: ölüm"
    [1. (Eski Yun.) ßıós: yay; ßíos: yaşam. (Ç.N.)]

    Filozofun bu sözü en hoşuma giden ve üzerine en çok düşündüreniydi. Yaşamı, ölümden ayrı düşünemeyecegimiz, yaşam kelimesinin aynı zamanda ölüm için kullanılan ok için de kullanılması oldukça manidar zannimca.

    Filozofun en çok vurgu yaptığı noktalardan birisi: Değişim. Irmak imgesi ile bir kişinin aynı ırmağa girmesinin mümkün olmadığını söyleyerek her şeyin her an değişim fazinda olduğunu vurgulamaktadır.

    Sözün kısası, tekrar tekrar okunacak bir eser. Kendisinden sonra gelenleri, aradan çaglar geçmiş olmasına rağmen etkilemiş bu değerli şahsiyet bir filozof için artık klişe olacak sekilde, yaşadığı şehirdeki insanlarla anlaşamamis, yalnız bir hayat sürmüş; bunu bazı sözlerinden anlayabiliyoruz.

    Keyifli okumalar
  • 135 syf.
    ·3 günde·Beğendi·7/10
    Macaristan doğumlu, 1940 yılından emekli olduğu 1977 yılına kadar İngiliz BBC'nin çeşitli kademelerinde görev alan Martin Esslin, hem izleyici hem de işin mutfağından birisi olarak
    Televizyon Çağı'nı anlatıyor. Emekli olduktan sonra ABD Kaliforniya Standford Üniversitesinde misafir drama profesörü olarak da çalışmış. Bu sayede Amerikan televizyonları hakkında bilgiye de sahip. Bunları sentezleyerek bu kitap ortaya çıkmış.

    İngilizcesi The Age of Television olup, 1981 yılında yayımlanmıştır. Türkçesi ise Televizyon Çağı olarak yayımlanır. İlk baskılar da ise kitabın Türkçesi "TV - Beyaz Camın Arkası" idi.

    Kitap 6 ana başlığa sahip. Bu ana başlıklar altında ise konuyu irdeleyen alt başlıklar da mevcut. Bu sayede kitabın içinde tam olarak ne var ve hangi sayfada olduğu kolay bir şekilde görülebiliyor. Bu da okuyucuya avantaj sağlar.

    Yazar televizyonun olumlu ve olumsuz yönlerini anlatırken örnekleri Amerikan televizyonlarından aldığını da belirtiyor. Bunu yaparken de gördüğü sorunları ve rahatsızlığını en başta anlatır.

    Martin Esslin, 1970'li yıllardan televizyon için geleceğe bakıp şunu ifade eder: "Hayat tarzlarının, kültürünün ve sosyal alışkanlıkların gelişiminde büyük bir devrime yol açtı (s.9)". Dün, bugün ve yarına bakıyor. Ama esas kendi zamanında yaşanan olaylara açıklık getirmeye çalışıyor.

    Marshall McLuhan da "İletişim Araçlarını Anlama" (Medya Mesajı, Medya Masajıdır) ve "Global Köy" (Global Köy (The Global Village)) ile kitabın içinde kendine yer bulur.
    Global Köy ile elektronik medyanın -kendisi interneti hele bir görseydi neler yazardı acaba-, insanları tek çatı altında birleştirdiğini uzakların yakına geldiğini söyler. Martin Esslin de Marshall McLuhan'dan yararlanır.

    Televizyon sayesinde her anın tekrarlanabilmesi, düzenlenmesi, kopyalanması kendini gösteri unsuru hale getirir. Bu gösteri sayesinde artık evden rahat ve kolay bir şekilde o gösteri içine dahil olunabilir.

    Gerçek kurgu arasında yer alan düşüncelerin televizyon ekranından halka seyrettirilmesi ve bu izleme içinde bir
    çeşit röntgencilik gibi camın arkasındankilerle camın önündekilerin mücadelesine sahne olur.

    Televizyon artık herşeyi söyleyen bir araçtır. Film, dizi, sağlık, spor, yaşam, oyun, alışveriş, müzik, haber, dedikodu yani kısaca herşey yanı başımızda kurgulanmış bir şekilde bize sağlanır. Oturulan yerde her türlü bilgi karşımızda. Dost da orada düşman da orada.

