Cehalet ve tembellik yüzünden ruhumuzdaki en derin sanatsal duyguların yitirilmesine müsade etmemize rağmen, halen hayatın tekdüzeliğinden dem vuruyoruz!
Gelecek için,yüreği ümitle ve hayallerle dolu olan nice genç için sonunda büyük hayal kırıklıklarına uğramış ve zihinsel ve fiziksel hastalıklar yakalarına yapışmıştır.
Büyük şehirler çocuklar için tam bir cehennem alanıdır. Çocukları günde birkaç saat de olsa şehrin gürültüsünden, pisliğinden ve çirkinliğinden uzak tutmak için okulların etrafında yemyeşil parklar yapılmalıdır.
Diğer taraftan şehirde yaşayan insanlar hep depresyondadır. Bunun sebebi ciğerlerin onları dolduran pis hava ve kirliliğe isyan etmesidir aslında.
" Şehirler" demiştir Charron, " aynı kuş kafesleri gibi insan ruhunun hapishaneleridir. Ruhumuzda alev almış kutsal ateş sönmek istemiyor çünkü ufukların sonsuz, güneş, su ve diğer elementlerin sizi bağrına bastığı havayı ve toprağı seviyor. Şehirde yaşamak demek dünyadan dışlanmak ve uzaklaştırılmak demektir." İnsanlar her şeye nasıl alışıyorlarsa, sonunda şehirlerde yaşamaya da alışıyorlar. Ancak acılarının üzerine düşmese ve acılarının şiddeti azalmış olmasına rağmen yine de acıları devam eder. Alışkanlık olmasa insanlar bir şehrin kalabalığına ve pis havasına asla katlanamazlardı. Tiyatroların kapalı, kasvetli havasına tahammül edemezlerdi sanıyorum. Ev dedikleri o sefil deliklerde nasıl yaşamayı asla sürdüremezlerdi. Sürekli dışarıda birinin size çarpmaması için verilen mücadele insanı inanılmaz yorar. Alışkanlıkları olmasaydı, insanlar özgürce yürüyemedikleri ve stresin sürekli arttığı kalabalık caddelerde asla nefes alamazlardı.