• 35 yıllık otobüs şoförüyüm.İsmim Hayri Okumuş.Soyadim gibi okudum,tahsil gördüm bu yollarda milletin hikayelerinin pesinde.Adım gibi hayırlı hizmetlerde bulunurum hiç surat asmadan senelerce,mesafeleri yakınlaştırarak sevdiklerine .Emektar Kazım kimlere bağrını açtı,kimleri yüreğinde misafir etti saymakla bitmez.Onur konuğu bendim tabiki.En cok ben sürünce sevinirdi,rahatlardi cünkü.Hürmet ederdim kilometrelerce gittiklerine.Taşıdıklarına.En cok o anlardi ,en cok o dinlerdi beni.Simdiki kıytırık sözüm ona gıcır otobüsler çıkınca hurdaya gömdük cenazesini.Hırıltılarına,boğuk boğuk öksürüklerine tahammülü yok şimdiki konfor düşkünlerinin.Yok kliması çalışmazmış,yok sular sıcakmış,yok bilmem neymiş.Ne anlarlar ki derdiyle değerlenenlerin , hatıralara kucak açanlarin eskimeyen ve de eksilmeyen kıymetini . Yeniledikce silinmez ki yüreğimize dokunanlarin parmak izleri.

    Anons veriliyor .

    " İyi akşamlar, İstanbul – Hatay seferi yapan KT1000 sefer sayılı Yediveren Turizm'in Saygıdeğer Yolcuları otobüsünüz 5 dakika içinde kalkacaktır.Otobüsteki yerlerinizi alınız lütfen.Otobüsünüz 5 dk içinde hareket edecektir.Bizi tercih ettiginiz icin tesekkur eder,iyi yolculuklar dileriz."


    Otobüsteki yerimi aldım.18 saatlik uzun bir yolculuk bekliyor bizi.5 dakikanın dolmasını beklerken otobüse binen yolculara tebessüm edip,direksiyonu vesaire kontrol ettim.Isıldayan gözlerle "Kolay Gelsin Kaptan" selamlarını işitince yüreğime esenlik veriyor bazı yolcular.Sükür ,kedersiz bir yolculuk geçecek belli diyorum o zaman .Cok geçmeden burnunu sürekli çekip,ellerindeki mendille içli içli gözyaşlarını gizlemeye çalışan yolcularla göz göze gelince "kalbimin kalbine dokunurcasına sakladığım acılarım" yeniden günyüzüne çıkacakmışcasına korkarım,akordum da bozulmaya başlar.Ayrilik,hasret gibi duyguları kalbim de onlarla beraber yüklenerek, kaldırması güç bir bavulla yığılırım ben de koltuğuma .


    Gece yolculuklarını çok severim.Bundan dolayi hep de geceyi tercih ederim yapacagim seyahatlerde.Gece olunca yolcular uykunun kucağına emanet bırakırlar çoğu zaman yüklediklerini.Bazı zaman otobüse bebekli bir aile binince iş değişir tabiki.Sessizligin büyüsünü bozmak için yarişan cıyak cıyak bağırtılı ağlayislari yok mu çileden çıkarır insanı.O zaman direksiyona yüklenirim de yüklenirim,vitesi yükseltirim.Ayağim gazda. Yakarım bir cigara üç-beş...Püfletip dururum sıkıntıdan.Bebek cıyakladıkca kafam zonk zonk ağrımaya başlar.Zavallı annelerine tövbe ettirirler,bir daha uzun yolculuk yapmayacaklarina dair.Etraftaki yolcular bakışlarını onlara yöneltip göz taciziyle öf'leyip püf'lemeye başlayınca garibim anneler ne yapacaklarını şaşırıp, saklanacak bir köşe aramaya başlar.Otobüsün koridorunda bir ucundan annesi,diğer ucundan da babası dört elle sallayarak susturmaya çalıştıkları battaniyeyle kafalarına kadar çekip gizlenmek ister aileler, başkaları daha fazla rahatsız olmasın diye.Yolcular muavini başıma gönderip gönderip şikayetlerini hiç eksik etmezler.Söylenmeye başlarlar bu tarz bir yolcuyu otobüse aldığım icin.Yahu benim ne günahım var, anlayış göstersenize biraz.Yahu ben koca otobüsümle onca insanı şikayet dahi etmeden beşik sallar gibi piş pişş pişliyorum bunlar minnacık bebeğe garez edip ,asabımı bozuyor.Soför değil miyim arkadaş indireceksin en yakın molada.Yakalarından silkeceksin.Cekilmiyor bu tiplerle yolculuk.

