• Böyle bir kitaba hangi açıdan bakabiliriz? Kitaba başlamadan evvel de bitirdikten sonra da bunu çok düşündüm. Öyle ki bir tarih gibi okur gibi okuduğum kitap karakterlerinin gerçekte kim olacağını kıyas etmeye çalıştım, peki başarılı oldum mu? Kocaman bir HAYIR.
    Demek ki o kadar Tarih okuyup araştırmanın da faydasını göremediğimiz yerler oluyormuş. Neyse, varsın olsun dert değil. Telafi ederiz.
    Belirtmekte fayda var ki; günümüzde bile ‘Kedi uzanamadığı ete’ diye devam eden bir söz var ki burada ‘Toplumda Kadın’ başlığının en uygun başlık olduğu görüşündeyim. Tabi bu bir genelleme ama genel anlamda uygun görülecektir. Başlayalım.
    Aliye Hanım toplumdaki KADIN kelimesinin karşılığıdır. Biraz akıllı ve becerikli biriysen ve insanlar seni severse tamamdır olay. Anında ne şerefin ne namusun kalacaktır. Aynı şey erkekte de geçerli olsa da kadınlar demek istediklerimi daha net anlamışlardır. Bu da kısaca ‘Ezici Güç’ denilecek kısım tabi. Neyse zaten okuyanlar Aliye’nin kim olduğu ve neye maruz kaldığını bildikleri için biraz da sözlerimden yola çıkarak kıyaslama yapabilmişlerdir.
    Tosun Bey, Tosun Paşamız! Burada ‘Egemen’ unsurdan bahsetmek gerekebilir. Savaşın ortasında bile kadınını görmeye gelen sahiplenici erkekten bahsediyorum. Hani şu ‘Sini Çık Siviyirim Işkım’ dedikten sonra başka kızların peşinde koşan kankalarımızın bu kısmı üstüne alınmasına gerek yok. Aynı şey az önceki paragrafa göre Kızlar için de geçerli. Çünkü kimse mükemmel değil ve tek tarafa haksızlığı yıkamayız. Tabii ki bende dahil! (Tabi bu mükemmelliğe ulaşmak istememizin önünü asla kapatamaz)
    Tabii bir de PEZO (Tabii ki Meksika Para Birimi, yanlış anlaşılma olmasın) Adı Uzun aklı Kısa Hüseyin Efendi ve Hacı Fettah var. Onlara da değineceğim. Bu hikayeye anlam katan o kişiler aslında. Demek istediğim şu: Kötüler olmazsa kendine iyi olduğu söylenenler, hiçbir zaman iyi olduklarını anlayamazlar. Bunu fark edip de söyleyecek birini bulamazlar. O yüzden Kötüler olmazsa olmazımızdır gerçek hayatta bile. Onlar olmazsa nasıl motive olacağız sonra? (Haftaya ehliyet sınavım var tabi bu konuda şuan kötülük kabul etmiyoruz yani)
    Ah tabi bir de yayıncı kurumu (Özgür Yayınları) tebrik etmek lazım. İnsanlar okusun ve anlasınlar diye hem sıfır kitaba 5 lira fiyat biçip hem de bir yapmadıkları ‘3’ yazıp ‘(üç)’ diye açıklamadıkları kalmış. Helal olsun, bir çok yeni kelimede zihnime iktisab etti.
    Son olarak bu şanlı ve büyük günümüzü kutlarım. Unutmayın! Büyük Türk, Güçlü Türk! Valiente Turco, Gran Turco! 🇹🇷 🇪🇸 🇹🇷 🇪🇸 🇹🇷 🇪🇸
    Kendinize iyi bakın, bol keyifli okumalar. Mutlu Pazarlar..
  • “Fi-Zilal-il Kur’an” tefsirinin sahibi Seyyid Kutup dikkat edilirse bir gazetecinin ve bir politikacının tabi’i sanatı olan yaldızlı ve heyecanlı yazıları ile okuyuculatını vecde getiren bir hatiptir. O, kapalı bir hazineyi satılığa çıkaran bir tellal gibi, İslamiyeti yalnız övmekte, içini açıp cevherleri teşhir etmeyip, İslam alimlerini ve onların kitaplarını sanki gençlerden saklayıp, kendi görüşlerini din bilgisi olarak teşhir etmektedir.

