• 240 syf.
    Aşk Kâğıda Yazılmıyor
    Abdürrahim Karakoç’un Mihriban adlı şiirinde geçen bir mısradan hareketle Aşk Kâğıda Yazılmıyor diyen Sadık Yalsızuçanlar; tasavvufçu Mahmut Erol Kılıç’tan psikiyatrist Erol Göka’ya, senarist eşler Ayşe Şasa ve Bülent Oran’dan siyaset düşünürü Osman Aydın’a, musikişinas Tuğrul İnançer’den edebiyatçı Laurent Mignon’a ve şairlerden Enis Batur, Abdürrahim Karakoç ve Lale Müldür’den müzisyen Birol Topaloğlu’na, hattat Davut Bektaş’a kadar oldukça farklı alanlarda yetkin, etkin ve söz sahibi olan birbirinden değerli isimlerle gerçekleştirmiş olduğu söyleşiler eşliğinde; insanoğlu için iki temel meseleden biri olan ve mahlûkatın yokluk âleminden varlık âlemine intikalinin de kaynağı olarak kabul edilen “aşk” kavramının keyfiyeti ve mahiyeti hakkında peşine düştüğü onlarca sorunun cevabını çok yönlü bir perspektifle bulma çabası içine girer.

    Her insanın DNA’sının, diş-çene yapısının, göz retinası ve irisinin, parmak ve avuç izinin kendine özgü bir fiziksel özellik olması gibi aşk hâlinin de aşk deneyiminin de kendine özgü bir tecrübe, kendine özgü bir ruh hâli olmasından mütesebbib, aşkın hakikatini tam olarak kimse dile getiremezken aşk için herkes tarafından söylenebilen tek ortak özellik, onun anlatılmaz olup yaşanır olması, oluyor.

    Aşkı tarif ederken, aşkın, Arapça bir kelime olup bir nesnenin bir nesneyi sarması demek olan sarmaşık anlamına geldiğini belirten Mahmut Erol Kılıç, maşukun da sevgisiyle âşığını hem ruhani âlemde hem de iç âleminde sardığını, ardından fiziki âlemde de bu yakınlaşma ve sarma neticesinde ikiliğin kalkıp tek vücut olmaya başladıklarını, nihayetinde âşığın maşukunda kendini fani ettiğini ifade eder. İslam metafizikçilerinin fena ve ardından beka makamları olarak tarif ettikleri ve “ilahî” olarak kategorize ettikleri bu aşkın maksadı “İlahi ente maksudi” ifadesinde dile getirilir. Ayşe Şasa Füsusu’l-Hikem’den ilhamla kişinin karşı cinse olan sevgisini mecazî olarak nitelendirirken Erol Kılıç Âli İmran suresi 32. ayeti de delil göstererek beşerî aşkın ilahî aşka geçiş için bir basamak olduğunu ifade eder ve aslında bu düşüncesinde yalnız da değildir. “Bazıları ilahî aşka gideceksin, derler. Beşerî aşkı tatmadan nereden gideceksin, hangi köprüden geçeceksin?” der mesela Abdürrahim Karakoç ve ilave eder: “Aşkı yaşamayan adam da dünyaya pek adam gibi gelmiş sayılmaz.” Erol Göka da “Bütün aşk efsanelerinde sevgiliden Tanrıya uzanan bir hat vardır.” der. Allah’ın insana insandan tecelli ettiğini düşünen Tuğrul İnançer de eşya, nesne ve insanın sevilmeden Allah’ın sevilemeyeceğini; Allah’ın mahlûkuna âşık olunmadan da zatına âşık olunamayacağını düşünür; fakat beşerî ve nefsani aşk ile ilahî aşk arasındaki farka da değinmeden edemez. İnançer’e göre; beşerî ve nefsani sevgide doyum ve tatmin vardır; fakat ilahî aşkta tatmin yoktur. Öyle bir susuzluktur ki içtikçe susuzluğun artar. Hâlbuki normal susuzluk da bedenin susuzluğu da suyu içince geçer. Yemeği yiyince karnın doyar, sevgiline vuslat edince hasret biter. Fakat ilahî aşkın bütün vuslatlarında hasret vardır. Beşerî aşk ile ilahî aşk arasındaki bir diğer hususiyet ise Erol Kılıç tarafından, ilahî aşkın daha uzun süre bekletmesi ve o bekletme esnasında, o ıstırap içerisinde kişiyi eğitmesidir, şeklinde ifade edilir.
    Aşkın doğasını açıklama imkânları bakımında sanatla psikiyatri arasında çok fark olmadığını, çünkü her ikisinin de aynı yere baktığını; ama söz oyunları kurma açısından sanatın daha şanslı olduğunu düşünen Göka ile yapılan söyleşide, kendisine yöneltilen özellikle alanıyla ilgili özenle seçilmiş “bir aşkı sağlıklı ya da patolojik kılanın ne olduğu”, “âşık olan insanın yaşadığının aslında ne olduğu” gibi sorulara verdiği doyurucu cevaplar dikkat çekiyor. Sağlıklı aşkta âşık, sevdiği ile hiçbir şey yaşamasa bile, onu yüceltirken ve kendisini bir şekilde ona feda ederken aşk patolojik olduğu zaman bu sefer âşık karşısındaki kişiyi maniple etmeye çalışıyor. Aşkın kıskançlığı da içerdiğini ifade eden Göka, “Senin benim için sıradan bir kadın ya da adam konumunda olan herhangi biri, âşığın gözünde dünyanın en değerli varlığı olabilir.” derken Karakoç da kıskançlığı âşık olmanın şartları içine koyar ve “Âşık kıskanç olur. Olmazsa âşık değildir.” der.