    Televizyon evimizin baş köşesinde kendine ait bir yeri vardır artık. Belki çoğu kişinin evde kendine ait odası yokken,
    televizyonun her daim bir yeri vardır. Genelde sabittir yeri. Hep buyur eder insanı. Kimseye kızmaz, bağırmaz, üzmez;
    sadıktır ve anlayışlıdır. Bizlerin ondan vazgeçemeyeceğimizi bildiğinden ona göre, günün şartlarına göre davranmasını da bilir. Televizyon üreticileri ve televizyon yayın sağlayıcıları artık toplumun her kesimine ulaşmak için üretirler ve ona uygun
    içerik sağlarlar. Olmazsa olmaz veya başka bir şekilde düşünürsek reklamlar da burada var. Hatta reklamlar sayesinde o yayınlar o televizyonlar var da denildiği de olur.

    Martin Esslin de drama, gerçek, yeniden üretim, yeni kurgu ile insanların bir ekran içine hapsedilmesinden bahseder. Yazar, gerçeğin kurgulanmasından da bahseder. Artık gerçek nedir? Bize gösterilen 'gerçek', gerçek mi? gibi sorularla bazı kavramların anlaşılmasını amaçlar. Buradan hareketle Jean Baudrillard, Simülakrlar ve Simülasyon (Simülakrlar ve Simülasyon) kitabı da okunmaya değer.

    Örneğin, bir tiyatro eseri olarak üç saat boyunca 'Hamlet' oyunu tiyatroda seyredildiğinde bu üç sat boyunca oyunun etkisi altında kalınabilir. Hatta 'gerçek' bir kişi olduğu bile düşünülebilir. Ama bu olay sınırlı zaman içinde gerçekleşir. Peki, 'Pembe Diziler' tabiriyle yayımlanan diziler ise yayımlandıkları süre içinde hem de çok daha sonraları için bile etkisini sürdürür. Bunun yeniden üretim olduğu unutulup, o konuyu, kişiyi ekrandan çekip alıp onları birer birer yeniden bedenlendirip onunla yaşamaya başlarız. Televizyon dizileri uzun süre etkisini sürdürür. Gerçekle kurgu iç içe geçmiş bir durum ortaya çıkarır. Sanal karakterler gerçekmiş gibi algılanır. Oyunu iyi kurgulayan televizyoncuların bir çeşit başarısıdır. Bu başarı reklamlarla desteklenir. Artık reklamlar film ya da dizinin içinde, karakterler reklam diliyle konuşur ve camın önündekiler de o ileti doğrultusunda harekete geçirilerek meta gerçek kişilerle buluşturulur. Reklamlar sayesinde tüketim de kamçılanarak üretim artışı da gerçekleştirilir.

    "Günümüz medeniyetinin başka hiçbir faktörü -ne eğitim sistemi, ne din, ne de bilim veya sanat- televizyonda sunulan dünya kadar kök salmış, onun kadar etkin, toplumun bütün bireylerince onun kadar toptan kabul görmüş ve ortaklaşılmış değildir (s54)". Esslin durumu anlatır.

    Televizyon evimize girdi. Anlık olarak herşeye her an ulaşılabiliyor ve herkesi evimize davet ediyoruz. Sevdiklerimiz olduğu gibi sevmediklerimiz de ev içinde. Televizyonun olmadığı bir devirde yaşanan olaylar başka bir yerde bilinmez, duyulmazken artık televizyon sayesinde biraz da McLuhan'ın
    dediği gibi "Global Köy" içinde hayatı yaşıyoruz.


    Ezcümle: Yıllar önce okuyup beğenmiştim. Tekrar okuyup alıntılar ekleyerek küçük bir inceleme yazısı yazmaya çalıştım.
    Okuduğum kitap Mart 1991 tarihlidir.
  • 283 syf.
    ·5 günde·Beğendi·Puan vermedi
    Bu kitap benim için iki türlü önem taşıyor. Biri Puşkin'in, modern Rus edebiyatının kurucusunun, “ulusal şair”inin kaleminden çıkmış olması bir diğeri de elbette Aralık'tan beri yürüttüğümüz etkinlik ("Sabahattin Ali'nin Kayıp Kitaplarının İzinde" #34700268 ) yani kitabın Sabahattin Ali‘nin ölmeden önce yanında taşıdığı iki kitaptan biri olmasıydı.

    Öncelikle Sabahattin Ali'nin edebiyatımızda muhteşem bir yerinin olmasının yanı sıra onu anlamak, ona yaklaşmak adına hem kamp ekibi olarak hem de kendi şahsi araştırmalarımla her geçen gün farklı şeyler okuyor ve öğreniyorum. Bu etkinlik sonunda da kendimce bazı fikirler geldi aklıma. Mesela neden bu iki kitap vardı Sabahattin Ali’nin çantasında: Yevgeniy Onegin ve Modeste Mignon .