    Bir artist rolü ile okuyucularını teshire çalışırken, çok yerde tezatlara düştüğünü, kendi kendini yalanladığını anlayamamıştır.

    İslamiyeti kendine göre yorumlaması, yazdıklarını benimseyenlerin küfre kadar götürmektedir.

    Bakınız mesela Maide suresinin 115. Ayetini tefsir ederken “Semadan sonra inme kıssası, hıristiyan kitaplarında, Kur’an-ı Kerimde varid olduğu gibi zikredilmez. Hazreti İsa’nın vefatından çok sonra kaleme alınmış olan bu İncillerde…) demektedir. Halbuki “hazreti İsa’yı öldürmediler, Onu asamadılar” ayeti kerimesini daha önce kendisi uzunca açıklamıştı. Ayeti kerimeler İsa Aleyhisselam’ın öldürülmediğini açıkça belirtiyor. Nisa suresi 157. Ayetinde: “O’nu öldürmediler ve asmadılar” buyruluyor. Seyid kutub’un öldürüldü diyerek tefsir ettiği ayete ise “teveffi” dedildiğini, yani göğe çıkarılma işinin tam olduğunu haber veriyor.

    İsa (Aleyhisselam’ın) öldürüldüğünü savunarak Ehli sünnetten ayrılan Seyyid Kutup’un ne denli cahil olduğunu şimdi daha iyi anlayacaksınız.

    İBNİ TEYMİYYE’Yİ ÖVÜYOR
    “Cihan Sulhü ve İslam” kitabında ibni Teymiyye’ye bağlılığını göstermekten geri kalmayan Seyyid kutup’un görüşlerinden bazı misaller vereceğiz. İnanın bu birkaç tanesini yüzlercesi arasından sizin için seçiyoruz.

    Yine Cihan Sulhü ve ve İslam kitabında şöyle diyor: “Devletçilik sahasında çalışmalar henüz pek azdır. İslamın bu tarafı gereği kadar açıklanamamıştır.”

    Kutup, İslamın bu tarafını kendisi açıklayacakmış. Hâlbuki 600 senelik Osmanlı devletini, kanunları, anayasaları, fetvaları, arşivlerdeki fetvaları, sayılamayacak kadar çoktur. İslam’da devletçiliği anlatan binlerce kitabı incelemek için bir ömür harcamak gerekir.

    “İslam ve medeniyetin Problemleri” adlı kitabında bakın ne diyor:
    “İslam toplumunu inşa ederken, bağlı olduğumuz şey, İslam fıkhı değildir. Bu fıkha yabancı kalmıyor isek de, bağlı olduğumuz şey, İslam yolu, İslam düsturu, İslam anlayışıdır.”

    Fıkıh kitapları ve asırlar boyunca yazılan devletçilik kitapları İslam yolu değil de Seyyid Kutup’un açıklayacağı yol İslam yolu imiş.

    Yine “Cihan Sulhü” kitabında: “İslam’a göre bütün insanlar, birbirlerine yakın bağlarla bağlı bir ailedir.” diyor.

    Gazali’nin “Kimya-ı Saadet” adlı kitabında bildirdiği bir hadis-i şerifte ise şöyle buyruluyor:
    “İmanın temeli ve en kuvvetli alameti, müslümanları sevmek, kâfirleri sevememektir.” buyrulmakta ve Mücadele suresini son ayeti kerimesi zikredilmektedir: “Allah’u Teâlâ’ya ve kıyamet gününe iman edenler, Allah’u Teâlâ’nın düşmanlarını sevmezler”

    Yani Allah’u Teâlâ ve Peygamberi, müminler ile kâfirleri ayırmamızı emrediyor. Yalnız müminlerin kardeş oldukları, bir kalenin duvarı gibi sapa sağlam aile olacakları bildiriliyor.

