Matematikçi, Psikiyatrinin Kara Kitabı'ı inceledi.
19 saat önce · Kitabı okudu · 1 günde · Puan vermedi

Kitabı biraz karıştırınca çok tıbbi terim varmış gibi görünmüştü, aslında orta düzeyde var ama yazarımız(doktorumuz) hepsini çok sade bir şekilde anlatıyor. Psikoloji alanına ilgili olanların büyük zevkle okuyacağı ama bence herkesin okuması gereken hayata dair önemli ve bir o kadar da gerekli anekdotlar almanızı sağlayacaktır (bende çok fazla oldu)

Ayşe Tentik, Ben Bir Gürgen Dalıyım'ı inceledi.
19 saat önce · Kitabı okudu · Beğendi · 10/10 puan

Böyle bir güzellik nasıl anlatılır, bilemiyorum ama insana insan bir gürgen ağacı üzerinden ancak bu kadar güzel anlatılabilir onu biliyorum. Neden bu kadar geç okumaya başladım ki Hasan Ali Toptaş'ı diye kendime kızmaktan alamıyorum kendimi..
Kitap aslında bir fabl ve biz bir gürgen ağacının hayatını, hayallerini, dik duruşunu, zamanla hayallerinin yok oluşunu ve sonunda ben yalnızca bir gürgen dalıyım Beşparmak Dağlarında diyecek kadar acı çekişini okuyoruz. Hasan Ali Toptaş topluma, insana ve hayata dair eleştirilerini öyle güzel yerleştirmiş ki hikayenin içine okumaya doyamıyor insan. Günümüz dünyasına, vahşetine, savaşına, acımasızlığına baktıkça insan 'Ben bir gürgen dalıyım, Beşparmak Dağlarında' diyesi geliyor insanın kuru bir dal olabilmeyi istiyor her şeyden çok..

Şinka, Ermiş'i inceledi.
 Dün 00:37 · Kitabı okudu · 2 günde · Beğendi · 10/10 puan

Kitaba dair çok fazla inceleme var. Biliyorum ama ben de bir şeyler söylemek istiyorum :)

 Cibran eserini tam 4 yıl elinde tutmuş ve
"Emin olmak istedim, içindeki her sözcüğün kendimden verebileceğim en iyi sözcük olduğundan emin olmak istedim." diyor. Kitaptaki El Mustafa'ya ise " Kısaydı aranızdaki günlerim, konuştuğum sözler daha da kısaydı." diye söyletiyor. Evet, sözleri kısacıktı; peki ya söyledikleri, hissettirdikleri?..

Evrene dair tüm paragraflar sanki eritilmiş, haddeden süzülmüş  ve birer kelimelik damlalar halinde 54 sayfaya damlatılmış gibiydi. Rehberimiz olup aklımızın ucuna oturtuyor bizleri; ordan baktırıyor zihnimize.  Kavradığımızı sandığımız değerlerimize, benliğimize ve yaşamaya dair her ne varsa defalarca düşündürüyor, düşündürüyor, düşündürüyor...
 Yazar resimlerde çizmiş bu eseri için ama ben pek yorumlayamadım resimlerini, o da benim acizliğim.

Kitap, El Mustafa'nın kendisini doğduğu  adaya götürecek geminin gelmesiyle birlikte Orphalese halkının, ondan, gitmeden hakikatinden vermesini istemesiyle başlıyor. Ve söylenen hakikatler ile son buluyor. Hayata dair ne varsa soruyorlar sırasıyla: rahipler, yargıçlar, zengin bir adam, bebeğini göğsüne bastıran anne, çiftçi ve diğerleri.  O da hakikatinden mahrum bırakmıyor kimseyi.