    İki kitabı da okumuş biri olarak, biri edebiyatın tanrısı Balzac diğeri Rus edebiyatının kurucusu Puşkin. İkisi de aynı yıl hatta neredeyse aynı gün doğmuşlar. Yani o zamanın şartlarında birbirlerinden haberlerinin olması çok da mümkün değil gibi. Ama ikisinin de bu kitapta o kadar çok ortaklıkları var ki. İkisinde de toplumsal sınıflara eleştiriler, kadınların eline, tercihine, aşkına, insafına bırakılmış şairler, okumuş güçlü kadınlar, toplumsal yapıyı değiştirmeye çalışanlar... Sonra düşünüyorum Sabahattin Ali bu iki kitabı boşuna seçmiş, öylesine seçmiş olabilir mi? Bence kesinlikle hayır. Bu benzerlikleri göz ardı etmeyecek zekada bir adamdı. Belki de çıkış noktası olarak bu iki kitabı kullanacak ve enfes bir roman daha yazacaktı.
    Ama işte ülkemiz...

    Etkinliğimiz sürerken kitabı okuma listesine alan 1000Kitap İstanbul Okuma Grubu 'na ayrı teşekkür etmem lazım bence. Çünkü benim bu etkinliği yapma amacım zaten bu okunmayan kitapları konuşma ihtiyacıydı. İhtiyacım fazlasıyla karşılandı tekrar teşekkürler. Öyle güzel oldu ki hem Sabahattin Ali'nin hem de Puşkin'in ruhuna değsin.

    Yevgeni Onegin'i daha önce okuduğum yine bir Puşkin kitabından, Bakır Atlı 'dan öğrenmiştim. Orda da muhteşem Puşkin şiirleri var, ama bu kitap dünyada şiirsel romanın ilk örneği. Peki bu kitap bir aşk romanı mı? Kusura bakmayın aptallar için öyle olabilir ama Anna Karenina ne kadar aşk romanıysa Yevgeni Onegin de o kadar aşk romanı.
    Puşkin sürgünde iken yazıyor bu şiir - romanı. Yani onu tam da toplumsal meselelerden uzak tutmaya çalışanlara dahiyane bir karşılık değil mi? O kadar çok şey söylemiş o kadar çok şey ima etmiş ki... Ama büyük başlar o kadar küçük beyinli oluyor ki içindekini anlayabilene rastlanmadı.

    Kitapta en etkilendiğim yerlerden biri coğrafya değişse de kadınların kaderinin yüzyıllarca değişmediğini görmemdi. Fikri alınmadan küçük yaşta kızların evlendirilmesi, tercihine bir şey bırakılmaması, evden çıkarılmaması, ikinci sınıf insan muamelesi görmesi... Puşkin bu algıyı bu kitapta yıkıyor, o döneme göre öylesine büyük bir adım ki bu, o yüzden de büyük işte. Kadın okuyor, düşünüyor, sağlam duruşla, cesaretle konuşuyor hareket ediyor ve reddediyor. O yüzden şu noktada Dostoyevski'ye katılmamak olanaksız:
    "Puşkin bize gelecekten haber getiren peygamberimizdir."
    Hatta Yevgeni Onegin kitabının ismi "Tatyana" olmalıydı, diyebiliriz ki o zamandan beri edebiyatımızda Rus kadınını böylesine olumlu, böylesine güzel görmedik de diyor, kesinlikle haklı.

    Biliyor musunuz Rusya'da kadınlar Tatyana'nın Yevgeni'ye mektubunu "güçlü kadınlar" ın cesaretini anlatma amacıyla kullanırlarmış, bir örneğini de koyayım;
    https://www.youtube.com/...7rr69E7pu9s&t=5s

    Onegin'in kişisel özellikleri, insanlarla olan ilişkileri, hayat tarzı üzerinden müthiş bir aristokrasi eleştirisi var. Onegin aslında her şeyden parça parça bilen ama aslında içi bomboş, kendini iyi satabilen, her şeyi tüketen,insanlara küçümseyerek bakan sevgisiz bir adam, o dönemde işaret ettiği bu adamlar kim ola ki... Bir yapıtı yazarından bağımsız düşünmek mümkün mü? Bence kesinlikle değil. Onegin'in iyi arkadaşı şair, duygusal, iyi niyetli, alçakgönüllü Lenskiy de aslında Puşkin'in ta kendisi işte. Belki bilerek bilmeyerek kendi sonunu bile Lenskiy'de yazmış Puşkin. Anlamsız bir gelenek "düello" da cabası.
    Lenskiy'in ölmesi de bence kitaptaki "iyi"nin ölmesi demek. Yani bu toplumsal şartlarla, baskılarla "iyi" olan yaşayamaz, içindeki iyi de böylece ölüyor. Yani dünya iyilerin yaşayacağı bir yer değil.