    Füsusu’l-Hikem ile karşılaşmasını hayatının seyri açısından büyük bir dönüm noktası ve müstesna bir an olarak nitelendiren, Füsus’u açtığı zaman kendisini ilk çarpan ve aynı zamanda boş ve hasta yüreğine büyük bir aşk tohumu eken şeyin, o âna kadar hiç duymadığı ve bazı ilahiyatçıların da kabul etmediği, mealen “Ben gizli bir hazine idim, bilinmeyi istedim.” şeklinde ifade edilebilecek Hadis-i Kutsi olduğunu söyleyen Şasa ile Yalsızuçanlar’ın yaptığı “Kâinatın Temeli Aşk ve Hikmettir” başlıklı söyleşide soruların mihverini tasavvuf oluşturur. Şasa etkisi altında kaldığı Hadis-i Kutsi’den hareketle “bilenle bilinenin, sevenle sevilenin” aynı olduğunu ifade eder ve ilave eder: “Tasavvuf kesinlikle kitaplardan öğrenilemez, o sadece manevi çeşmenin resmidir. O hâlde, suyu içmek için insanlar ne yapacak? Öyle sanıyorum zamanın sonuna kadar âlemde Allah tarafından vazifelendirilmiş evliyalar bulunuyor. Mürşit sıfatını taşıyan bu Allah dostları, bu manevi iş için hazır bekliyorlar.” İnançer de Allah’ın bazı kullarının kendilerine sunulan işaretleri görme ve okuma konusunda ihtisas sahibi olduklarını, bizim gibilerin ise ancak böylesi kılavuzlara tabi olup çölden geçmeye çalışması gerektiğini ifade eder.

    Şair ve aynı zamanda yazar olan Enis Batur, Yalsızuçanlar’ın kendisine yönelttiği sorular muvacehesinde şiirle ilişkisinin nasıl başladığından şiirin nasıl bir ifade alanı olduğuna, şairin kime dendiğinden kendi şiirinin kaynaklarına, divan şiiri ile irtibatının olup olmadığından şiirle toplum ilişkisine, şiirlerinin dünya şiirleri arasındaki yerinden “Opera”, “Doğu-Batı Divanı” gibi eserlerinin nasıl ortaya çıktığına kadar kendi alanıyla ilgili pek çok konuda düşüncelerini dile getirdikten sonra söz, aşkla arasının nasıl olduğuna ve bunun şiirine nasıl yansıdığına getirilir. Batur, pek çok şairde olduğu gibi kendi şiirlerinde de ana temanın aşk ve ölüm olduğunu ifade ederken bir hususun altını önemle çizer: “Bir insan âşık olduğu için iyi şiir yazacak diye bir kural yoktur. Tam tersine, âşık olduğu anda eli ayağı tutulup hiç şiir yazmama olasılığı çok daha yüksektir.”

