• "Hele şükür! Yalnızım! Gecikmiş, yorgunluktan bitmiş birkaç arabanın uğultusundan başka bir şey duyulmuyor artık. Dinlenişe ermesek de sessizliğe ereceğiz birkaç saat boyunca. Hele şükür! İnsan yüzünün acımasız baskısından
    kurtuldum, yalnız kendi kendimden çekeceğim artık."
  • 192 syf.
    Sitedeki ilk incelemem olsun bakalım.

    Yıllar önce bir hevesle aldığım bu kitabı o zamanlar bitiremedim. Neden bilmem. Puslu Kıtalar Atlası ve Yedinci Gün ile epey sevmiştim kendisini ve üslubunu. Üniversitedeki bir edebiyat dersinde konusu açılınca “Her sayfasında kültür bombasına maruz kalınıyor” şeklinde bir yorumda bulunmuş ve hocayı güldürmüştüm. Bilmiyorum, belki de sınıfta hiç kimsenin İhsan Oktay’ı yahut eseri Puslu Kıtalar Atlası’nı bilmemesindense bir kişinin iki kelam da olsa etmesi onu mutlu etmişti. Konuşmuştum ama işte Galiz Kahraman bana nedense ağır gelmişti o dönem. Otobüste yolculuk sırasında okumaya çalıştığımı ve ne hikmetse pek bir şey anlamayıp kimi satırlara tekrar tekrar döndüğümü anımsıyorum. Belki de sınav stresinin olduğu bir dönemdi benim adıma.

    Aradan en az üç sene geçtiğine eminim. Ramazan Bayramı için gittiğimiz Ankara’da pek de hevesli olmadan elime aldım kitabı ve biraz da iftar saatine olan vakti hızlandırmak için okumaya başladım. Başına sürekli ilginç olaylar, ki bunlar hep belalı oluyor, gelen İdris Amil Efendi’nin kulaklarda çınlayan iğrenç ve tiz nidası aklımda kalmış. Adı üstünde pis, kötü bir kahraman olan İdris Amil icabında dayısının deliler hastanesine girmesine sebep oluyor, saf olduğu kadar bilgili bir gencin duygularıyla oynayıp onun ülkeyi boynu bükük terk etmesine yol açıyor. Sinir olmalısınız ama gülüyorsunuz nedense İdris Amil’e. İhsan Oktay yine bu karakter üzerinden kibirli kimseleri lisanı kibar ile yerin dibine sokuyor. Ve bunu öyle mahir yapıyor ki dile biraz yabancı olan birisi sövgüleri birer inci gibi bilip ellerini yüzüne götürür ve “ya Rabbi şükür” der. Bu sivri dilse okuyucuyu epeyce güldüren mizahtan besleniyor. Osmanlıca, Fransızca, Farsça, Arapça gibi dillerin yanında argo ve çingene dillerinden kimi kelimelerle de destekleniyor. Karakterlerin ve durumların niteliklerini belirten bu lafızlar gayet ilgi çekici; “istikbâli parlak ve kıçı yuvarlak lâçolar” yahut “gaddâreli acûze” yahut “dünya denilen gebergâh” bunlardan bazıları.

    Şunu belirtmek gerekir ki İhsan Oktay’ın üslubuna ve olay örgüsüne alışmak biraz zaman alıyor. Hele ki bölümsüz, tek solukta yazılan bu eseri okuması yer yer çetin oluyor. Uzun sıfat tamlamaları, sonu gelmez gibi duran paragraflar ve konu aralarına sıkıştırılan genel kültür bilgileri de cabası. Tüm bunlara rağmen yine de bir şekilde okutuyor kendini.

    Diğer yandan, İhsan Oktay’ın sayfaları arasında ilerlerken aklıma lisede okuduğumuz Ahmet Mithat’ın Felatun Bey ve Rakım Efendi kitabı geliyor. Halkı bilinçlendirmek, onları sanayiden, inkılaptan, medeniyetten, çağdaşlıktan haberdar etmek için edebi metinler ve bilakis romanların kullanıldığı bir dönem Ahmet Mithat’ınki. Pek sevmiştim kitabını okuduğumda çünkü pek çok şey öğrenmiştim o genç dimağ halimle. İhsan Oktay’ın kitapları da pekala öyle ve fakat dili bir tutam ağır kaçıyor.