    Kimi yolcular da tepelerindeki cılız ışığa aldırış göstermeksizin hoplaya zıplaya çevirirler okudukları kitabın sayfalarını.Kendilerini kitabın sayfalarına bırakıp, tabelaların yönünü çevirmeye çalışırlar kendi kalbi derinliklerine doğru .Kulakliklarindaki müziğin sesini açıp ,etraftan soyutlamaya başlarlar kendilerini.Kimi yaşlı teyzeler çantalarına sakladıkları elmalarla olmayan dişleriyle gacır gucur ettirerek midemin iştahını kabartirlar.Yahu insan bana da bir ikram eder.En önde oturan yolcular pür dikkat sabitledikleri bakışları ile ablukaya alırlar kelimelerimi çok konuşup da kaza yapmayayım diye.Hele sevdiğim müziğin sesini birazcık açınca,içtiğim sigaranın dumanı gayriihtiyari esen rüzgarla yüzlerini yalayinca yalandan öksürmeye başlarlar rahatsızlıklarını belirtirler yüzlerini ekşiterek.

    Kimi yolcularsa sırtını koltuğa yaslayıp, görünürde pencereden disarıyı seyrediyor gibi gözükse de çok uzaklara, bambaşka duygularla yaptıkları seyahatle kalbinin yollarını hor kullanır, aşındırır kendilerini.Daldıkları kuyudan çıkarmasını beklerler otobüsün onları.Aşmasini bekler aşılmazlarının.Otobüsün geride sektirmeyip ağaclari,dağları hızla geçişi gibi yollara emanet bırakırlar hatıralarını,özlemlerini ,
    hüzünlerini.Pırıl pırıl bir güne neşeyle uyanmanin özlemiyle yollardaki beyaz çizgileri ucu ucuna ilmekleyip bağlayarak,onlara sımsıkı tutunarak gönüllerinin istirahat edeceği tabelayla cıkışın,insirahin izini sürerler kayboldukları zifiri kuyudan.

    Muavin çay ,kahve servisine başlar.Yolcular silkelenip bir yudumda canlanmaya başlar.35 yıllık şoförlük hayatımda şu dikiz aynası ne hikayelere şahitlik yaptı bir bilseniz.Onlarin hikayesiyle kalbi irtibat kurup,kendi hikayemi mayalayıp her zamanki gibi yollara sığınırım ben de.

    -Kamiiiiiiiiiil...
    -Bir okkalı kahve bana da.
    Dertler koyu,yıllar boyu ...

    Kamil getirir kahvemi.Cigaram düşmez elimden üst üste iki, üç,dört.Radyoyu karistiririm.Bir frekansta cakılı kalır arabesk yüreğim aniden.Ah be Müslüm Baba'dan...

    "Ne çabuk tükendi olduğun günler
    Yine mi hasretler yaşayacağım
    '
    '
    '
    Gitme gitme gitme ne olursun"

    Ah be Nalan seninle hayaller kurarken nasıl da beni sensizliğe ittin.Senden sonra tabelalar küstü bana.Yönümü kaybettim.Sen beni sensiz bıraktın başka bir adamla evlenerek.Duydum ki çocukların da olmuş.O günden beri bıraktım kendimi yollara.Düsürdüklerimizi toplasa da getirse,seni bana diye.'Hayalle yaşarken gerçek dünyada ,zamanı içmisiz haberimiz yok'.

    Harcanıp gitmisiz,acı günlere gözyaşı ekmisiz haberimiz yok.Yaktın be Müslüm Baba .Yeter yollara akıttığımız gözyaşları.Ömür geçiyor be Nalan.Meğer aynı kitaba bakıp farklı hayallerin sayfalarını çevirmişiz seninle. Eriyip gidiyoruz.Gözlerimden süzülen yaşlarla,yüzüme yüzüme vuran güneşin ışıklarıyla kavrulan yüreğimle birlikte ızdırap çeken ruhum gökkuşağına kavuşsun istedim çok mu ? Şunu unutma ama Nalan seni seven kalbim otobandan hiç sapmadi,istikametini şaşırmadı. Çok geç.Gitme,gitme ne olursun.Gidersen bir daha dönmeyeceksin.

    Gizlemeye çalıştığım el hareketiyle yanağımda süzülen gözyaşlarımı hızla silerek,muavini çağırdım yanıma.Saatime baktım.Epey zaman geçmiş.Hatiralarimda boğulmusum resmen.Evladim mola anonsu verir misin?Muavin mikrofonu burnuna ve ağzına yapıştırarak boğuk boguk çıkardığı kalın sesiyle ;

    -"Sayın Yolcularımız otobüsümüz yarım saat yemek ve ihtiyaç molası verecektir.Lutfen degerli eşyalarınızı otobüste bırakmayınız.Kaybolan eşyalarınızdan firmamız kesinlikle sorumlu değildir.İyi yolculuklar dileriz.Tesekkurler."

    diye papağan gibi sıralamaya başlar talimatları ezberinden Kamil ...