    Erkek cephesinden kadınları, kadın cephesinden de erkekleri tanımlayarak söze başlayan Osman Aydın, “Biz bir kadını severken bir yandan onun bize itiraz eden yanlarından hoşlanırız, öte yandan çok itaatkâr ve munis olmasını isteriz.” der ve bunun gerekçesini de “Bir yandan isteriz ki çok anlaşılalım, öbür taraftan da isteriz ki her şeyimiz bilinmesin.” diyerek gösterir. Bir erkeğin, bir kadın kendisini severken onu yeterince sevmediğini, ama sevilmediğine kanaat getirdiği zamanlarda da onu derin bir tutkuyla özlediğini; yine bir erkeğin kendi hayatına ilişkin talep ettiği her şeyin, bu talepler gerçekleşse bile, ancak hayatında bunu anlatabileceği bir kadın olduğunda anlamlı hâle geldiğini söyler.
    Erkekler zaviyesinde durum böyle iken kadınlar zaviyesinde ise daha farklıdır. Her şeyden önce kadınlar kendi ruhlarında daha bağımsızdırlar ve kadınlar kendileri uğruna bütün iktidarlardan vazgeçilmesini isterler ve ancak bunu yapabilen erkeği severler. Yalsızuçanlar’ın kendisine yönelttiği derinlikli sorular eşliğinde Meryem ve Züleyha figürleri üzerinden erkeğin kadınla ilişkisine çözümleme denemeleri yapan Aydın, erkeğin kadınla olan hayatının dışındaki hayat alanlarına sıçramasında erkeğin talep ettiği şeyin Belkıs olduğunu ve biz Türkler açısından Belkıs’a karşılık ya da yakın gelebilecek figürün ise Hürrem Sultan olduğunu ifade eder.

    Aydın’ın bana çok ilginç gelen -belki de müthiş demeliy(d)im- yorumlarından biri de Yalsızuçanlar’ın kendisine yönelttiği, “Yeni Şafak’ta bir ara yoğunlukla yazdığı ve büyük tepkilere sebebiyet veren yazılarını kim için yazdığı” sorusuna verdiği cevapta tezahür ediyor: “Hakkında yazı yazılan kadına duyulan aşk devam etmektedir; ama artık o kadın o aşkın bir parçası değildir. Yazı, taşlanmış şeytanın cennetten kovulması gibi, bir zamanlar sevilmiş bir kadının aşktan kovulmasının bir yoludur.” Aydın’a göre yazı, tutkuyu, bir başka âlemde, başka enstrümanlarla yaşatmaktır. Artık tutku iki kişinin paylaştığı bir şey olmaktan çıkmıştır, bir kişiye ait olmuştur ve yazı orada o kişinin onu muhatapsız olarak anlattığı bir enstrümandır.

    Bütün okumaların insanı kadına ve devlete götürdüğünü iddia eden Aydın, kadınlar konusunda kendince bir düşünce geliştirebilenlerin, siyaset başta olmak üzere bütün diğer alanlarda daha yetkin, daha cesur ve daha barışık düşünceler geliştirebileceklerini düşünür. Hatta bir düşünce adamının düşüncelerinde fark ettiği bir gerginliği, onun özel hayatında kadınlarla barışık bir ilişki yaşamadığı ile ilişkilendiren Aydın, yine bir düşünce adamının hayatının değişik evrelerinde ortaya koyduğu ürünlere bakarak onun hayatının hangi evrelerinde âşık olduğunu, hangi evrelerinde ise çok mutsuz olduğunu ortaya çıkarmanın da mümkün olacağını iddia eder.
    Aşk ve tutku reddedildiği için bu topraklarda ot bile bitmediğini; ama erkeklerin ve kadınların kendi hayatlarına, erkekliklerine ve kadınlıklarına sahip çıktıklarında, şu anda ot bitmeyen bu topraklarda çok güzel şeylerin yetişeceğini söyleyen Aydın, kendisiyle yapılan söyleşiyi şu cümlelerle bitirir: “Fethi Gemuhluoğlu, Türk Petrol Vakfı’nda iken âşık olmayan gençlere burs vermezmiş. Askere gitmeyene kız vermezler ya, ben olsam âşık olmayanı askere almazdım”.