    Velhasıl, iyi kitap, okunur fakat ilk okuyuculara tavsiye edilmez.
  • Hele şükür! Yalnızım! Gecikmiş, yorgunluktan bitmiş birkaç arabanın uğultusundan başka bir şey duyulmuyor artık. Dinlenişe ermesek de sessizliğe ereceğiz birkaç saat boyunca. Hele şükür! İnsan yüzünün acımasız baskısından kurtuldum, yalnız kendi kendimden çekeceğim artık.
  • Süleyman'a karısı telefon etti :
    — Konuşan ben,
    ben, Fahire.
    Tanımadın mı sesimden?
    Demek çok bağırdım birdenbire.
    Çığlık mı?
    Belki...
    Hayır,
    çocuklar hasta değil.
    Dinle beni :
    işini bırak da gel,
    çabuk ol ama.
    Telefonda anlatamam,
    olmaz.
    Daha kıyamet kadar vakit var akşama.
    Saatlar, saatlar,
    kıyamet kadar.
    Sorma.
    Dinle beni...
    Hemen vapur bulamazsan
    Üsküdar'a kayıkla geç.
    Bir taksiye atla.
    Paran yoksa
    patrondan avans al.
    Yolda hiçbir şey düşünme,
    mümkün mertebe yalansız gelmeye çalış.
    Yalan kuvvetliye söylenir
    ben kuvvetsizim.
    Alay etme kuzum.
    Evet kar yağacak,
    evet
    hava güzel.
    Koynuna girdiğim adam gibi
    kocam gibi değil,
    büyüğüm, akıllım,
    babam gibi gel...

    Geldi Süleyman,
    Fahire, kocası Süleyman'a sordu :
    — Doğru mu?
    — Evet.
    — Teşekkür ederim Süleyman.
    Bak işte rahatladım.
    Bak işte ağlamıyorum artık.
    Nerde buluşuyordunuz?
    - Bir otelde.
    — Beyoğlu tarafında mı?
    — Evet.
    — Kaç defa?
    — Ya üç, ya dört.
    — Üç mü, dört mü?
    — Bilmiyorum.
    — Bunu hatırlamak bu kadar mı güç Süleyman?
    — Bilmiyorum.
    — Demek ki bir otel odasında.
    Kim bilir çarşaflar nasıl kirliydi.
    Bir İngiliz romanında okudum,
    bu işlere yarayan otellerde
    kırık küvetler varmış.
    Sizinkinde de var mıydı Süleyman?
    — Bilmiyorum.
    — Hele düşün,
    toz pembe çiçekli, kırık bir küvet?
    — Evet.
    — Hiç hediye verdin mi?
    — Hayır.
    — Çukulata, filân?
    — Bir defa.
    — Çok mu seviyordun?
    — Sevmek mi?
    Hayır...
    — Başkaları da var mı Süleyman?
    — Yok.
    — Olmadı mı?
    — Hayır.
    — Bunu sevdin demek...
    Başkaları da olsaydı
    daha rahat ederdim...
    Çok mu güzel yatıyordu?
    — Hayır.
    — Doğru söyle, bak ne kadar cesurum...
    — Doğru söylüyorum...
    — Zaten gösterdiler bana.
    İnek gibi karı.
    Belimden kalın bacakları...
    Fakat zevk meselesi bu...
    Bir sual daha, Süleyman :
    Niçin?
    — Bilmiyorum...
    Karanlıkta pencerenin hizasında
    karlı, ağır bir çam dalı.
    Bir hayli zaman oldu
    sofada asma saat on ikiyi çalalı.

    Süleyman'ın karısı Fahire
    şunları anlattı kocasına ertesi gün :
    — ... Dayanılmaz bir acı halindeydi
    kendime karşı duyduğum merhamet,
    ölmeye karar verdimdi, Süleyman...
    Annem, çocuklarım ve en önde sen
    bulacaktınız karda ayak izlerimi.
    Bekçi, polisler, bir tahta merdiven
    ve bir kadın ölüsü çıkaracaktınız
    arka arsada bostan kuyusundan.
    Kolay mı?
    Gece bostan kuyusuna doğru yürümek,
    sonra kenarına çıkıp durarak
    baş aşağı atlamak karanlığına?
    Fakat bulmadınızsa eğer
    karda ayak izlerimi
    sade korktuğumdan değil.
    Bekçi, merdiven, polisler,
    dedikodu, kepazelik,
    aldatılmış bir zevcenin intiharı :
    komik.
    Niçin öldüğümü anlatmak müşkül.
    Kime? Herkese, sana meselâ.
    İnsan, ölmeye karar verirken bile
    insanları düşünüyor...
    Sen yatakta uyuyordun
    yüzün rahat,
    her zaman nasıl uyursan
    ondan evvel ve o varken.
    Dışarda kar yağmaya başladı.
    Bir tek gecelikle çıkmak balkona :
    Zatürree ertesi gün,
    nümayişsiz ölüvermek.
    Hayır,
    hiç aklıma gelmedi nezle olmak ihtimali.
    Yaktım sobamızı.
    İyice ısınmak lâzım ilkönce.
    Ciğer bir çay bardağı gibi çatlarmış.
    Pencereye, kara bakıyorum :
    «Eşini gaip eyleyen bir kuş
    gibi kar
    geçen eyyamı nev baharı arar...»
    Babam bu şiiri çok severdi.
    Sen beğenmezsin.
    «Sağdan sola, soldan sağa lerzânı girizan...»
    Lambayı söndürmeden balkona çıktım.
    « ... gibi kar
    düşer düşer ağlar...»
    Oturdum balkonda iskemleye.
    Havada çıt yok.
    Karanlık bembeyaz.
    Uykudayım sanki.
    Sanki çok sevdiğim bir insan
    korkarak beni uyandırmaktan
    yumuşacık dolaşıyor etrafımda.
    Üşümüyordum.
    Kederim duruluyor
    berraklaşıyor.
    Odanın camlı kapısından balkona vuran ışık
    sıcak bir kumaş gibiydi üstünde dizlerimin.
    Ben rehavetli bir mahzunluk içinde
    acayip şeyler düşünüyordum :
    Feneryolu'ndaki çınar
    150 yaşındaymış.
    Ömrü bir gün süren böcekler.
    Gün gelecek
    insanlar çok uzun
    çok bahtiyar yaşayacaklar.
    İnsanın yüreği ve kafası var...
    İnsanın elleri...
    İnsan?
    Ne zamanki,
    nerdeki,
    hangi sınıftan?
    Onların insanları,
    bizim insanlarımız.
    Ve her şeye rağmen
    yeni bir dünya için yapılan kavga.
    Sonra sen
    ben
    bir kırık küvet
    ve benim
    kendime karşı duyduğum merhamet...