    Yevgeni Onegin üzerine yıllarca bir çok film, opera, bale, tiyatro yazılmış, nasıl yazılmasın. Bunlardan en etkileyici olanlardan biri ünlü besteci Çaykovski'nin çok etkilenerek -ki kendini Yevgeni Onegin ile eşleştirmiş buna benzer bir hayatı var- yazdığı senfonisidir. Dinlemek isteyen olursa küçük bir parça;
    https://www.youtube.com/watch?v=Cz7JREul22g

    Not: Ben hayıflanırken bu kitaplarla ilgili hiçbir bilgi yok diye, "etkinliğini yap da okuyak" diyerek beynimi açan canıms arkadaşım Li-3 ' e sevgiler, teşekkürler.
  • 181 syf.
    İnsan Olmak nedir diye sorsam şimdi yüzlerce cevap gelir değil mi? Herkes kendine göre bir şeyler anlatır. Herkesin insan olma kriteri farklıdır. Bu kitapta da Engin Geçtan neredeyse verilebilecek bütün cevapları enine boyuna ele almış..

    Öncelikle İstanbul'dan kalkıp Ankara'ya Engin Geçtan'ın yanına gidip "Hocam  lütfen bizim içinde bir şeyler yazın" diyen arkadaşa teşekkür ediyorum. Bu söylem olmasaydı da bu kitap yine yazılır mıydı veya yazılsa da aynı olur muydu sorularını da hoca önsöz de sormuş kendi kendine. Bu arkadaşın gidip böyle bir şey demesi hocada fitili ateşlemiş ve adeta fışkırırcasına bir çırpıda yazdım diyor kendisi. Ama siz bir çırpıda okuyamıyorsunuz orası ayrı bir mevzu. Bir çırpıda yazdım da dese zaten görüyorsunuz yılların birikimi var bu kitapta. Öyle çok insan irdelenmiş ki....
    Okurken o kadar çok insan aklıma geldi, o kadar çok kişiyi yeniden yaşadım ki zaman zaman bu kadar da olur mu dedim. Ve tabii ki kendinizi de yaşıyorsunuz. Çünkü kendinizi bilmeseniz başkalarını da bilmeniz pek mümkün görünmüyor. Her kelimesi, her cümlesi ayrı bir tespit, ayrı bir anlam ifade ediyor.

    Daha kitabın ilk sayfasıda karşımıza şöyle bir alıntı çıkıyor.

    "İnsan, varolduğu günden bu yana sürekli olarak içinde yaşadığı dünyayı ve evreni tanımaya ve anlamaya çalışmış, ancak bu çabası içinde en az tanıyabildiği varlık yine kendisi olmuştur."

    Bu ne yaman çelişki diyorum ben buna. Evet işte insan olmanın özeti de bu sanırım. Çelişkilerle dolu bir varlığız. Ne zaman ne yapacağımız, ne düşüneceğimiz, nasıl davranacağımız belli olmuyor. Şartlara göre hareket eden bir varlık işte. Bu demek değildir ki yanar döner bir varlık, ne olduğu belirsiz yalan dolan manasında değil. Değişim sürecinden bahsediyorum. Her an her saniye değişiyoruz ama farkında değiliz. Öyle bir zamanda yaşıyoruz ki, öyle şeylerle karşılaşıp, öyle şeyler görüp işitiyoruz ki, değişmemek mümkün değil. Ancak bu değişim iyi yönde olursa bir anlamı olur. Yoksa zaten sonuç başta yazdıklarıma çıkıyor.

    İşte bu yaşanılan süreçlerin neden böyle olduğuna, nereden geldiğine, nasıl devam ettiğine, ilişkilerde sorunların tartışmaların nerelere dayandığına bir bir açıklık getiriyor. Tabii ki ilk olarak da konu Anne-Baba ve Çocuk ekseninde yoğunlaşıyor. Çünkü olan, olabilecek olumlu olumsuz tüm durumların temeli aile yaşantısına dayanmakta. Sevgi ortamında büyüyen bir çocukla, tam tersi bir ortamda baskıcı bir aile ile beraber büyüyen bir çocuğun aynı olması beklenemez zaten. Burada diyeceksiniz ki kimse aynı değil zaten. Evet iyi de burada anlatılmak istenen zaten başka.