    Sözüyle de bestesiyle de gönüllerde taht kuran ve birçoklarının zihninde kendine yer bulan Mihriban şiirinin şairi Karakoç, aşkı yürekten bir duygu olarak tarif eder ve “Bir insana iki defa düşmez yıldırım, aşk da bir defa gelir, ama pir gelir.” der. Aşkın dünyanın yaratıldığı andan beri var olduğunu ve kıyamet kopuncaya kadar da var olacağına inanan Karakoç, kâinatın mayasını aşk olarak görür. Ona göre yağmurla topraktaki tohumun birleşmesi bir aşkın sonucudur, yine ağacın çiçeğe durması bir aşka delalet eder. Meyve bir aşktır. Her ne kadar psikologlar, sosyologlar ya da diğer ilim adamları aşkı farklı farklı anlatmışlarsa da aslında aşk anlatılmaz yaşanır. “Güzel kimdir?” sorusuna cevap verirken de sözü âdeta “gönül kimi severse odur”, demeye getirir. “Belki birine göre çirkindir senin güzel dediğin sevgili, ama sana göre ayrı. Onun ruhu, hâl ve hareketi, tavrı, sana karşı anlayışı… İşte bunları aşk yapar.” der. İnançer de aşkta objektivitenin değil sübjektivitenin olduğunu kabul eder. Aşkta benim gözüm önemlidir, der ve şu misali verir: Mecnun’a arkadaşları ‘Ya bu senin Leyla diye yere göğe koyamadığın kız, pek de öyle ahım şahım bir şey değilmiş, ancak kara kuru bir şeymiş’ derler. Mecnun ise ‘Ahh, siz gelin de ona bir de benim gözümle bakın!’ der.

    Çoğu zaman dizelerin kendisine rüyasında geldiğini ve sırf bu yüzden rüya görebilmek için uykuya yattığını söyleyen ve “renk şairi” olarak nitelendirilen Lale Müldür; Yalsızuçanlar’ın kendisine şiir(leri) ve şair(liği) ile ilgili yönelttiği soruları cevaplarken, şiirin bir buğu gibi gizemli olması gerektiğini savunur ve insan ilişkilerinin de böyle olması gerektiğini düşünür. İnsanların birbirlerine saygılarını yitirmemeleri için belli bir mesafeyi daima korumaları gerektiğini ve ancak bu şekilde birbirlerini keşfetmelerinin de sürdürülebilir olacağını iddia eder.

    İrfani yolun yolcularından olup aynı zamanda bir musikişinas olan Tuğrul İnançer, aşk hakkında konuşmak güneşten bir zerre, deryadan bir damla ve harmandan bir tane alarak güneşi, deryayı ve harmanı anlatmaya benzer, diyor. Her aşkın ilahî aşk olmadığını, ama her aşkın ilahî aşktan olduğunu iddia ediyor. “Aşk bir düşüncedir, duyguda yer alan bir şeydir.” diyen İnançer, aşkın Esma içerisinden el-Vedûd’un tecellisi olduğunu düşünür. İnsan hep maşukunu görmek ister, ama ona göre görmek için sadece baş gözü yeterli değildir, gönül gözü de gereklidir.
    Yalsızuçanlar’ın “Damarım kesilse, kanım yeşil akacak kadar Yeşilçamlıyım.” diyen Bülent Oran’la yaptığı söyleşide benim açımdan dikkat çekici ilk husus, bir insanın işini ancak bu kadar aşkla yapabileceği oluyor. Ürettiği hiçbir senaryoyu kafa yorarak beyniyle yazmadığını, bilakis duygularıyla yaşayarak yazdığını ifade eden Oran, yazdığı senaryoların sayısının, her ne kadar saymasa da, kendi hesabına göre bini aştığını ifade ediyor. Her gün sabah saat yediden ona kadar, ama her gün aralıksız yazıyor ve parmak kasları yorulmasın diye de kalemine pamuk sarıyor. Çekimini yaptıkları filmlerde daima halkın nabzını tutmaya dikkat ettiklerini bu sebeple de gerçek yöneticilerinin halk olduğunu ifade eden Oran, filmlerde seyirciyi tatlı hayallere yöneltmek ve bir rahatlığa kavuşturmak arzusu taşıdıkları için de filmlerinin sanat için değil seyirciyi rahatlatan bir kaçış sineması olduğunu söylüyor. Bu söyleşide dikkatimi çeken diğer bir husus ise Oran’ın, Yalsızuçanlar’ın kendisine çocukluk imgelerinin neler olduğuna dair yönelttiği bir soruya verdiği cevapta ortaya çıkıyor: “Yoksul bir aile değildik, hatta varlıklı da denilebilirdi; ama çoraplar yamanırdı. Pantolon delindiğinde yama yapılırdı. Sonra büyüklerin elbiseleri ters yüz edilir, bize uydurulurdu. Yani bir şey israf edilmezdi, atılmazdı. Azla yetinirdik. İhtiyaçlarımız daha azdı ve azla yetinme duygumuz, kanaatkârlığımız yüksekti. Şimdi büyük kriz lafları falan dolaşıyor, ama ne çorap yamanıyor ne yamalı pantolonlu insanlar var. Bütün bunlar yok ama ağlaşma daha fazla.” “Dilenciler bile farklıydı. Eve gelir, kuru ekmek isterlerdi. Şimdi dilenciye 100 lira verdiğim zaman küfreder gibi bakıyor. Yani krizden çok insanların sanıyorum arzuları, istekleri çoğaldı. O yüzden hiçbir şeyden memnun olmaz hâle geldiler.”