    Kar durdu.
    Sökmek üzre şafak.
    Utanarak
    odaya döndüm.
    O anda uyansaydın
    sarılıp boynuna...
    Uyanmadın.
    Evet,
    çok şükür nezle bile değilim.
    Şimdi?
    Zaman zaman hatırlayıp
    zaman zaman unutacağım.
    Yine yan yana yaşayacağız
    beni sevdiğine emin olarak.

    Altı ay kadar geçti aradan.
    Bir gece karı koca denizden dönüyorlardı.
    Gökte yıldızlar, ağaçlarda yaz meyveleri vardı.
    Fahire birdenbire durdu
    baktı muhabbetle kocasının gözlerine
    ve suratına tükürür gibi bir tokat vurdu.

    N.H
  • 🍬 BAYRAM 🍫

    Nefes almak bayramdır mesela; günün birinde soluksuz
    kalınca anlar insan.
    Görmenin nasıl bir bayram olduğunu karanlık öğretir;
    sevmeninkini yalnızlık...
    Sızlamayan her organ, hele de burun direği bayramdır.
    Bayramdır, elden ayaktan düşmemek, zihinden önce bedeni
    kaybetmemek, kurda kuşa yem olmayıp "çok şükür bugünü de gördük" diyebilmek...
    Sevdiklerinle geçen her gün bayramdır.
    Yoğun bakımda sancılı geceyi ya da kangren olmuş bir
    ilişkiyi bitirmek de öyle.
    En acıktığın anda dumanı tüten bir somunun köşesini
    bölmek, korktuğunda güvendiğine sarılabilmek, dara
    düştüğünde dost kapısını çalabilmek bayramdır.
    Bir sürpriz paketinden çıkan hediye, tatlı bir şekerlemede
    üstüne serilen battaniye, saçlarını müşfik bir sevgiyle
    okşayan anne bayramdır.
    "Ona güvenmiştim, yanılmamışım" sözü bayramdır.
    Hiç aldatmamış, aldanmamış olmak bayram...
    Yeni eve asılan basma perdeler, alın teriyle kazanılmış
    ilk rızkın konduğu çerçeveler, yüklü bir borcun son
    taksiti ödenirken sıkılan eller bayramdır.
    Evde yalnızlığı noktalayan insan nefesi, akşam kapıda
    karşılayan yavuklu busesi, sevdalı bir elin tende gezmesi,
    nice adağın ardından çınlayan çocuk sesi bayramdır.
    Alnı açık yaşlanmak bayramdır; ulu bir çınar gibi ayakta
    ölebilmek bayram.
    Bunların kadrini bilirseniz, kıymet bilmeyi öğrenirseniz her gününüz bayram olur.
    Meraklanmayın, öyledir diye size deli demezler.
    Deseler de böyle delilik, bayram artığı günlerdeki nankör akıllılıktan evladır.

    Her gününüz bayram olsun..!
  • Yaşamak Bayramdır

    Nefes almak bayramdır mesela; günün birinde soluksuz kalınca anlar insan…

    Görmenin nasıl bir Bayram olduğunu karanlık öğretir; sevmeninkini yalnızlık…

    Sızlamayan her organ, hele de burun direği Bayramdır.