    Seyyid kutup yine “Cihan Sulhü” kitabınca şöyle diyor: “İslamiyet diğer dinlere nefret manasını taşıyan dini taassubu kabul etmez”

    Bu cümleler biraz tanıdık geldi nedense değil mi kardeşler? Her neyse, Seyyid Kutup kâfirleri sevmemeye taassup damgasını vuruyor.
    İmam-ı Masum Hazretleri 29. Mektubunda şöyle buyuruyor: “Kâfirleri sevmemek, onlara kalp ile düşmanlık etmek ve darul harpte bulunanlarına sert davranmak ve onlarla muharebe etmek Kur’an-ı Kerimde açık olarak emredilmiştir. Kur’an-ı Kerime uymamız farzdır.”



    ZEKATTA İBNİ TEYMİYYE’YE TABİ
    Seyyid Kutup “Cihan Sulhu ve İslam” kitabında şöyle diyor: “Zekât, her sene esas servetten yüzde iki buçuk mikdarında tahsil edilir. Bu vergiyi (vergi diyor) her vergiyi tahsil ettiği gibi, ancak devlet tahsil eder. Sarf edilmesi ile vazifeli olan da, devlettir. Yüzyüze ve iki ferd arasında meydana gelen bir muamele değildir. İşte zekat bir vergidir. Bunu devlet tahsil eder ve belirli yerlere sarfeder…. Eğer bu gün bazı kimseler zekâtını bizzat kendi elleri ile dağıtıyorlarsa, bu, İslamın farz kıldığı bir şekil ve nizam değildir.”

    Seyyid Kutup, zekât üzerinde de İbni Teymiyye’nin sözlerini tekrar etmekten kendini alamamıştır. Burada da Ehli Sünnetten defalarca olduğu gibi ayrılmıştır.

    Hani kafadan “bu böyledir” demekten daha kolay bir şey yoktur herhalde. İslam âlimleri ise deliller ile konuşurlar.

    ZEKÂT MESELESİNİ BİR AÇIKLAYALIM!
    Yeri gelmiş iken bu konuda bir açıklama yapmak ve Sahabe efendilermize atılan iftiraya değinmek gerekiyor.

    Ehli sünnet dört mezhep imamı sözbirliği ile bildiriyor ki. “zekat” demek “bir müslümanın tam mülkü olan zekat malı”nın yani helal yoldan malik olduğu, elindeki zekat malının belli bir kısmını, Kur’an-ı Kerimde bildirilen sekiz sınıf müslümandan yedisine temlik, teslim etmesi, vermesi demektir. Hanefi mezhebinde bunlardan yalnız birine de verilebilir.
    Bu 7 kimse: fakir, miskin, amil (hayvan zekatını ve öşür denilen toprak mahsulünü toplayan kimse) hac ve gazada olan kimse, evinden ve malından uzak kalmış olan ve borçlu olan ve azad olacak köledir.
    MÜELLEFİ KULUB NESH EDİLDİ
    Sekizinci Sınıf “mellefi Kulub” denilen kimseler olup, kalplerine iman yerleştirilmesi istenilen veya kötülükleri önlenmek istenilen bazı kafirler ve yeni iman etmiş olan bazı zayıf müslümanlar idi. Resulüllah (Sallallahu aleyhi ve Sellem) bunların üçüne de zekat verirdi.
    Fakat Hazreti Ebubekir zamanında, Beytül Mal emini olan Hazreti Ömer, (İbni Abidin’de delil olarak yazılı olan) ayeti kerimeyi ve (kütübü sitteninde hepsinde olan) “Mu’az” hadisini okuyarak, “müellefi kulub olanlara zekat verilmesini Resulüllah nesh eylemiştir” dedi. Halife ve Ashab-ı Kiramın hepsi bunu kabul ederek ayrıca icma hâsıl oldu.