    İnsanın içindeki güzelliğin tecessüm etmiş hâli olarak gördüğü hat sanatının ortaya çıkışını aşkla ilişkilendiren, hattı Allah kelamını güzel yazma sevdası olarak gören Davut Bektaş, hat sanatını, “Hat, cismani âletlerle icra edilen ruhani bir hendesedir.” şeklinde tarif eder. Kendisi ile yapılan söyleşide özellikle “hiç” ve “hep” üzerine sorulan sorulara verdiği cevaplar dikkat çeker. “Hiç, yokluk değildir. Belki varda yok olmaktır, belki acizliğimizden vazgeçip belli bir yere sığınmaktır.” der ve bu durumu küçük bir damlanın bir okyanusa damlaması gibi bir hadise olarak betimler. “Hep” için vahdet kelimesini kullanır. “Hep, yani her şeyi ortadan kaldırdığımız ve bütün varlıkları hiç ettiğimiz zaman tasavvufta “fenafillah” olarak adlandırılan şey ortaya çıkar. Denize düş ki, “hep”e kavuşasın; kendini kaybet ki var olasın, hep olasın.” der.
    Yalsızuçanlar, Laurent Mignan ile yaptığı söyleşisine geleneksel Türk edebiyatı ile modern edebiyatta aşkın anlatılışı bakımından ne tür bir farklılığın gözlemlendiği sorusuyla başlar. Bu minvalde İbn. Arabi, Fuzuli, Necip Fazıl, Nazım Hikmet, Cemal Süreya, Sezai Karakoç gibi birçok ismin aşkı okuyuşu ve yorumlayış biçimleri dile getirilir. Mignan, genel olarak mistik Türk şiirinde rastladığımız bütün özellikleri Fuzuli de olduğu gibi Sezai Karakoç’un Mona Roza’sında da görebileceğimizi söyler. Tanzimat edebiyatçılarının divan edebiyatına gösterdikleri sert tepkiler yüzünden aşka da tepkili olduklarını bu yüzden onlar için edebiyatın siyasi rolünün daha baskın olduğunu ifade eder. Serveti fünunla birlikte aşk konusunun şiire tekrar kazandırıldığını; ama aşkın birçok konu arasında bir konu olmaktan öteye gidemediği değerlendirmesini yapar.
    Necip Fazıl’da kadın bir “fikir”dir, yani onun şiirlerinde kadının maddi boyutu yoktur, manevi bir yaratıktır. Nazım Hikmet, toplumcu bir şairdir ve aşkı siyasal düşüncelerle birlikte işler. Üstelik ondan önce eşini sevgili olarak anlatan pek fazla şair de çıkmamıştır. Yahya Kemal’in aşk şiirinde “sevgili” yeniden bir mecazdır, “sevgili” Osmanlı kültürünün bir tecessümüdür. Garip şairleri için aşk tamamen sıradan bir konudur, onlar aşkı tahtan indirmeye çalışırlar. İkinci Yeni şairleri için aşk büyük ölçüde cinsellik demektir, fakat onların yapmaya çalıştıkları şey, modern dünyadaki insanın bunalımını ve yalnızlığını ortaya koymaktır. Cemal Süreya şiirini tamamlamak için erotik kelimesini kullanır, ona göre cinselliğini tam olarak yaşayamayan insanlar özgür olamazlar, kendilerini gerçekleştiremezler. Edip Cansever de cinsellik üzerinde durur, ama onda artık aşkın imkânsızlığına işaret edilmektedir. Sezai Karakoç, modern şiirde mutasavvıfların aşk anlayışını yeniden inşa etmeye çalışır. Mona Roza bunun çok güzel bir örneğidir. Ona göre mutasavvıfların amacı; dış görünüşlerin ötesine bakarak dünyanın gerçek anlamını keşfetmek ve bu şekilde ilahî sevgiliyle birleşmektir.