    Bayramdır, elden ayaktan düşmemek, zihinden önce bedeni kaybetmemek, kurda kuşa yem olmayıp “Çok şükür bugünü de gördük” diyebilmek…

    Sevdiklerinle geçen her gün Bayramdır. Küsken barışmak, ayrıyken kavuşmak, suskunken konuşmak Bayramdır.

    Bir kitabı bitirmek, bir binayı bitirmek, bir okulu bitirmek, kâbuslu bir rüyayı, kodeste ağır cezayı bitirmek Bayramdır.

    En acıktığın anda dumanı tüten bir somunun köşesini bölmek, korktuğunda güvendiğine sarılabilmek, dara düştüğünde dost kapısını çalabilmek Bayramdır.

    Bir sürpriz paketinden çıkan hediye, tatlı bir şekerlemede üstüne serilen battaniye, saçlarını müşfik bir sevgiyle okşayan anne Bayramdır.

    Hiç aldatmamış, aldanmamış olmak Bayram…

    Zorluklara tek başına göğüs gerebilmek, gereğinde haksızlığın üstüne yalın kılıç yürüyebilmek Bayramdır.

    Yeni eve asılan basma perdeler, alın teriyle kazanılmış ilk rızkın konduğu çerçeveler, yüklü bir borcun son taksiti ödenirken sıkılan eller Bayramdır.

    Evde yalnızlığı noktalayan insan nefesi, akşam kapıda karşılayan yavuklu busesi, sevdalı bir elin tende gezmesi, nice adağın ardından çınlayan çocuk sesi Bayramdır…

    Sonrasında gelen ilk diş bayramdır, ilk söz Bayram, ilk adım, ilk yazı, ilk karne Bayram…

    Güne gülümseyerek başlamak Bayramdır.“İyi ki yanımdasın” Bayram, “Her şeyi sana borçluyum” Bayram…

    “Hiç pişman değilim” Bayram…

    Evlatların mürüvvetini görebilmek, eve dolu bir torbayla gidebilmek, konu komşuyla yarenlik edebilmek

    akşamları eskimeyen bir keyifle çay demleyebilmek Bayramdır.

    Zamanı donduran eski fotoğraflara nedametsiz bakabilmek, altı çizilmiş eski kitapları aynı inançla okuyabilmek

    yol arkadaşlarının yüzüne utanmadan bakabilmek Bayramdır.

    Alnı açık yaşlanmak bayramdır; ulu bir çınar gibi ayakta ölebilmek Bayram…

    Bunların kadrini bilirseniz, kıymet bilmeyi öğrenirseniz her gününüz Bayram olur.

    Meraklanmayın, öyledir diye size deli demezler.

    Deseler de böyle delilik, Bayram artığı günlerdeki nankör akıllılıktan evladır.
  • Nefes almak bayramdır mesela; günün birinde soluksuz
    kalınca anlar insan...

    Görmenin nasıl bir bayram olduğunu karanlık öğretir;
    sevmeninkini yalnızlık...

    Sızlamayan her organ, hele de burun direği bayramdır.

    Bayramdır, elden ayaktan düşmemek, zihinden önce bedeni
    kaybetmemek, kurda kuşa yem olmayıp "çok şükür bugünü de gördük" diyebilmek...

    Sevdiklerinle geçen her gün bayramdır.

    Yoğun bakımda sancılı geceyi ya da kangren olmuş bir
    ilişkiyi bitirmek de öyle...

    En acıktığın anda dumanı tüten bir somunun köşesini
    bölmek, korktuğunda güvendiğine sarılabilmek, dara
    düştüğünde dost kapısını çalabilmek bayramdır.

    Bir sürpriz paketinden çıkan hediye, tatlı bir şekerlemede
    üstüne serilen battaniye, saçlarını müşfik bir sevgiyle
    okşayan anne bayramdır.

    "Ona güvenmiştim, yanılmamışım" sözü bayramdır.
    Hiç aldatmamış, aldanmamış olmak bayram...

    Yeni eve asılan basma perdeler, alın teriyle kazanılmış
    ilk rızkın konduğu çerçeveler, yüklü bir borcun son
    taksiti ödenirken sıkılan eller bayramdır.

    Evde yalnızlığı noktalayan insan nefesi, akşam kapıda
    karşılayan yavuklu busesi, sevdalı bir elin tende gezmesi,
    nice adağın ardından çınlayan çocuk sesi bayramdır.
    Alnı açık yaşlanmak bayramdır; ulu bir çınar gibi ayakta
    ölebilmek bayram..
    Bunların kadrini bilirseniz, kıymet bilmeyi öğrenirseniz her gününüz bayram olur.
    Meraklanmayın, öyledir diye size deli demezler.
    Deseler de böyle delilik, bayram artığı günlerdeki nankör akıllılıktan evladır.
    Her gününüz bayram olsun..!

    Can Yücel