    Nesh Resulüllah hayatta iken olur, İcma ise vefatından sonra olur. Bu inceliği anlayamayanlar, bunu Hazreti Ömer’in neshettiğini zannediyorlar. Ashab-ı Kirama ve fıkıh âlimlerine dil uzatıyorlar. “Bedayi” ve diğer kitaplarda bildirildiği gibi, İslamiyete yardım için, düşmanın zararını önlemek için onlara para ödenebilir ama bu zekât kısmından değil, başka bölümden ödenir.

    Zekat konusu ayrı bir bölüm gerektirdiğinden burada noktalıyoruz…

    DEVLET TOPLUMUN MALINI İSTEDİĞİ GİBİ ALIRMIŞ!
    Seyyid kutup “Cihan Sulhu” adlı kitabında hezeyanlarına devam ediyor. “Devlet yalnız vergi yolu ile değil, şahsi mülkiyetlerden ihtiyacın gerektirdiği miktarı karşılıksız ve iade etmemek üzere alır. Toplumun umumi ihtiyaçlarına harcar” diyor.

    Aslında tam bizim devlet adamlarına göre bir fetva. Onlarda nereden vergi alsak diye düşünüyorlardı. Bak düşünmenize gerek yok, Seyyid Kutup’un aklına uyarak milleti soyabilirsiniz.

    “Mecelle” de geçtiği üzere “Başkasının mülkünü kullanmak için emrolunamaz”. Mesela filancanın malını, falanca kimseye ver diye birisine emredilemez.
    “Dürrül Muhtarda” da: “Bir kimsenin malı, onun gönlü rızası olmadan alınırsa helal olmaz” buyruyor.

    İmam-ı Ahmedin Müsnedinde ve Ebu Davud’da geçen bir hadis-i şerifte ise Peygamberimiz şöyle buyuruyor: “Bir kimsenin malı, onun gönül rızası olmadan alınırsa helal olmaz.”

    Seyyid Kutup’un sosyalist yaklaşımı, İslamiyet’ten ne kadar uzaklaştığının da bir göstergesi. Çünkü onun savunduğu sistem adaletin olmadığı sosyalist sistemlerde mevcuttur. İslam’da ise kapitalist bir sistem yoktur. Herkes alın terinin, çalışmasının karşılığını bulur. Devlet de, reisler de milleti sömürmez.

    HIRSIZ SOYAR, DEVLETE YARAR!
    Yine Cihan Sulhu adlı kitabına şöyle diyor: “Yağma, soygunculuk, gasp, hırsızlık, rüşvet, hile ve faiz, ihtikar ve bunlara vesile olan yollardan şahsi mülkiyet meydana gelmez. Devlet istediği zaman bunu tamamen veya kısmen hazineye alabilir. Tarihi örnekler, bu hakkın tamamen devlete verildiğini göstermektedir.”

    Haksız kazançlar elbette helal değildir. Devletin bunlar istediği zaman değil hemen geri alması lazımdır fakat geriye aldığı, devletin olmaz. Bunları sahibine ulaştırması lazımdır. Devletin vazifesi, acizin hakkını zalimden alıp, ona yardımcı olmaktır. Bunu mazluma ulaştırmayıp hazineye alırsa o hırsızdan ne farkı kalır?

    İbn-i Abidin beşinci ciltte şöyle demektedir: “haramdan elde edilen, mesela gasp edilen mallar sahiplerine geri verilir. Böyle mallar, Beytül malın olmaz. Bütün müslümanların ortak malı da olmaz.”