El Mitra, El Mustafa'yı şöyle selamlıyordu:
 "Ey Tanrı'nın peygamberi, ey en yüce olanın talibi." Bu sözden onu peygamber olarak gördüklerini söyleyebiliriz.
Yazarın bir açıklanmasında ise bir tarafimda hz. İsa öbür tarafımda hz. Muhammed dediğine bakarsak iki peygamberden birini kastetmiş olabilir.
Karakterin isminin Mustafa olması, peygamberimizin olma ihtimalini arttırıyor. Ama
 "Aşk hem taç olur başınıza hem çarmıha gerer sizi."
hakikati ise direkt akla hz. İsa'yı getiriyor.  Genellikle de bu iki peygamberden birini kastettiği söylenmiş zaten.
Ancak El Mustafa'nın yolculuğa çıkmadan önce halkın istekleri ve söylediği hakikatler bana Zerdüşt'ü hatırlattı. Zerdüşt de kendi dininde bir peygamber ve halkına veda konuşması yaparak her konuda fikirlerini söylüyor ve sonra dağa çıkıyor. Bu iki benzerlik dikkatimi çekti. Mitra, Zerdüştlük dinine göre ahit, anlaşmadan sorumlu ilahi varlık olarak geçiyor. Kitapta da ilahi varlık diye bahsediyordu.
Belki de ben zorlayarak benzerlik kurmaya çalışıyorumdur, bilmiyorum.
Zevkle okudum ve ısrarla tavsiye ediyorum. Az sayfalı ama özü dopdolu bir kitap.  Birkaç alıntı yazıyorum ki benim söylemeye çalıştıklarımdan çok daha fazlasını söylesinler...
〰️
Çocuklara dair;
" Onlar gibi olmaya çabalayabilirsiniz ama onları kendinize benzetmeye çalışmayın. Çünkü geri geri gitmez yaşam, dün ile oyalanmaz."
〰️
Çalışmak üzerine;
"Ve aşk ile çalışınca kendinizi nefsinize  ve birbirinize ve Tanrı'ya bağlarsınız.

Peki aşk ile çalışmak nedir?
Kumaşı yüreğinizden çekilmiş ipliklerle dokumaktır, sevgiliniz giyecekmişcesine."
〰️
Zaman üzerine;
"Ve bilir ki, dün, bugünün anısından ve yarın, bugünün düşünden başka bir şey değildir. " (syf.34)
〰️
 evlilik; " Birbirinizi sevin fakat aşkı pranga eylemeyin:
bırakın ruhlarınızın kıyıları arasında dalgalanan bir deniz olsun aşk...

Ve birlikte  durun ama yapışmayın birbirinize: Çünkü ayrı durur tapınağın sütunları
 Ve birbirinin gölgesinde büyüyemez meşeyle servi." (Syf.8)
〰️
Konuşmaya dair;
"Ve konuştuklarınızın çoğunda, düşünce yarı yarıya katledilir.
Çünkü enginlerin kuşudur düşünce, kelimelerin kafesinde kanatlarını açsa da uçamaz." (Syf.33 )
〰️
Yokluk üzerine;
"Yokluk korkusu yokluğun bizzat kendisi değil midir?
Kuyunuz suyla doluyken susuz kalmaktan korkmak asıl giderilemez susuzluk değil midir?" (Syf. 10)

Kitapla ve en önemlisi sevgiyle kalın...

KİTAPBUCH, Sergüzeşt'i inceledi.
25 May 21:49 · Kitabı okudu · Beğendi · 6/10 puan