    Müzik doğanın ve aşkın sesidir, Birol Topaloğlu için. O yüzden olsa gerek “Ben müziğimi oluştururken doğanın bir parçası olduğumu hissediyorum.” diyor. Kendisi ile yapılan söyleşide müziğin nasıl bir iletişim ortamı olduğu, bizim hangi temel ihtiyaçlarımıza seslendiği, insanın Yaratıcı’yla ilişkisinde ne türden bir işlevi olduğuna kadar pek çok soruyu cevaplayan Topaloğlu, asla para karşılığında müzik yapmayacağını da özellikle vurguluyor.

    Aşk Kâğıda Yazılmıyor’da Yalsızuçanlar’ın sorularına muhatap olan birbirinden değerli isimler kendilerine yöneltilen sorulara cevap verirlerken aşk ve aşk ekseni etrafındaki diğer konularda da geçmiş zamanla modern zaman kıyaslaması yapmaktan geri durmazlar. Mesela Batur, “Ne yazık ki yalnız bizim toplumumuzda değil bütün toplumlarda aşk küçültücü bir ifadeyle ele alınan, zaman zaman hafifsenen, hatta geçmiş zamanlara ait bir duygu olarak görülen bir kavram hâline geldi.” der teessüfle. Erol Kılıç, hepimizin her gün her yerde gözlemlediği bir hakikati dile getirir ve “Modern zamanlara gelinmesiyle beraber insandaki sevgi yavaş yavaş yerini sevgisizliğe ve anlayışsızlığa bırakmıştır.” der. Göka, beşerî aşkın ilahî aşka geçişte artık köprü vazifesi rolünü üstlenemediğini ifade eder: “Modern toplumda Tanrı sevgisine o kadar kolay bir geçişlilik yok artık. Bir insana âşık olup ondan Tanrıya yükselme şansımız pek yok. Kutsal artık çok ayrık ve bireysel olarak yaşanıyor.” Şaşa ise tevarüs ede ede bugünlere kadar gelmeyi başaran tasavvuf hayatının üstlenmesi gereken çok değerli işleve dikkat çeker ve “Modern dünyanın karamsar, kötümser ve karanlık bakış açılarına karşın bir letafet, bir ışık, sükûnet ve şifa dünyası sufilerin anlattığı dünya. Bu sebeple bizim içinde yaşadığımız medeniyet dairesi modern zamanlarda çok değerli bir görev üstleniyor.” der.