    ~Bizim kayıplarımız ne olacak peki evlat dedim sessizce mırıldanarak...~

    Ben ise kendi hikayemi kucaklayıp dikiz aynasindan yüzleştiğim hikâyelerin üstüne beyaz bir şerit çekip yollara bırakırım hislerin mezar taşlarını.Yollar yutar çünkü geçmişin enkazını.Lavobaya gidip yüzüme soğuk su serperek çıkmaya çalışırım gömüldüğüm gecmisimden,tatlı hatıralarımdan.

    Mola bitti.Hangi durakta kalmis olursa olsun yureginiz, yolculuk ve hayat devam ediyor.Sonu mutsuzluk bile olsa sırf beraber yürümek ,beraber yolculuk yapmak için bile birkaç tatlı anıyla idare edersiniz buruk bir gülümsemeyle.İcimiz guzel goruntulere muhtaç.Anilarla teselli oluyorum ben de. Gönlümüzün istirahat edeceği yüreklerle icimizin yollarının kesişmesi dileğiyle.Aynı yönde seyir eden,plakası belli olan gönüllerle karsilasmak dilegiyle.Rabbim kalp kazalarından muhafaza etsin bizleri.Onun etkisi çok daha feci.İyi yolculuklar.
  • Peter Pan Sendromu , bireyin yaşantısını etkilemesi bakımından psikolojik ve ailede oluşması bakımından sosyolojiktir.
    Yazar Dr. Dan Kiley aynı zamanda isim babası olduğu bu Sendromu ; büyümeyi reddeden , sorumluluk duygusu gelişmemiş erkekler olarak tanımlar.

    Peki küçük bir erkek çocuğunun dünyasında neler oluyorda büyümeyi reddederek , sonunda sevilmeye değer bulmadığı benliğini acılar içinde yalnızlığa sürüklüyor?

    Kitap bu soruya ; oluşum, gelişim evreleriyle beraber davranışsal ve vaka incelemeleriyle oldukça kapsamlı bir cevap veriyor. Kitabın son kısmında ise sendromun önlenmesi ve ilerlemesini durdurmak için doğru iletişim yolları anlatılıyor.

    Kitapta sendromu yaşayanlar için “kurban” ifadesi kullanılmış. Gerçekten de oluşumuna baktığımızda ,onun bir kurban olduğunu görüyoruz.
    O anne ve babasının elinde kurban olmuş bir çocuktur.

    Yazıktır ki aileler problemlerini açıkça konuşmak yerine birbirlerine ilgisizlikle, öfkeli davranışlarla ve dolaylı yollarla ortada bir problemin olduğunu söylerler. (Anne - baba arasında bu ciddi iletişim probleminin altında çoğunlukla karşılıklı cinsel tatminsizlik yatar.)
    Bu örtülü mesajlar çocuğun dikkatinden kaçmaz ki çoğuda çocuk üzerinden verilir. Baba ilgisiz ve devamlı yorgun - anne çoğunlukla şikayet boyutunda söylenme halinde(ya da sessizce acı çekmekte). Evde hissedilir gergin bir ortam.
    Anne baba kendi sorunlarıyla öyle meşguldür ki çocuğun sevilme ve ilgi görme ihtiyacı sağlıklı bir şekilde karşılanamaz. Aile içi konuşmaların çoğu para ve mevki yönlü olduğu bu evde ilgide maddeyle eşdeğer gösterilir.
    Bu koşullar altında çocuk , babayı ilgisi ve sevgisi kazanılamayan bir varlık; anneyi ise acı çeken kırılgan korunması gereken bir varlık olarak algılar. Örtülü mesajların sürekli kendi üzerinden verilmesi sonucu çocuk , anne-baba arasındaki mutsuzluğun nedeninin kendisi olduğuna karara verir ve suçluluk duygusuyla öfkeyi kendi öz benliğine çevirir. Artık duyguları ona acı vermektedir ve bu acıdan kaçmanın en güzel yolu her şeyin mükemmel olduğu hayalleriyle yalnız kalmaktır.

    Bu koşullar altında ergenliğe gelen çocuğun artık baş etmesi gereken bir de hormonları vardır. Sendromun belirtilerinin görüldüğü dönemde tam olarak burasıdır. Acı çekmemek için taşlaştırdığı duyguları , yine aynı nedenle kaçtığı hayalleri artık gerçek hayatın büyüyen problemleriyle baş edemez. Büyümenin getirdiği sorumluluktan olabildiğince kaçmaya başlar ve büyümek istemez. Evde herkesin uyması gereken kuralların yokluğu da bu durumu pekiştirir. Üşengeçlik belirleyici faktör olan bu dönemde sorumluklarına karşı üç maymunu oynama sürecine girer.