    SAHABE-İ KİRAMA DİL UZATAN
    Seyyid kutup “İslamda Sosyal adalet” adlı kitabında mezhepsizliğini ve sahabeye olan kini kusmaktan geri durmamıştır. Bakın 247. Sayfasında ne zırvalıyor:
    “Beni Ümeyyenin iktidara gelişi zararlı oldu. Hazreti Ömer birkaç sene daha hilafette kalsaydı veya Hazreti Ali üçüncü halife olsaydı yahut hazreti Osman iktidara geldiğinde yirmi yaş daha genç bulunsaydı, İslam tarihinin çehresi daha başka olurdu. Hazreti Ömer, zenginlerin artan mallarını alıp, fakirlere eşit tevzi ederdi”

    Bu yazılarında Hazreti Osman (Radıyallahu Anh) ın idaresiz, beceriksiz olduğunu ima ediyor. Hazreti Ömer (Radıyallahu Anh) ise “Osman halife olamaya daha layıktır, muktedirdir” buyuruyor. Şimdi acaba hangisine hak vereceğiz?

    O halde Hazreti Ömer (Radıyallahu Anh) yanılmış mıdır? Peygamberimiz ise şöyle buyuruyor: “Allah’u Teâlâ, doğru sözü Ömer’in dili üstüne koymuştur”…

    ALİM DEĞİL, DİN ÖĞRENİLMEZ
    Seyid kutup’un “bana göre”lerini saymakla bitiremezsiniz. Bu gün hem müslüman hem sosyalist geçinen “yeşil komünistlerin” ilham kaynağı olan Seyyid Kutup yine birçok reformist tarafından övülmekte ve fikirleri gençlere aşılanmaya çalışılmaktadır.

    Ancak Seyyid Kutup bir alim değildir, dini ondan öğrenenler bu sebeple büyük bir hata etmiş olurlar.

    Kendince bir mücadele vermiş ancak İslam’ı ideolojiyle yorumlama ve alanı olmadığı halde tefsir yazma gibi hatalara düşmüştür.

    İslam’ı İslam alimlerinden öğrenmek en uygun olanıdır
  • Şer güçlerle savaşmak ve hayrı gerçekleştirmek için cihad etmek de bu düzendeki ahlakın bir biçimidir. Bu cihad, insandaki temel güçlerin özgürleşmesini sağlar. Cihadda ahlak unsuru parlak bir şekilde belirgin olduğundan İslâm, bunu ibaret saymıştır. Hatta bağ ve engel görünüşündeki ahlak unsurları ele alınırsa bunların aslında özgürleşme ve aktifliğin görüntüleri olduğu görülecektir.