    Biraz etrafımıza bakalım isterseniz. Bazı insanları mesela çok mutlu olarak görüyoruz değil mi? Hayatları yolunda, düzenleri yerinde, mutlu, yaşamaktan zevk alan vs. vs. öyle algılıyoruz. Bazıları da huzursuz mutsuz, yaşamdan zevk alamayan, evliyse ailesine de eziyet çektiren insanlar vs. Bunların temelinde yatan sebepleri ise kişinin çocuklukta yaşadığı durumlar olarak ele alıyor. Tabii ki tüm açıklamalarıyla birlikte. Annenin babanın tutumu, yaşadığı ortam, bulunduğu çevre, komşuları, arkadaşları, akrabaları vs hepsi birer etken. Öyle basit gibi görünse de ruhsal gelişime çok büyük etkileri olduğunu görüyorsunuz. Ve bu durumlar ileriki yaşantımızda da etki ediyor.
    Ve tabii ki işin ekonomi boyutu da var. Oralara çok fazla girmemiş. Toplumumuzda yaşanan çoğu sorunun temelinde de ekonomik nedenler var. Bu yadsınamaz bir gerçek.

    Sonra birey ve toplum ilişkisini ele almış.
    Bireyin toplumda yer edinebilmesi, daha doğrusu kendi olabilmesi için sağlıklı bireyselleşmesi gerekiyor. Bu sağlıklı bireyselleşme toplumdan kopmadan, kendi doğrularını da yok saymadan yapılabilen bir süreç. Ancak çok da kolay değil. İşte bu yapılırsa gerçekten birey olabiliyor insan. Onun dışında kendini soyutlayıp, tamamen toplumdan kaçmak bir anlam ifade etmiyor. Çünkü yaşadığımız hayat buna izin vermiyor.

    Burada şu alıntıyı eklemem gerekiyor.

    "Kişiliğin bireyleşebilmesi için, insanın kendisine ilişkin gerçekleri olabildiğince bilinçlendirebilmesi gerekir. Ne var ki, birçok insan kendini tanımak için çaba göstermeksizin yaşamına anlam katabilmeyi umar ve beklediklerini bulabilmek için bir mucizenin gerçekleşmesini bekler. Oysa insan, gerçeklerini tanıyabildiği oranda kendisiyle uzlaşır ve çevresine karşı da daha hoşgörülü olur. Bunu başaramayan biri ise hoşlanmadığı ve kabul etmediği bilinçdışı benliğini diğer insanlara yansıtır, onları eleştirir ve kınar. Bunu yaparken, aslında, tanımadığı gerçek benliğini seyretmekte olduğunun farkında değildir."

    Normal kavramını ele almış mesela. Normal davranışlar, normal söylemler vs. Bunlar kime göre neye göre normal bunları bir bir sıralamış. Herkesin kendine göre normal ve anormal değerlendirmesi vardır o yüzden genelleme yaparak bazı şeyleri anlatmaya da karşı olduğunu aldım ben. Zaten anlatımda genelleme ve kesin yargılar yok. Çünkü nasıl bir değişken yapıda olduğunuzu en iyi o biliyor. Kesin yargılar ve genellemelerin canı cehenneme diyorum :)

    Daha sonrasında insan ilişkilerindeki duygu düşünce durumlarını ele alıyor.
    Öfke, korku, düşmanlık, aşk, sevgi, nefret akla gelebilecek her şeyi tek tek incelemiş. İlişkilerdeki sorunların nelerden kaynaklandığı, kimin nasıl davranıp nelere yol açtığı bunları görüyorsunuz. Kadın-Erkek ilişkilerini de son derece çarpıcı boyutlarda derinlemesine ele almış. Gerçekten etkileyiciydi. Kendimi ve hayatımdaki süreçleri ve sonrasındaki sonuçların neden öyle olduğunu bu kitaptan sonra daha iyi anladığımı düşünüyorum. Çoğu sorunuza bu kitapta cevap bulacaksınız eminim.
    Benden bu kadar. Gerisi sizde. Umarım bu kitabı okuyup, iyice özümseyip daha iyi bir insan olma yolunda adımlar atabiliriz. Herkese keyifli okumalar.
  • 104 syf.
    ·Beğendi·8/10
    Babaya Mektup

    Bu kitap çok kısa olmasına rağmen bana çok bilgi kattı. Şunu belirtmek isterim ki: tam anlamıyla bi' kişisel gelişim kitabıydı. Her yönüyle muazzamdı.


    Kitabın konusuna değinmeden önce özelliklerinden bahsedelim. Bir kere kişisel gelişim kitabı olarak görmem bir yana, ilk sayfadan itibaren bir dakikalığına bile sıkmayan, sürekli okumaya devam etmek istediğim, akıcı dile sahip bir kitap oldu. Dolaysıyla kitaplıkların baş köşesinde durmayı her zaman hak edeceğine inanıyorum.