    Kitap, aile ve halkın bilinçlenmesini hedef aldığı için fazlasıyla basit bir anlatım yolunu benimsemiş. Yayınlandığı dönemde altı ay gibi uzun bir süre çok satanlarda kalması da konunun herkes tarafından kolay okunması ve problem dahilinde herkesi ilgilendiriyor oluşuna bağlıyorum.

    Bir kitabın bir insanın hayatını değiştirebileceğini inananlardansınız , bu kitabın bunu gerçekleştirebilecek kitaplardan olduğunu bilmeniz gerekir. Ne de olsa hayat farketmeyle başlar ve fark yaratarak ilerler.
  • Öncelikle bu güzel çeviri için Sabahattin Eyüboğlu'na teşekkür etmek gerekir. Olabileceğinin en sade ve anlamlı haliyle çeviriyi yaptığı için, zira Önsöz I kısmında Denemeler'in Türkçe çeviriye en az elverişli olan kitaplardan biri olduğunu belirtmiştir.(Kitabın yazıldığı devrin Fransızcası ve günümüz Türkçesinin değişen kelime kalıpları ve anlam kaymaları yüzünden.)

    Aslında Dünya Edebiyatı'na baktığımız zaman Denemeler'in oldukça önemli bir yeri olmasına karşın bizim ülkemizde genelde ön yargı ile yaklaşılan bir kitap olarak kalmıştır.(Ortaokul ve lise dönemlerinde öğrencilere bir zorunluluk bir ödev eylemi ile yüklendiği için ister istemez gençler tarafından kitaptan uzaklaşma, soğuma olayı gerçekleşiyor.) Halbuki Denemeler her yaştan okurun içinde kendinden noktalar bulabileceği bir kitap. Gerek gençler için hayatı sorgulama, evren, insanlık, dünya ilişkileri ve sosyal konular ile ilgili çıkarımlarda bulunma, gerek orta yaş ve yaşlı kuşak için geçirdikleri yıllar üzerine düşünceye sevk ettirebilecek bir eser.

    Montaigne kendi döneminin en birikimli insanlarından biridir, ve yıllar süren hayat çıkarımlarından sonra bu eseri hem kendi düşüncelerini açığa çıkartıp insanlara kendini ifade edebilmek, hemde kendi düşünceleri üzerinden insanları düşünmeye itmek için kullanmıştır. Montaigne'in asıl gayesi insanlara "Kendini Tanı" ve "Neyi bilebiliyorum" düsturunu aşılamaktır. Bunu da bu kitapta Denemeler başlığı altında Eski Yunan ve Romalı filozofların hayata dair sözlerinden faydalanarak yapmıştır.

    Şahsin fikrim Montaigne'in batı felsefesi ekolünden ve Desiderius Erasmus'dan fazlasıyla etkilendiği yönünde. Erasmus bilindiği üzere Hümanizm'in babası sayılır ve batı felsefesinin ilerlemesinde önemli bir yeri vardır. Montaigne'de tıpkı Erasmus gibi Ruh ve Beden bütünlüğü konusunda bir çok çıkarımda bulunmuştur.

    Eserde her tür konudan deneme bulunmasına karşın Montaigne bu kitabı yazarken hastalıklarla boğuştuğu ve ihtiyarlık döneminde olduğu için, ölüm ve yaşam konularını çok fazla dile getirmiştir. Bu başlıkları sağlıklı bir psikoloji ile okumanızı öneririm. Ek olarak birbiriyle çelişen benzer konu ve fikirler olması da Montaigne'in dogmalardan uzak ve akıl yolunu işaret etmiş olduğunun en büyük örneğidir.

    Eserin 16. Yüzyılda yazılmasına rağmen aradan geçen süreye bakılınca güncelliğini hala korumuş olduğunu görüyoruz ve aslında nasıl zaman kavramından uzak bir kitap olmuş olduğunu her geçen asır bir kez daha anlıyoruz.

    Montaigne devlet sisteminin aksayan kısımları, adalet kavramının aslında adaletsizliğe yol açtığı ve kanunların aslında sadece bir korku imparatorluğu yaratmak üzere varoluşunu kitapta bizlere oldukça güzel bir şekilde özetliyor.

    "Kanunlar doğru oldukları için değil, kanun oldukları için yürürlükte kalırlar.
    ... Kanunlardan daha çok, daha ağır, daha geniş haksızlıklara yol açan ne vardır ? " / 'Kanunlar Üstüne' pasajından.
  • Insanlık neydi?
    Ilk cağ, Orta-çağ, Yeni çağ ve günümüz diye ayrımı neden yaptı?