    Örneğin "yasalanan cinsel arzulara başvurmaktan kendini alıkoyma” biçimi ele alınırsa, dış görünüşüyle insan kişiliğini ezmek, nefsi dağıtmak olarak görünür. Oysa aslında bu arzulara insanı kulluk yapmaktan kurtarma, tuzaklarına düşmekten koruma ve insan iradesinin gelişmesini, yükselmesini sağlama gibi önemli fonksiyonlar vardır. Çünkü insan iradesi -İslâmın doyduğu temizlik sınırı içinde ve Allah'ın helal kıldığı lezzetler çevresinde- temiz yerleri seçer.
  • Beşinci Mesele 
    Gençlik Rehberinde izah edildiği gibi, gençlik hiç şüphe yok ki gidecek. Yaz güze ve kışa yer vermesi ve gündüz akşama ve geceye değişmesi kat’iyetinde, gençlik dahi ihtiyarlığa ve ölüme değişecek. 
    Eğer o fâni ve geçici gençliğini iffetle hayrata istikamet dairesinde sarf etse, onunla ebedî, bâki bir gençliği kazanacağını bütün semâvî fermanlar müjde veriyorlar. 
    Eğer sefahete sarf etse, nasıl ki bir dakika hiddet yüzünden bir katl, milyonlar dakika hapis cezasını çektirir; öyle de, gayr-ı meşru dairedeki gençlik keyifleri ve lezzetleri, âhiret mes’uliyetinden ve kabir azabından ve zevâlinden gelen teessüflerden ve günahlardan ve dünyevî mücazatlarından başka, aynı lezzet içinde o lezzetten ziyade elemler olduğunu aklı başında her genç tecrübeyle tasdik eder. Meselâ, haram sevmekte, bir kıskançlık elemi ve firak elemi ve mukabele görmemek elemi gibi çok ârızalarla o cüz’î lezzet zehirli bir bal hükmüne geçer. Ve o gençliğin suiistimâliyle gelen hastalıkla hastahanelere ve taşkınlıklarıyla hapishanelere ve kalb ve ruhun gıdasızlık ve vazifesizliğinden neş’et eden sıkıntılarla meyhanelere, sefahethanelere veya mezaristana düşeceklerini bilmek istersen, git hastahanelerden ve hapishanelerden ve meyhanelerden ve kabristandan sor. Elbette, ekseriyetle gençlerin gençliğinin suiistimalinden ve taşkınlıklarından ve gayr-ı meşru keyiflerin cezası olarak gelen tokatlardan eyvahlar ve ağlamalar ve esefler işiteceksin. 
    Eğer istikamet dairesinde gitse, gençlik gayet şirin ve güzel bir nimet-i İlâhiye ve tatlı ve kuvvetli bir vasıta-i hayrat olarak âhirette gayet parlak ve bâki bir gençlik netice vereceğini, başta Kur’ân olarak çok kat’î âyâtıyla bütün semâvî kitaplar ve fermanlar haber verip müjde ediyorlar. 
    Madem hakikat budur. Ve madem helâl dairesi keyfe kâfidir. Ve madem haram dairesindeki bir saat lezzet, bazan bir sene ve on sene hapis cezasını çektirir. Elbette, gençlik nimetine bir şükür olarak, o tatlı nimeti iffetle, istikamette sarf etmek lâzım ve elzemdir. 
  • "Allah’ın yarattıklarından Allah’a ve O’nun rü’yetine iman eden, Âhirete ve onun heybetine inanan hiçbir kimse için, sultân olsun melik olsun, vezir olsun bey olsun, şevket ve kudret sâhibi biri olsun hâkim veya mütegallib (zâlim ve diktatör) olsun, özellikle zâlim ve diktatör idareciler tarafından tâyin olunan, fâsid bir tahakküm ve bâtıl bir nezâret ile vakıflara nâzır ve mütevelli olanlar olsun ve kısaca insanlardan hiçbir kimse için, bu vakıfları eksiltmek, bozmak, değiştirmek, tağyir ve tebdil eylemek, vakfı ihmâl edip kendi hâline bırakmak ve fonksiyonlarını ortadan kaldırmak, ASLÂ HELÂL DEĞİLDİR.

    Kim ki, bozuk teviller, hurâfe ve dedikodudan öteye geçmeyen bâtıl gerekçelerle, bu vakfın şartlarından birini değiştirirse veya kânun ve kurallarından birini tağyir ederse; vakfın tebdili ve iptali için gayret gösterirse;

    Vakfın ortadan kalkmasına veya maksadından ve gâyesinden başka bir gâyeye çevrilmesine kast ederse, vakfın temel hayır müesseselerinden birinin yerine başka bir kurum ikâme eylemek (temel müesseselerden birinden taviz vermek) ve vakfın bölümlerinden birine îtiraz etmek dilerse veya bu mânâda yapılacak değişiklik veya îtirazlara yardımcı olur yahut yol gösterirse;

    Veya şer’-i şerife aykırı olarak vakıfda tasarruf etmeye azm eylerse, meselaşeri’ata ve vak-fiyeye aykırı fermân, berât, tomar veya tâlik yazarsa veyahut tevliyet hakkı resmi ya-hut takrir hakkı resmi ve benzeri bir şey taleb ederse, kısaca bâtıl tasarruflardan birini işler yahut bu tür tasarrufları tamâmen geçersiz olan yazılı kayıtlara ve defterlere kaydeder ve bu tür haksız işlemlerini yalanlar yumağı olan hesaplarına ilhâk ederse,

    AÇIKÇA BÜYÜK BİR HARÂMI İŞLEMİŞ OLUR, GÜNAHI GEREKTİREN BİR FİİLİ İRTİKÂB EYLEMİŞ OLUR. ALLAH’IN, MELEKLERİN VE BÜTÜN İNSANLARIN LÂ’NETİ ÜZERLERİNE OLSUN.