    Kafka'nın babası, onu hayat boyu kendi istediği bir kalıba sokmak istiyor. Yani tıpkı burası da dahil olmak üzere toplumların geneli gibi. Bilindiği gibi çocuklar ebeveynlerini örnek alır. Çocukları ise hayata hazırlayanlar bir nevi ebeveynlerdir. En azından temel eğitimi göz önünde bulundurursak, bu şekildedir.

    Kafka'nın babası her zaman, "Dediğim dedik, çaldığım düdük." kafasında. Zaten kitabı okuduğunuz üzere bunu orada da görmüş olacaksınız, ki Kafka mektuplarında babasını tanrıya ve krala benzetiyor. Asla değişmeyen kurallar, çocuğun kararlarını önemsememe ve daha birçok yanlış eylemin hepsi Kafka'nın babasında bulunuyordu. Kitabı okurken çoğu noktada kendinizi görebileceğinize inanıyorum. Çünkü biz de toplumların parçasıyız ve okurken ben de kendimi bu hikayeye aitmiş gibi hissettim. O okulu okumayacaksın, böyle giyinmeyeceksin, benim istediğim kişi ile evleneceksin, kararlarını almak için benden onay alacaksın ve yöneticin ben olacağım. Her ne kadar kabullenmek istemesek de bizler çocuk yaptık diye hak talep edemeyiz. Özellikle çizgiyi aşmamız son derece yanlış olacaktır. Bugün öz güvensiz bir neslin olması ve insanların kendine kurtarıcı bekleme nedeni bu hatalı davranışlardan kaynaklıdır. Eğer onlara bu fırsatı vermezsek, tıpkı kitapta da olduğu gibi Kafka'nın babasına uzaklaşması, birbirlerine yabancı olmaları hepimizin hayatında söz konusu olabilir. Önce aile bağları kopar, sonrasında ise bir toplum cinayetine neden oluruz. Kafka'nın hissettiği ezikliği anımsamak gerekir. Bu durumu oluşturanların biz olduğu gibi yok edecek olanlar da bizlerizdir.

    Babasının Kafka üzerinde hakimiyet kurma çabası, onun kendi yaşam tarzını, kendi kutsallarını, hayata bakış açısını oğluna empoze etmesiyle örneklendirebiliriz. Zira kitabı okurken bunu sürekli Kafka'dan duyuyoruz. Kafka'ya empoze edilmeye çalışılan yaşam anlayışını babasının her zaman uygulayamadığını fark edebiliyoruz. Onun da örnek verdiği gibi masadayken düzgün yemek yenilmesini söyleyip, yemek sonunda yere en çok artık bırakanın babası olduğunu görüyoruz. Özetle Kafka'nın babası yine toplumun geneli gibi çocuğunu bir canlı olarak değil, robot olarak görüyordu. Çünkü muhtemelen Hermann Kafka'da kendi babasından böyle bir muamele görerek, yani robotlaşarak yetiştirilmişti. Ama Kafka gibi bunların farkına varıp, kendisini bu bataklığın içinden çıkarması hal ve hareketlerinden görüldüğü üzere mümkün olamamıştı. Ki en kötü şey ise babasının bu davranışların farkına varamamasıydı. Fakat Kafka'nın mektuplarında belirttiği gibi ondan kopması da mümkün değildi. "Babadır, n'apsa yeridir." mantığıyla davranmış. Yine de beni duygulandırdı. Açıkçası yanlış tavırlar sergileyecekler diye ben de ailemi reddedecek değilim. Zaten kimsenin reddedeceğini sanmıyorum.

    Yapılanları sorgulamama durumu, yanlışların neden yanlış olduğunu anlatmayıp, onları direkt olarak yasaklamak, düşünmeyi körelten eylemlerdir. Kafka ise eserinde bunu ele alıyor, adeta içsel çöküşünü anlatıyor ve bunu anlatırken de her cümlesinde nokta atışı yapıyordu. Kitabı beğenmemde ki en büyük etken bu oldu.