    Bu ayrımların teması olan Homosapiens'in gelişimine bakmadan önce nerden anlatmaya baslıyor kitap ona bakalım. Yüzyıllar öncesi anlatılıyor diyemeyiz zira yazar tarih teriminin varlığı ile kültür oluşumunun başlamasını yanlış bulur. Kültür DNA'dan yani biyolojiden yadsınamaz.

    Kurgu olaraksa Homosapiens'in yeryüzüne varlık olarak hüküm sürdüğü andan itibaren gerçekte var olmayan ama sadece kendi varlığında oluşumları kabul edip etrafında birlik sağladığı şeydir, evrenin bu sayede olmasının ve her kuşağın giderek geliştirdiği şeydir "Insan olmak."


    Hayvandan daha fazla gelişmiş olan insanoğlu, homosapiens yani akıllı olan bizler; hayatı yaşamak adına avcı toplayıcılıktan, tarım devrimine ve sanayileşme sürecine nasıl girdik?

    Savaşçı ruhu, özgürlük tutkusu ve bir yere bağlı olmama gibi özellikleri ile hayatı sürdüren homosapiens bir gün Tarım Devrimi ile tüm taşları yerinden oynatmaya başladı. Başta işler yolundaydı. Saatlerce süren avlanmaların, katledilen yolların azalması homosapiens için büyük buluş demekti. Peki ne oldu Tarım Devrim'i bu denli bir değişime zemin hazırladı.

    Insanlığa ne oldu?

    Ilk basta anlattığım gibi homosapiens avcılığın aldığı zaman ve yorgunluğunun verdiği his ile Tarım Devrimi'ne lüks yaşam olarak baktı. Lüks hayat kısa süreliğine gözlerini boyadı.

    Kısa süreliydi çünkü ilk hasattan sonra alınan verim insanları göçebelikten kopardı. Önceleri iki haftalık kamplar şeklinde olan yerleşimleri ekim, biçim, sulama, ürünü koruma derken haftalara yayıldı. Ve artık yerleşik hayata geçiş iki haftalık süreçlerden göçebelikten çiftlik hayatina geçişi sağladı.

    Her sey iyi güzel giderken her değişim homosapiensi yani akıllı varlıkları hep bir tık daha ileriyi düşünmeye itti. Çiftlik hayati ile birlikte başlayan ekim, biçim artik yerini havadurumuna göre hasatı korumaya itti. Depolarlar yapıldı. Tabi her avcı toplayıcının gücü bir olmasada ilk başlarda avcılıktan ortak alınan bir kazanç varken, çiftçilik ile artık mülkiyet ve ben merkezcilik oluştu. Bunun getirileri ortaklaşa biten işlerden sonra bocalayan homosapiensleri farklı alanlara itti.

    Korunan ekinler ki buğdayın dik başlı bereketi artık mülkiyeti olana kalmıştı. Ambarcılık gelişti ve bunun beraberinde çiftçilik yapamayan homosapiens hırsızlığa yöneldi. Ilk kayıplar ve toplumun dejenerasyona girme süreci hızlandı.

    Hep deriz ilk tarihi kalıntılar Uygur döneminden günümüze gelmiştir. Nedeni yerleşik hayatı akabinde dini inançları etkilidir. Yerleşik hayatin ip uçları tarımlaşma ile ilerlemeye başladı. Çocuk sahibi olmayı bile etkiledi. Akıllı homosapiens avcı toplayıcıyken çocuk sahibi olmakta daha temkinli davranıyor ya da davranmak zorunda kalıyordu.

    Kıtlık zamanlarında geç ergenlikler oluyor dolayısı ile gebelikler kısıtlı oluyordu. Annelerin hamilelikten korunma yöntemleri tam gün emzirme ile hamileliği ölüyordu. Avcı toplayıcılık zaman alan ve garantisi olmayan bir yasam demekti. Güç isterdi. Günün sonunda ziyafet de olabilirdi açlıkta bu onları daha temkinli olmaya iterdi.

    Bu temkinler buğdayın evcilleştirilmesi ile zamanla nüfus arttı. Bolluk her alanda başladı. Lüks yaşam kısa süreli bir zafer vermişti homosapianse. Asıl gerçek akıllı varlık artık tuzağa düşmüştü.

    "Insan kararlarının sonuçlarını tahmin edemezdi." Homosapiens de gittikçe zeki olan bir tür degildi. Gittikçe çözüm üretmeye zorunlu olan bir türdü.


    Tarım Devrim'i ile birlikte ciftlik hayatina biraz daha renk kattı ve hayvanları evcillestirmeye başladı. Bunun için korkunç tekniklerin yanısıra asi olan ilk hayvanı kesme yöntemleri gelişmişti. Sistemlerime başladı.

    Tüm bunlar olurken "birlik" diye bir kavramdan bahsetmek zorlaştı.

