Bu incelemede birtakım samimi itiraflarda bulunacağım. Ben küçüklüğümden beri ulusal ve etnik mensubiyetim konusunda bir karmaşa içinde kaldım. Evde, okulda, çarşıda, sokakta, mahallede vs büyük çoğunlukla Türkçe konuşuyorduk. Sadece köyde Kürtçe konuşma fazlaydı ama biz köyde yaşamadığımız ve ancak bir mevsimde birkaç kere köyü ziyaret edebildiğimiz için Kürtçeyi çok az öğrenebildim. Ama konuşmaya konuşmaya zamanla bu öğrendiğimin büyük kısmını da unuttum.
Siyasal anlamda ise evimizde ve çevremizde bir ikilik vardı. Çevremin büyük çoğunluğu Ak Parti ve sağ-muhafazakar partilere destek veriyordu. Ama BDP'ye destek verenlerin sayısı da gün geçtikçe artıyordu. Açılımdı Çözüm süreciydi derken BDP güçlendi ve bölgemizdeki belediyeleri yönetmeye başladı. Bu arada Kürtçe tv kanalları da etkinliklerini oldukça arttırdılar. Artık aklımın ermeye başladığı zamanlarda çevremizde bir Kürt hareketi halelenmişti. Doğal olarak bizde bundan etkilendik. Diyarbakır'ı görmem gibi vakıalarda bende bir Kürt olma hissiyatı uyandırdı.
Bu süreçten sonraki iki yılda ben apolitikleştim. Dolayısıyla bölgede olanlar dikkatimi çekmedi. Kürtçe konuşmayı ve siyasetle ilgili şeyler dinlemeyi tercih etmiyordum. Aslında iyi yapıyordum. Keşke hep öyle devam etseydim.
Daha sonra liseye başlarken üstad Said Nursi ve eserleriyle tanıştım. Kendimi bir Nur talebesi olarak görüyordum. Siyasette ise İttihad-ı İslam'ı savunuyordum. Ve doğuştan gelen yeteneğim sayesinde ülkede cereyan eden olayları iyi anlıyorum. 7 Haziran 2015'te PKK ve Apoculuk yörüngesinde kurulmuş bir parti olan HDP zafer kazandığında bu partinin seküler-feminist bir çizgide olduğunu biliyordum ve hiç sevinmemiştim. Zaten ondan önce 6-8 Ekim olayları olmuş ve bu grup bize kabus gibi günler yaşatmıştı. 7 Haziran'dan sonra Kasım seçimleri,