Kitabın Yorumu
Türk roman yazım tarihinde, gündelik hayata dair gerçek durumları anlatan ilk ve önemli yazarlardan olan Samipaşazade Sezai (Tanzimat yazarlarından/ Jöntürklerden); kendisini üne kavuşturan “Sergüzeşt“ adlı romanında/roman denemesinde; Kafkasya’dan esir olarak İstanbul’a getirilen genç bir kızın (Dilber) yaşadığı trajik esaret hayatını anlatır.
Kitabın başında yer alan yazarın 1924 tarihli önsözü, edebiyat tarihi bakımından bir vesikadır. Okuduğumuz kitap, 1989’da basılan romanın işte bu ikinci baskısının sadeleştirilmiş halidir. Bu nedenle, cümleleri uzun ve tasvirleri detaylı da olsa, dili kolaylıkla anlaşılıyor.
Romanda, Dilber’in; ucuz bir fiyata sahibesine satılması ve ilk sahibesinin yanında gördüğü zulüm, evden kaçışı, âşık olması, Mısır’a gidişi ve nihayet Nil’in girdaplarında ölümü konu edilir.
Romanın ana temasının, “özgürlük ve insan onuru” olduğunu düşünüyorum. Yazar, önsözde; “En büyük eserler duyguyla değil, fikirle yazılır.” diyor. Romanda; geleneksellik – batılılaşma çekişmesi gibi fikri konuların yanında, yazarın diplomatik görevleri ve yurt dışı geçmişinin izleri de görülüyor. Yine o dönem de sahneye konan “Faust Tiyatrosu” gibi sanatsal bir faaliyete de vurgu yapılıyor.
İlk roman denemelerinden olan “Sergüzeşt”te, yazarın anlatım tarzının günümüz romanlarından farkı daha ilk sayfalarda hissediliyor. Yazar; romanın akışı içinde, bazen romana adeta ara vererek okura açıklamalar da bulunuyor, hatta kendi hislerini de anlatıyor ve bazen doğrudan roman kahramanına samimi hitaplarda bulunarak onunla diyaloğa giriyor.
İlk klasik romanlarımızdan sayılan bu romanı fazla eleştirmek belki haddimiz değil ama okuyunca; kitapta Türk Romanının ilk hallerini, bebeklik ve emekleme dönemini görüyor, günümüz romancılığının aslında epey yol aldığını da düşünüyoruz.
Kitabı tamamlayıp, kapağını kapatınca okurun aklında; biraz karanlık ve hüzünlü olarak 130 yıl öncenin tarihi bir resmi canlanıyor. Okur, özellikle; güçlünün güçsüzü sömürdüğü, zengin - fakir ayrımının daha acımasız olduğu, daha sert bir hayat tarzının yaşandığını anlıyor.
Sonuç olarak; “Özgürlük vurgusunun ve erdemin” ön planda tutulduğu, didaktik bir yaklaşıma sahip bir roman olan “SERGÜZEŞT”i, romancılığımızın başlangıç dönemlerini okumak isteyenlere ve tabii ki; edebiyat tarihi için önemli olduğundan ortaöğretim öğrencilerine rahatlıkla tavsiye ediyoruz.

Esengül E., Mutsuz Olmak'ı inceledi.
25 May 15:09 · Kitabı okudu

Öyle çok da mutlu olmaya gerek yok hani. Çünkü bir süre sonra mutluluktan mutsuzluk doğuyor. İnsan mutsuzluğuna da alışıyor. Alıştıkça ruhu melankoliye yatkınlaşıyor yahut depresifleşiyor. Melankolik olanlardan bir kısmı yeteneklerinde melankolisini kullanarak başarılı olsa da bir kısım melankolikler aksi olup dibi buluyor.

Dibi bulan insanın o dipten çıkması kolay olur aslında. Çünkü elindeki tüm kartları oynamıştır. Kartlar işe yaramadıysa artık tüm benliğini ortaya koyup kendini ileri sürecektir.

Tüm mutluluğuyla, mutsuzluğuyla ben de varım, cesaretim de var, hadi çıkın çıkın gelin, siz mi yaman ben mi yaman diye meydan okuyarak tüm gücünü ortaya dökecektir. İşte bu seviyede insan, ruhunu unutup, kendi varlığından uzaklaşıp apayrı bir insan oluyor. Tabiri caizse erkekleşiyor.

Çevremde kadın-erkek birçok insan gördüm. Bir kısmı mücadeleyi bırakıp melankolisini çocuk gibi kucağına alarak büyütmeyi ve depresifleşmeyi tercih ediyor. Hadi her neyse diyorum da bir yaşam bu kadar kolay harcanır mı ki? Aklıma çok takılmıştır. Ne olacak insanların hali?