    Bunun da yollarını buldu homosapiens ve inanç etrafında toplandı. Fikir, ortak karar ve kültür oluşumu bir birliği kısmen de olsa hayata kattı.


    Her yeni buluş homosapiense bir özgüven getirse de doğal yaşamdan kopmak elbette fiziki değişimde getirdi. Aktiflik azaldı insan beden yapısında değişim hızla oldu ve hastalıklar daha yaygın oldu. Artık dalından alınan bir meyve ya da sebze çeşitli değişimlere uğramaya başladı. Bunlar dini inanca yatkınlığı da arttırdı şifacılığıda.

    Beni en fazla ilk değişim etkilediği için spoiler kullanarak insanlığa bir kuşbakışı yapmak istedim. Bunun süreçleri tabiki daha fazla. Kitap herkesin anlayabileceği sade bir dil ile okuyucuya yük olmayan bir anlatıma sahip. Bu anlatım sorularla ilk başta düşünmeye sevk ediyor sonra cevaplarla şaşkınlık ve onaylamalarla sürüp gidiyor.

    Paranın hakimiyeti, krediler, bankalar, tüzel kişi ve kuruluşların oluşumu, değer ve değersizlik... diye sürüp gidiyor. Akıllı bir türün devalüasyona tarımla başlanması ve günümüze gelen insanlik. Bakış acıları ve önyargıları yıkmadan bu kitabı anlamak ve ifade etmek zor. Ki on yargıların olması her zaman sıkıntıdır. Bilmek, görmek, anlamak ve ifade etmek adına bakış acılarını dar tutmak yanlış.

    Kitabın ilk 300 sayfası insanın nerden nereye nasıl geldiği konuları ile ayrıntılarla ve tespitlerle yer yer tarihi kanıtlar ve resimlerle ansiklopedi bir anlatıma sahipken. Ilerleyen sayfalarda yani finali diyebilirim insanlığın ütopya ve distopya arasında yaşadığı çetrefilli süreci anlatiyor.

    Kült eserlere göndermeler yapılıyor. George Orwell 1984'üne, Aldous Huxley'in Cesur Yeni Dünya'sina, Gılgamış Destanı'na bir çok edebi eserden faydalanarak günümüze gönderme yapıyor.


    Robotlaşma sürecindeki günümüzün insan ırkının sonunu nasıl getireceğini haber veriyor adeta. Her seyden once yalnızlık kavramının veba olduğu bu yüzyıla hakim olan distopyanin temellerinin ben merkezcilige bürünen Homosapiens'in yıkılma sürecini anlatiyor.

    En büyük değişime giren homosapiens artik bir avcı-toplayıcı değil bir sanal dünya insanı. Fiziksel aktivitenin bitmesinin yani sıra artik iletişim adı altında iletişimsizlik hakimiyeti altında. Bunun en güzel örneğini Black Mirorr dizisinde görmek mümkün. Özellikle birinci sezonda 2 bölüm ve 3 sezon 1 bölümün de sanal dünyanın distopyasi çok güzel anlatılmış.


    Her sey, her kitap, her yenilik homosapiens icin iken homosapiens kaybeden bir ırk olamaya yüz tutmuş. Gelişmek için çaba gösteren insanlar ilk değişimin tadına varamadan sadece cefasıyla yok olan ırka benzeyeceğini hic hesaplamiyor.

    Dolu dolu bir kitap. Okurken size izlediğiniz bilim-kurgu filimlerine de götürür. Bir köy hayali kuranın tarım devrimine katkısı olan tüm homosapienslere veryansını da olabilir. Her şekilde düşünmeye itecek bir kitap. Tabiki okunması gereken bir kitap.

    Keyifli okumalar!
  • Şimdi ben bu kitabı niye okudum, ya da adı Nöbet Çiçeği olan bir kitap okunur mu gibi soruları önemsemeyerek öncelikle kitabın konusuna odaklanmak istiyorum.

    3 şişe ve 15 kadeh şaraptan oluşan bir kitap Nöbet Çiçeği. İki kadın kahramanımız Vildan ve Derin her bölümde bir kadeh şarapla kitabı bitirtiyorlar bize. Evet iki kadın var kitapta, farklı yaşlarda farklı yerlerden, Lodos'un birbirine bağladığı iki kadın. Ortak özellikleri ikisinin de bir parça kaybetmiş olması. Baştan sona bir kadın kitabı Nöbet Çiçeği, bir kadın kitabı olmasına rağmen bana da kendini okutabilen bir kitap aynı zamanda.