    Aşk Kâğıda Yazılmıyor, Yalsızuçanlar’ın muhatabının ilgi alanını gözeterek ve özenle seçerek yönelttiği isabetli sorular ve bu sorulara aldığı doyurucu cevaplar sayesinde aşk konusunun birçok boyuttan ele alınmasını ve irdelenmesini sağlaması açısından çok değerli bir eser. Yalnız Granada Yayınlarının 2012 yılına ait ikinci baskısından okuduğum kitapta rastladığım ve her ne kadar kitabın değerine halel getirecek boyutta olmasa da bir okur olarak gözüme çarpmasına engel olamadığım ve rahatsızlığını hissettiğim iki hususa da değinmeden geçemeyeceğim. Bunlardan ilki; Yalsızuçanlar’a ait soruların her zaman bir düzen içinde ve bir başlık hâlinde verilmeyişi. Kimi yerde ona ait sorular kendisiyle söyleşi yaptığı kişinin cevapları arasında sanki muhatabına ait bir ifade gibiymişçesine yer almış. Yalsızuçanlar’ın soruları yeni bir paragrafla satır başında ve koyu puntolarla verilebilirdi. İkinci husus ise; kimi şairlere ait beytlerin veya dörtlüklerin şiir tarzında değil de sanki nesirmişçesine yazılmış olması. Bunların da göze hitap edecek şekilde orijinalitesinin bozulmadan şiir formatında yazılması hem görselliğin sağlanması hem de şiirin içeriğine daha kolaylıkla nüfuz edilebilmesi için iyi bir tercih olabilirdi. Dilerim ki Aşk Kâğıda Yazılmıyor’un daha sonraki baskılarında bahsettiğim bu aksaklıklara rastlamak mümkün olmaz.

    Mahalle Mektebi
  • - Adam sen de... Çalışanlar ne olmuş sanki?

    - Üzme kendini şu ölümlü dünyada, çalışmak yıpranmaktır.

    - Hayat dediğin bir şanstır.

    - Şansın varsa, her şeyin var demektir.

    - Şansın yoksa kendini parçalasan da bir şey olamazsın.

    - Zaten suyu getiren de destiyi kıran da bir.

    - Sen destiyi kır, suyu başkaları getirsin de afiyetle iç...

    - Hem bir işin olacağı varsa sırt üstü yatsan da olur, olacağı yoksa, yırtınsan da olmaz.

    - Hele dursun bakalım, şimdi şöyle yaslan da yarın sabah yaparsın.

    - Hem sana çalışmak yaramıyor; iştahın kaçıyor, neşen sönüyor.

    - Huy bu ya, ben bütün sene kitap, defter koltuğumda gezmekten; hele kütüphane köşelerinde pineklemekten hoşlanmıyorum...

    - Sınavlara şöyle yirmi gün bir ay kala kafayı vurur, dersleri hazırlar ve sınavları mis gibi geçerim...

    - Nedense benim yalnız sınav üstü zihnime bir açıklık geliyor; sene içinde sanki uykudayım...

    - Hem ne gerek var, başarılı olanın ve olmayanın gideceği yer mezarlık değil mi?

    - İnsan dünyaya bir defa gelir; hayatın tadına varmaya bak.
  • Ol Hızır’ın suyu menem, âb-ı hayat mendedir
    Kevser’den içen gelsin, kadr û berât mendedir.

    Muhiyiddin Abdâl
  • Açlıktan otları yoluyorduk kaç gündür, geviş getiren hayvanlar gibi acı tatlı otları çiğneyip duruyorduk. O gün Meleknaz gel dedi bana, sol memesini ağzıma verdi, beni emzirdi. Süt ılıktı, çok tatlıydı, ana sütüydü, tatlıydı, Meleknaz anam olmuştu, beni besliyordu. Hayat suyu gibi gelmişti o süt, sonra iki avcumu birleştirmemi istedi, birleştirdim. Meleknaz sağ memesini sıkarak avcuma süt sağdı, sonra eğilip avcumdan kendi sütünü içti, o süt bizi hayatta tuttu.
    Zülfü Livaneli
    Sayfa 107 - Doğan Kitap, 270.Baskı Ekim 2018
  • O yanımdayken bile hep yalnızlığımdı...
    Yalan, yanlış sevda yüklü sandalın ipek yelken kumaşını fora ettiğimde, ummadığım fırtınaların alaborasında dibe vurmuşuğumdu en güvendiğim sığ denizlerde...
    Ve sudan çıkartılmış dudağımda hayat öpücüğü yerine tuzlu suyu yaladığımdı O...
  • Sevginin taşlaştığı yerde öfke kolay köpürüyor, sıcak suyu görünce ânında kendini bırakan sabun gibi.

    Ama öfkeye engel olmak lazım. Niye?

    Öfkeyi zararsız bir noktada sabitlemek lazım. Niye?

    Kendine bunu çok sık soruyor. Her sorduğunda da çünkü hayat öyle ya da böyle yürümeli diyerek kendini ikna etmeye çalışıyor. Niye yürümeli bilmiyor...