Halime aynı anda farklı türden duyguların etkisi altındaydı. Aynı anda hem hüzünlendiğini hem de mutlu olduğunu hissediyordu. Sanki tuhaf, büyülü bir dünyada yitip gitmiş küçücük bir yaratıktı. Gördüğü her şey ona gizemli geliyor, gördüklerini kavramakta bir hayli sıkıntı çekiyordu.
Halime aklına gelen tüm tatlı sözlerle hayvanları severken bir yandan da ceylanla leoparın dost olabildiği bir dünyada bulunuyor olmanın şaşkınlığı içindeydi. Zira peygamber bunun Allah’ın cennet sakinlerine sakladığı bir mucize olacağını söylemişti.
“Senin de fark ettiğin gibi hepimiz Seyduna’ya yani ‘Efendimize,’ aidiz. Çok ama çok güçlü bir adamdır o. Aslında tüm söyleyebileceklerim…”
“Anlat, biraz daha anlat!”
“Belki de onu hiç göremeyeceksin. Buradaki birkaç arkadaşımla neredeyse birinci senemizi doldurduk bile. Ama henüz onu görmedik.”
“Ruhumun sesini sunarak bu hoş bakışlı hurilerin içlerine ektiğim bilgi tomurcuklarının nasıl açtığını gördün mü? Artık sen de yüreğindeki çocukluktan kurtulmalı, bu mübarek sözlere kendini daha bir vermelisin. Ancak o zaman burada ve öbür dünyada huzur bulabilirsin.”