    Kim var başka kitapta, Nüvit Alkan var, 40 yaşında şiirin bile kendisini kurtaramadığını söyleyerek intihar eden ünlü bir şair (Nilgün Marmara'yı hatırlattı değil mi?) Arkasından 4 ayrı şairi sürüklemiş Nüvit Alkan. Hepsi 40'ıncı yaş günlerinde aynı mesajla intihar etmiş. Sonra Serhat Savaş var, garip bir adam kitabın sonunda bile tam olarak anlaşılamayan. Sonra Heybeliada var. Edebiyat var her açıdan, şiirleri var Nüvit Alkan'ın (Candan Selman'ın kaleminden), Müzik var bir filmin soundtrack'ı gibi, filmler var, resimler var, hayat var. Çok şey var yani.

    Bir kadın tarafından yazılan, iki kadını anlatan bir kadın kitabını neden beğendim peki be?. Öncelikle kitabı okuma sebebime geleyim. Yazarı tanıyorum, kitabın yazım sürecinden haberdarım, hatta içinde bana ait bir şey bile var. Yeterli mi:) Tabi ki bu kitabı övüp promosyon bir kitap kazanmak için bir fırsat olabilirdi:) Ama çıktığından beri okumamıştım bu kitabı, internetten parasını verip aldım yani. Candan Selman'ın bir önceki kitabı Karaktersiz 'i okuduğumda beğenmediğim bazı yerleri söylemiştim kendisine. O kitabın kurgusu da güzeldi ama biraz erken bitmişti sanki.

    Ama açıkça söylemek gerekirse, bir günde bitirdiğim bu kitabı beklemediğim kadar beğendim. Nöbet Çiçeği ismine bile kıl olmuştum en başında, bitirince o bile batmadı mesela. Kurgu için oldukça uğraşmış yazar, anlaşılıyor, açık bir kapı bırakmıyor bize. "Ya bu böyle olmamış" diyebileceğiniz bir yer yok. Yazarın-ki kimse tanımıyor anladığım kadarıyla okunma sayısına bakarsak sitede- dili çok güzel. Sıkılmıyorsunuz içtiğiniz kadehten, yakmıyor boğazınızı. Tatlı tatlı akıyor hikaye içinize doğru, ara sıra güzel şiirler var Nüvit Alkan'dan. Kendisini göstermeyi seviyor Candan Selman , bazen zekice girdiler yapıyor romana, ama bir ukalalık olarak değerlendirmiyorsunuz bunları – ya da ben değerlendirmedim:) - kıvamında çünkü her şey, abartmıyor hiç bir şeyi.

    Basit bir hikaye aslında, iki kadın bir adada bir evde mahsur kalıp birbirlerini tanıyorlar sonuçta, ne bekleyebilirsiniz ki. Korku, gerilim? Romanın içinde Candan Selman iki ayrı sondan bile bahsediyor kitapla ilgili beklentilerinizi arttıran, ama hayal kırıklığına uğramıyorsunuz ne olursa olsun romanın bitiminde de.

    Neyse ismi bilinmeyen bir yazarın altıncı kitabı, ikinci romanı olan Nöbet Çiçeği isimli bir roman okunur mu hususuna gelelim şimdi. Okunur efendim,yazarı tanımasanız bile benim gibi, kadın romanlarından (nasıl oluyorsa) haz etmiyorsanız bile okunur. Sonuçta denemeden hiç bir şey kazanamazsınız.

    Kitapta bolca geçen bir şarkıyla bitireyim bari incelemeyi. Hayat sevince güzel sonuçta:)