    "Tek ihtiyacım olan şey ufak bir cesaretlendirme, arkadaşlık, biraz yoldaşlıktı. Sense her zaman yoluma engeller koydun."
  • 444 syf.
    ·Puan vermedi
    Fırat Özbey abinin bu iletisinden
    #39035990 sonra koştum kitabın üstüne. Üçyüzyetmişbeşinci sayfasında Metin Altıok da aynı sürahinin derdine değinirdi. Koca sayfayı bir bu cümle kaplamış;
    'Neden hep boş bir bardağa yüksünmeden boyun eğer sürahi?' diye sorar, aslında sormaz; hayat bilgisi üzerine gözlemciliğini, toplumsal damarlardan nasıl yakaladığını göstermek istiyordu abimiz. Tıpkı,
    döşeğimde ölürken 'in; 'Hayattaki bütün amacım basit yaşamak, basit düşünmek, yarın hakkında hiçbir şey bilmemek. Belirsizlik içinde günü yaşamak, bir şeyler üzerinde düşünebilecek kadar kelime bilmek. Fazlasını istemiyorum. Varlığımı kanıtlamak gibi bir derdim yok.' demesindeki, ölümümü olumlayacak-tanımlayacak değilim mertebesi gibi. Yine bu soru Feridun Urfa'nın, 'sen Tanrı'nın kendiyle monologu, sen yalnız bir kadının çıldırmış hali' dediği nüktelere de eş düşmüyor mu, her ne kadar bu bilince hareketle yazılmış olmasa da benim için aynı tematik bütünlüğe denk düşüyor.


    Geçen kafamı kaşıyordum parkın birinde. Üzerime bir kaç gözün dikildiğini fatketmem biraz zaman almış. Neyse ki zaptedebildim kaşıntıyı da, elimi tekrardan ceplerime montalayabildim. Durup düşünüyorum; sahi neden bakıyordular bana o parktakiler. Bir süre onların gözüyle kendimi izler buldum beni. Kim bilir neler düşündüler hakkımda. Bitli biri olduğumu mu dersiniz...İnsan mıydım, değil miydim? Sanmıyorum biri hayranlıkla bakıyordu. Herhalde bir şeyler düşündüğümü, dertlerden kafayı sıyırmış olduğumu felan düşünmüştü. Faraza kirli sakalımda onaylatmıştır düşündürdüklerimi. Pek bir ayarı olmayan dünyalılar işte, eylemlerinin nihayeti kestirilemiyor. Baker'in Aşındırma Denemeleri/okurlar kitabının ikiyüzonsekizinci sayfasında 'mümkün dünyalar' diye bir ibareye rastgelip üzerine epey düşünmüştüm. Yer aldığı pasajın ilgili yerleri;
    "Bir azınlık, nerdeyse kaçınılmaz, cehennemi ve acı verici bir zorunlulukla kendisini 'çoğunluk' görünümlerinden birine dahil etmek ihtiyacını hisseder. Merkez rücu, bir bozgun, bir ricat halini alır. Yitirilmiş ve hiç yaşanmamış bir 'mümkün dünyalar' çoğulluğu çoğunluğun egemenliği açısından tehlikeli, serseri sarsıntılar yaratır."



    Velhasıl buralardan birtakım ipuçları da alıp, maddeler alemindeki devinimin dur duraksızlığına rağmen, mananın vücut bulduğu modelin bazı mutlakları gibi çıkarımlar elde etmeye, hatta Russell'ın 'Tanışıklık ve betimleme yollu bilgi ayrımına' temas etmeyi planlıyordum kafamda ama beceremedim. Beynimin çatırtıları eşliğinde yazara yöneleyim;
    Uzun saçları ve gözlükleri vardı, yakışıklıydı da, sürahi gibi tutulacak bir kulpu olsun asla istemezdi. Zaten Füsun'dan yakayı sıyırır sıyırmaz memleketimin toprakları üzerinde sekiz yıl kadar cirit atmasından belli. Bir de felsefe mezunuysan, oh ne ala memleket.
    Kısacası şiirde yer alan dil malzemesinin yapısı ve fonksiyonu üzerinde çok durulur.
    Lafız ile mana arasındaki münasebet, yani gösterge ile kavram arasındaki ilişki içine girersem, çıkamam, ancak kör topal...Ki edebi tür içinde düşünülüp ele alınması gereken eserlerin tamamını okumadan, özelliklerini hatta bütün unsurlarını dikkate almadan söz konusu tür hakkında kanaat belirtme hakkına da sahip miyiz, sanmıyorum. Aynı esere sayısız yorumlamalar geliyor, ki pek azı dışında ne tasniften, ne tasvirden, ne tenkitten, ne de estetikten hareketle değerlendirmeler değil. Eserin yapısı, anlatma tekniği, bütünüyle tasvirinden uzak yorumlamalar...Doğrusu bütün bunları yapabilecek donanıma sahip değilsek, bir iki cümle ile durumu geçiştirmeye çalışmak tercih edilmesi gereken olmalı. Hiç değilse eserin hüviyetine halel gelmiş olmaz. Esere vücut veren, retoriği, muhtevası, belagatını ararken temayüzlerle vakit harcamış olmayız, ya da kanmış, bilahare aldatılmış da...