    “Ebeddiyyen Cehennemde kalsınlar, onların azapları aslâ hafifletilmesin ve onlara ebeddiyyen merhamet olunmasın. Kim bunları duyup gördükten sonra değiştirirse, vebâli ve günahı bunu değiştirenlerin üzerine olsun. Hiç şüphe yok ki, Allah her şeyi işitir ve herşeyi bilir.”.
  • yüzbaşı mehmet tevfik genç bir türk subayı iken arıburnunda ailesine yazmış olduğu mektup savaştan geriye kala en uzun türk mektubu olarak tarihteki yerini almiştır..
    gelibolu belgeselinde de bir bölümü yer almış olan mektubun tamamı şu şekildedir:


    pazartesi, 31 mayıs, 1915

    sebeb-i hayatım, feyz-i velinimetim. sevgili peder valideme,

    babacığım, validecigim.

    arıburnu'nda ilk girdiğim müthiş muharebede sağ yanımdan ve pantolonumdan kurşun geçti. hamdolsun kurtuldum.

    fakat bundan sonra gireceğim muharebelerden kurtulacağıma ümidim olmadığından bir hâtıra olmak üzere, şu yazılarımı yazıyorum.

    hamdüsenâlar olsun cenâb-ı hakk'a ki beni bu rütbeye kadar eriştirdi. yine mukadderât-ı ilâhiyye olarak beni asker yaptı. siz de ebeveynim olmak dolayısıyla beni vatan ve millete hizmet etmek için ne suretle yetiştirmek mümkün ise öylece yetiştirdiniz. sebeb-i feyz-i nf 'atım ve hayâtım oldunuz.

    cenâb-ı hakk'a ve sizlere çok teşekkürler ederim.

    sevgili peder ve validecigim. gözbebeğim olan zevcem münevver ve oğlum nezih'ciğimi evvela cenâb-ı hakk'ın, sonra sizin himayenize emanet ediyorum.
    onlar hakkında ne mümkün ise lütfen yapınız. oğlumun tâ'lim ve terbiyesine siz de refikamla birlikte lütfen gayret ediniz. servetimizin olmadığı malûmdur. mümkün olandan başka bir şey isteyemem, istesem de pek
    beyhudedir. refikama hitaben yazdığım kapalı mektubu lütfen kendi eline veriniz. fakat çok müteessir olacaktır, o teessürü azaltacak şekilde veriniz.

    ağlayacak, üzülecek tabii; teselli ediniz...

    sevgili baba ve valideciğim, belki bilmeyerek size karşı birçok kusurda bulunmuşumdur. beni affediniz... ruhumu şad ediniz... sevgili hemşirem lütfiye'ciğim bilirsiniz ki sizi çok severdim. sizin için ve sa'yimin yettiği nisbette ne yapmak lazımsa yapmak isterdim. belki size karşı da kusur etmişimdir, beni affet. ilahi mukadderat böyle imiş. hakkını
    helâl et. rûhumu şad et..

    ey akraba ve dostlar ve sevenlerim; cümlenize elveda.

    cümleniz hakkınızı helâl ediniz. benim tarafımdan cümlenize hakkım helâl olsun, elveda. elveda, cümlenizi cenâb-ı hakk'a tevdî ve emanet ediyorum. ebediyyen allah'a ısmarladım, sevgili peder ve validecigim.

    oğlunuz mehmet tevfik