    https://www.youtube.com/watch?v=gRjsXfD6ivo
  • ''Bir gün bir kitap okudum ve bütün hayatım değişti.'' Böyle bir cümleyle giriyor kitap değişmeyen hayatımıza. O kadar sarsıcı ki bu cümle biz ölümlüler ölmeden önce sihirli bir şeye dokunarak ya da sihirli bir şeyin bize dokunmasıyla Yeni Bir Hayat'a geçmeyi nasıl istiyoruz onu özetliyor. Sıradan bir özetleme değil bu özlemin özeti, memnuniyetsizliğin itirafı, ait olmamanın ya da bir yere ait hissetmemenin yüze vurulması. Yeni Hayat bir kitapmış gibi görünüyor ama o kadar şaşırtıcı ki bugüne kadar okuduğumuz tüm kitaplardan oluşturulmuş sanki. Aşk-ı Memnu'dan da bir şeyler barındırıyor Aylak Adam'dan da. Post modern yazarların modern romandan post moderne geçiş yaparken arafta kalması gibi bir şey. Bir anda okumak istiyorsunuz ama bir anda okumak mümkün değil. Günlük bir rutin oluyor sonra kitap sanki Yeni Hayat mümkünmüş gibi adım adım kitabın rehberliğinde Yeni Hayatınıza ulaşacakmışsınız gibi yol göstermesini bekliyorsunuz kitaptan. Yeni Hayat'ı farklı yerlerde arıyorlar. Otobüslerle nereye gittiklerini bilmedikleri otobüslerle hem de Yeni Hayat'ın peşine düşüyorlar. Hani bizde çantamızı alıp gitmek isteriz ya bir yerlere. Belki bizi de ara ara çağıran bir Yeni Hayat vardır. Ama biz bilmediğimiz otobüslere binip gidemeyiz. Çoğumuz korkarız aslında farklı bir hayattan. Yeni bir işe girmeyi bile göze alamazken Yeni bir Hayat'a nasıl adım atılır. Arıyorlar işte her şeyden vazgeçmek uğruna arıyorlar. Belki bu arayış içine doğdukları hayatı bir çeşit reddetmek uzaklaşmak ondan Kadere mahkum olmamak ya da kaderden bilmediği bir yerlere kaçmak. Yeni Hayat Melekle yüzleşmenin tadını arayan insanlarla dolu. Ölüm mü yeni hayata taşıyor yoksa ölümle kalım arasındaki kısacık Meleğin onlara dokundukları an mı kimse bilmiyor bunu sadece sürükleniyorlar Yeni Hayat'ın peşinde. Zaman, mekan, insanlar, olaylar anlamsızlaşıyor Yeni Hayat'ın peşinde Kurgu ortadan kalkıyor.Her şey sona erdiğinde Yeni Hayat'a kavuşmak üzereyken sahip olunan hayatın da değeri anlaşılıyor.Her şeye rağmen yaşamak ne güzel. Ölüm ölüm o kadar acı bir kelime ki hayat dururken. Oysaki ben yaşamak istiyorum dedirtiyor insan a ve ekliyor: Yaşadığımız her an aslında Yeni Hayatımızın bir parçası hiçbir zaman aynı değil hepsi birbirinden farklı ve biz hiçbir an aynı değiliz değişiyoruz her an. Yeni Hayatlarında herkese mutluluklar ve huzur diliyorum. Güzellikler sarsın etrafınızı.
  • Serice okuyan herkes gibi ben de bu kitabı 10 günde bitirdim. Bitirdim, ama bu ne bitirme! Son bölüme kadar uzunca betimlemeler, bir türlü bitmek tükenmek bilmedi. Dickens, soluk almadan mekan ve çevre tasvirlerinde bulunmuş, sanıyorum... Oliver Twist'in namını, çevresini, ailesini, arkadaşlarını, yaşadığı haneleri, geçirdiği yoksulluğu, geçirdiği Hummaları, karşılaştığı sürahi dolusu "Bira"yı dahi dahiyane bir şekilde anlatmış anlatmasına; ama tüm bunlar anlatılırken Oliver Twist nerede kardeşim ? Ben meraklı bir okur olarak Oliver'ın nerelerde devindiğini, neler düşündüğünü iyicene öğrenmek istiyorum; yani Oliver kitapta çok uzak bölmelerdeydi. Sanki diğer yan karakterler kitabın ana konusu, Oliver ise başka dünyada hayat sürmekte olan bir "Öksüz"...

    Charles Dickens'ın anlatımına diyecek hiçbir lafım yok; çünkü o son derece yetenekli bir yazar, buna hiç şüphem yok. Ustaca yaptığı betimlemelerden belli bu! Yan karakterlerin yaşamına ilişkin en ufak detayı dahi biliyorum ve artık bunların izbe yerlerde, ne kötülükler peşinde koştuklarını; ne acımazcasına eylemlerde bulunduklarını, hırsızlık diyarlarını, öfke çalkantılarını, sinsi sinsi hareketleri ve genel anlamda "ÇİRKEFLİĞİ VE HASETLİĞİ" en derin manaları ile okumuş olduğumu anladım ve yoruldum.

    Okuyan bazı kişilerinde nitelendirdiği üzere "Başrol belirsizliği" içeren bir kitap... Dickens'ın nasıl bir kafa ya da düşünce ile yazdığını elbette bilemeyiz fakat okuyucuya Oliver'dan çok yukarda bahsini geçtiğim kötülükleri aktarmak ve öğretici olmak istemiş; ve bu kurguyu Sikes, Fagin, Noah Claypole, Mr. ve Mrs. Bumble, Monks ve Sikes'ın köpeği ile genişletip durmuuuş. Yalnız bir karakter havada kaldı: Elegeçmez (Mr. Jack Dawkins); Dickens okuyucunun öngöreceğini düşünmüş herhalde...

    Arkadaşlar, kitabı size önermiyorum; çünkü gerçekten kıymetli zamanınızı harcayan ve daha değerli kitapları okuma yetisini sömüren bir kitap, çoğuna ben de katılıyorum. Aslında boş bir kitap değil; fakat dilediğiniz mecrada olmayabilir. Hepinize iyi günler dilerim; sağlıcakla kalın!