    Beni bu konular üzerinde -işin içinden sıyrılamamamla- düşünmeye meyledenlere selam olsun. Belki çok sonraları, düşünmeye dair mecalsizliği ve yetersizliği aşacağım günler görürsem bu konular üzerinde düşünmeye tekrardan yelteneceğim.
  • 105 syf.
    ·1 günde·10/10
    =Beş=

    İyi ki edebiyat var!

    Faulkner'ın bu kitabı yazara ait orijinal bir çalışma değil. Çevirmen ve yazar Hamdi Koç'un 1950 yılında "Collected Stories of William Faulkner" adıyla yayımlanan kitaptan seçtiği öyküleri bir araya getirdiği bu çalışmada, Faulkner'ın okunması en zor ve en iyi eseri olarak görülen Abşalom, Abşalom!'dan da bir bölüm bulunuyor.

    Şunu rahatlıkla söyleyebilirim ki; kitapta inanılmaz güzellikte, muazzam incelik ve edebi yetkinlikte öyküler var. Şu ana dek okuduğum bütün eserleri arasında en etkileyici eser bu oldu, Döşeğimde Ölürken'den bile daha çok beğendim kitabı. Her ne kadar Faulkner'ın seçtiği öykülerden oluşmasa da Hamdi Koç'un öykü seçimleri yazarın en zirvede olduğu eserleri bir araya getiriyor, sonuçsa muazzam, çok iyi.

    Kitapta 8 öykü var. Bu öykülerin tamamı da çok iyi çevirilerle, çok iyi bir edebi lezzet vererek bence yazarın gücünü iyi bir şekilde Türkçe ifade ederek hazırlanmış. Murat Belge çeviri konusunda, Faulkner çevirisi konusunda eleştiriliyor, Talât Sait Halman'ın Duman çevirisi de çok çok iyi kesinlikle. Hamdi Koç da çok iyi bir çeviri koyuyor önümüze.

    O Akşam Güneşi, ırkçılık temini müthiş öykülerle anlatıyor. Kitabın ana meseleleri yoğun, hatta kızılderililerin dahi siyahları köleleştirmesinin anlatıldığı ilk öyküde olduğu gibi şaşırtıcı örneklerle anlatılıyor. Irkçı şiddet, sömürü, istismar; güneyin tutucu ve gerici, iç savaş sonrası yenilginin bütün bedellerini yüklenerek değişmeye tahammül edemeyen, kan dökerek varlığını sürdüren geleneğin kutsanması; yapayalnız yaşamak ve kendini yok eden değerlerle yüzleşemeden çürümek ve yaşayamamak gibi meseleler ne kadar etkileyici, ne kadar insanın zihnine kazınan örneklerle kazandırılmış edebiyata. Okurken edebiyatın gücünü hatırlamamak imkânsız, çünkü bu tür eserler bize bu gücü hissettiriyor, çok iyi yazılmış, çok hayat dolu ve gürül gürül akan bir üslûp ve dili okuyup da bunu hissetmemek mümkün mü? Kendi adıma böylesi güzel bir eseri okuyabilmiş olmak bile büyük bir keyif verdi bana.

    Bu kitabın Döşeğimde Ölürken, Duman, Dilek Ağacı, Ayı adlı kitaplarda var olsalar bile bu kadar net hissedilmeyen gerçek ve esas Faulkner meselelerini çevirmenin seçimiyle bir araya getirerek yazarı tanımaya ve öğrenmeye çalışanlar için çok doğru tercihlerle kurulmuş bir kurs kitabı görevi gördüğünü de söyleyebilirim. Kitabın son öyküsü "Carcassone" ise internette bilgi aradığımda bile neredeyse hakkında hiç bir şey bulamadığım, yazar ve yaratıcı olmanın çok soyut ve çok tipik, yani zor Faulkner üslûbuyla anlatıldığı bir eser, anladığımı söyleyemem, ancak Hamdi Koç'un bu öyküyü boşuna seçmediğini düşünüyorum.

    O Akşam Güneşi hakikaten yazılmış, bir araya getirilmiş en güzel öykülerden oluşan en iyi kitaplardan biri. Karakterlerin bu kadar net, belirgin, birbirinden farklılıkları böylesine güzel çizilmiş ama her biri aynı edebi güzel üslûbun ilmeğiyle harf harf cümle cümle dokunmuş bir eseri okumak ve onun tadını alabilmek edebiyatı seven herkes için bir gönül borcu olmalı.