Yahut insan illaki mutlu olmak zorunda mı? Televizyon reklamlarında mutluluk satılıyormuş gibi mutluluğa özendirici unsurlar bulunuyor. Mutfaktaki yemek Bizim yağ ile yapılırsa aile mutluluğunuz oturduğunuz yemek sofrasında artıyor. Ya da deterjan reklamı. Ne olacak yani, mis kokulu çarşaflar, yastıklar, çamaşırlar giyilince aile saadeti mi artacak? Bir araba almak mutluluğu çok mu etkiliyor?

Anlamıyorum, anlamış değilim. Mutluluğun, mutsuzluğun metalaştığı, marketten şampuan alır gibi mutluluğun satın alındığı, sadece mutlu olmak insani ihtiyaçmış süsü verilerek insanların mutluluğa yönlendirildiği bir çağdayız.

Yoktan var edilen bir canlı olarak insanın sürüklendiği şu dünya denen hayat macerasına iteklendiğimiz andan beri insanın maneviyatını donatan her ne varsa o yaşanmalı, naçizane. Bir mutsuzluğun dahi kıymeti bilinmeli. Ya da en ufak şeylerden mutlu olmak bilinirse yaşam standardı da yükselecektir.

Daha bir çok şey yazılabilecekken biraz Mutsuz Olmak kitabına dair bilgi de vermeli hani.

Mutsuz Olmak kitabı 10 bölümden oluşurken gayesi 'insanı hayata hazırlamak' olan mutsuzluğu mutlulukla harmanlayarak bizlere insanlık çağının ve günümüz çağının mutluluğuna, mutluluk ve mutsuzluk ayrıştırmasını yaparak gerekli olanın hangisi olduğuna, melankoli, depresif, depresyon hallerine de değinerek bize bizi anlatmaya özen gösteren bir Wilhelm Schmid kitabı. Açıkçası bizi yaşamaya yüreklendiren bu kitaba bir şans vermeli.

Akşam olur gün eskir,
eskimeyen bir şey varsa hayata dair;
Biri yarın, biri umut, biri sevgidir...

Art Eugene Lushpin

Emre Akay, bir alıntı ekledi.
25 May 00:52 · Kitabı okudu · Beğendi · 6/10 puan

Jonas Boka gözlerini sıraya dikmiş düşünüyordu. Basit çocuk ruhunda derinden derine bir şeyler değişiyordu. Hayata dair, hani içinde hepimizin bazen kederli, bazen neşeli köleler olduğumuz hayata dair, bazı gerçekleri kavramaya başladığını hissediyordu.

Pal Sokağı Çocukları, Ferenc Molnar (Sayfa 235)Pal Sokağı Çocukları, Ferenc Molnar (Sayfa 235)
vaveylali, Yaban'ı inceledi.
 24 May 23:39 · Kitabı okudu · Puan vermedi

Bu kitap öğretmeninizin inkılap dersinde okuyana artı puan vereceği bir zorunluluktan daha fazlası sizin için akranlarım.Kitap,paşa oğlu Ahmet Celal'in subay vasfıyla katıldığı Birinci Dünya Savaşı'ndan kolu yitik bir gazi olarak dönmesiyle başlar.Ama tüm bunların başlamasıyla hayata dair umudu biter.Tam mutlu oldum derken yıktın bütün dünyamı dercesine İngilizlerin İstanbul'a girmesi Ahmet Celal'in hislerine tuz biber olur ve oraya gitmeme kararı alır.Ardından guvenli şekilde Anadolu'da bir köye gider.Halk cahildir,laf anlamazdır.Hatta öyle ki "sanırsın benim ağzımdan çıkanlar ile kulakları arası beş kilometredir" diyecektir Ahmet Celal onlar için.Köylü de boş durmayacak,bu yana yakıla Mustafa Kemal'in bağımsızlık mücadelesini anlatan adamı hor görecek anlattıklarını hurafe sayacaktir.Yetmezmiş gibi bir de isim takacaklardir! "yaban".Yaban sadece birkaç kişiyle dostluk kuracaktır.Ama şansı yaver gidip bir aşk bile yaşayacaktır.Okudukça insanı o dönemlere götüren, günümüz dizilerinden daha iyi canlanan bir eserdir kendisi.
İçimizdeki 'yaban'ların bitmemesi dileği ile.